Raif Medetoğlu

İman, konforun değil, fedakârlığın meyvesidir

Raif Medetoğlu

İnsan, çoğu zaman imanı rahat bir zeminde, sarsıntısız bir dünyada yaşamak ister.
Hâlbuki tarih ve hakikat şunu gösterir ki iman, konfor ikliminde değil;
imtihan ikliminde ilerler.

Şu an yeryüzünün en mümtaz şehri Mekke’deyim. 
İnsanlık tarihinin en ağır ve en çetin imtihan sahnelerinden biri olan Şi‘b-i Ebî Tâlib boykotunu tefekkür ederek zamanın idrakine taşımaya çalışıyorum. Hep birlikte müstefid olma temennisiyle…

Bu boykot, sadece sosyo-ekonomik bir ambargo değildi.
Bu hadise, iman ile dünya arasındaki mesafenin ölçüldüğü, müminlerin bir tercihe zorlandığı ağır bir imtihan sahnesiydi.

Kureyşlilerin maksadı çok açıktı:
Hakikati susturmak için ekmeğe ve suya giden yolları kesmek, yani bedeni aç bırakarak müminlerin ruhunu teslim almak…

Risale-i Nur’un ifadesiyle insanın hakikî sermayesi iman ve istikamettir.
İşte unutmayalım ki,dünya hayatı iman gibi bir cevherin imtihan edildiği bir pazardır.

Şi‘b-i Ebî Tâlib, İslâm medeniyetinin inşa sürecindeki en ağır pazar tezgâhlarından biriydi.

Bu süreçte iman, açlık ve yalnızlık terazisine konuldu; dünya ise mal ve itibar kefesine.

Bu terazinin bir kefesinde Hz. Hatice (r.a.) duruyordu.
Mekke’nin en zengin hanımıydı.
Fakat Risale-i Nurun ölçüsü ve ifadesiyle zenginlik, kesret-i mal değil; kesret-i şükür ve infaktır.

Hz. Hatice, malını nefsine değil, nübüvvet davasına vakfederek hakikî zenginliğin ne olduğunu fiilen gösterdi.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle dünya bir misafirhanedir; misafirhane eşyaya bağlanma değil, vazifeyi ifa etme yeridir.

O, bu misafirhanenin eşyasını terk etti.
Kalbi dünya malı için değil, inandığı dava için attı.
Malını verdi, fakat istikametten vazgeçmedi.
Konforu bıraktı, fakat hakikatin yanında durmaktan vazgeçmedi.

Neticede dünya hesabıyla fakir olarak vefat etti;
Ama iman hesabıyla en zenginlerden biri olarak…
Çünkü hakikat şudur:
Hakikî fakirlik imansızlıktır; 
hakikî zenginlik Allah’a kulluktur.
Bugün ise modern insanlık maalesef konforu imanının ölçüsü hâline getirmiştir.

Küçük bir meşakkat imanî hizmetten geri durmaya,
küçük bir incinme kardeşlikten uzaklaşmaya,
küçük bir fedakârlık talebi hizmetten kaçmaya vesile olabilmektedir.

Hâlbuki ilk Müslümanlar aç kaldılar, dışlandılar, yalnız bırakıldılar;
fakat imanlarından ve davalarından vazgeçmediler.

Risale-i Nur’da iman, sarsılmaz bir kale olarak tasvir edilir.
O kale rahat zeminlerde değil, zelzeleler içinde tahkim edilir.

Şi‘b-i Ebî Tâlib, o kalenin en ağır zelzelelerinden biriydi.
Ve o zelzelede Hz. Hatice’nin infakı, o kalenin en büyük tahkimatı oldu.

Demek ki iman sadece aklî delillerle değil; fedakârlık ve sadakatle kökleşir.
İman bir hakikat olduğu kadar, bir ahlâk ve bir bedel meselesidir.

Belki de asıl tefekkür etmemiz gereken soru şudur:
Bizim imanımız hangi bedeller üzerine bina ediliyor?
Konfor üzerine mi, fedakârlık üzerine mi?
Çünkü iman, konforun çocuğu değil; fedakârlığın meyvesidir.

Mekke-i Mükerreme’den…
Vesselâm.

Yazarın Diğer Yazıları