<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
   <channel>
      <title>Ağrı Haber | Ağrı Haberleri | Karaköse Haber</title>
      <link>https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/</link>
      <language>tr</language>
      <description>Ağrı haber sitesi, Ağrı son dakika haberlerini, güncel haberleri en hızlı şekilde tarafsız olarak sunar. Ağrı haberlerini Karaköse Haber'de takip edin.</description>
      <category>Newspaper - Sağlık</category>
      <lastBuildDate>Sat, 19 Sep 2026 09:33:18 +0300</lastBuildDate>
      <ttl>1</ttl>
      <sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	  <sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
      <atom:link href="https://www.karakosehaber.com/rss/haberler/saglik/" rel="self" type="application/rss+xml"/>
      <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com"/><atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.superfeedr.com"/>
        <item>
            <title><![CDATA[Prostat kanseri tanısında mikroultrason dönemi]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/prostat-kanseri-tanisinda-mikroultrason-donemi/232784/</link>
            <description><![CDATA[Memorial Şişli Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Murat Binbay, prostat kanserinin erken evrede belirti vermeden ilerleyebildiğine dikkat çekerek, yüksek çözünürlüklü mikroultrasonun şüpheli alanların gerçek zamanlı görüntülenmesine ve hedefe yönelik biyopsiye yardımcı olduğunu belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/prostat-kanseri-tanisinda-mikroultrason-donemi/232784/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 20:30:42 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Erkeklerde görülen önemli kanser türlerinden biri olan prostat kanserinde erken tanı, tedavi seçeneklerinin belirlenmesinde önemli rol oynuyor. İleri yaş, aile öyküsü ve bazı genetik yatkınlıkların riski artırabildiğini belirten Memorial Şişli Hastanesi Üroloji Bölümü&#39;nden Prof. Dr. Murat Binbay, hastalığın erken dönemde çoğu zaman belirgin bir şikyete yol açmadığını söyledi.</p><p>Prostat kanserinin değerlendirilmesinde PSA testinin yanı sıra prostat MR&#39;ı ve yüksek çözünürlüklü mikroultrason gibi yöntemlerden yararlanılabildiğini ifade eden Prof. Dr. Binbay, özellikle mikroultrasonun prostat dokusunun ayrıntılı ve gerçek zamanlı incelenmesine imkn sağladığını kaydetti.</p><strong>PSA tek başına kanser tanısı koydurmuyor</strong><p>PSA testinin prostat kanserinin erken tespitinde önemli araçlardan biri olduğunu belirten Prof. Dr. Binbay, yüksek PSA değerinin her zaman kanser anlamına gelmediğinin altını çizdi. İyi huylu prostat büyümesi, prostat iltihabı ve bazı günlük aktivitelerin da PSA düzeyini etkileyebildiğini ifade eden Binbay, normal bir PSA sonucunun da prostat kanserini tek başına kesin olarak dışlamadığını söyledi.</p><p>Buradaki temel amacın her prostat kanserini tespit etmekten ziyade, klinik açıdan önem taşıyan ve tedavi gerektiren kanserleri doğru zamanda belirlemek olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Binbay, bazı prostat kanserlerinin oldukça yavaş seyredebildiğini ve her hastada aynı tedavi yaklaşımının gerekli olmayabileceğini aktardı.</p><p>Tanı sürecinde önemli yöntemlerden biri olan multiparametrik prostat MR&#39;ının şüpheli bölgelerin belirlenmesine ve biyopsinin daha doğru planlanmasına yardımcı olduğunu kaydeden Binbay, buna karşın bazı kanserli alanların MR görüntülerinde belirgin olmayabileceğini söyledi.</p><strong>Mikroultrason şüpheli bölgeyi gerçek zamanlı gösteriyor</strong><p>Klasik ultrasonun prostatın genel yapısı ve hacmi hakkında bilgi sağladığını ancak küçük yapısal değişiklikleri her zaman ortaya koyamayabildiğini anlatan Prof. Dr. Binbay, yüksek çözünürlüklü mikroultrasonun daha ayrıntılı görüntü elde edilmesine olanak sağladığını belirtti.</p><p>Mikroultrason sayesinde prostat dokusundaki yapısal düzensizliklerin ve farklılıkların işlem sırasında değerlendirilebildiğini aktaran Binbay, şüpheli bir alan görülmesi halinde biyopsi iğnesinin doğrudan bu noktaya yönlendirilebildiğini ifade etti.</p><p>Mikroultrason ile prostat MR&#39;ının birbirinin tamamen yerine geçen yöntemler olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Binbay, iki görüntüleme yönteminin dokuyu farklı özellikler üzerinden değerlendirdiğini söyledi.</p><p>Binbay&#39;ın aktardığı bir çalışmada, MR ile belirlenen 244 lezyonun 206&#39;sının mikroultrasonla da görüntülendiğini, mikroultrasonun ise MR&#39;da görülmeyen 26 ilave lezyon tespit ettiğini belirtti. Bu bölgelerden gerçekleştirilen hedefli biyopsiler sonucunda, aksi halde gözden kaçabilecek 3 klinik açıdan anlamlı kanserin saptandığını kaydetti.</p><p>2025 yılında JAMA&#39;da yayımlanan ve Kanada, ABD ile Avrupa&#39;daki 19 merkezden 678 erkeğin katıldığı OPTIMUM çalışmasına da değinen Prof. Dr. Binbay, mikroultrason eşliğinde gerçekleştirilen biyopsinin MR eşliğindeki biyopsiyle karşılaştırılabilir sonuçlar verdiğini aktardı.</p><p>Bunun mikroultrasonun her hastada MR&#39;ın yerini alacağı anlamına gelmediğini vurgulayan Binbay, hangi yöntemin tercih edileceğinin kişinin risk durumu ve klinik değerlendirmesi doğrultusunda belirlenmesi gerektiğini söyledi.</p><strong>Aile öyküsü varsa kontroller daha erken başlayabilir</strong><p>Mikroultrasonun önemli avantajlarından birinin kısa sürede uygulanabilmesi olduğunu belirten Prof. Dr. Binbay, görüntülerin işlem sırasında değerlendirilebilmesinin tanı sürecini kolaylaştırdığını ifade etti. Şüpheli bir alan tespit edilmesi durumunda biyopsinin aynı bölgeye hedeflenebilmesinin de yöntemin önemli özellikleri arasında bulunduğunu kaydetti.</p><p>Prostat kanserinin erken evrede sessiz ilerleyebilmesi nedeniyle kişisel risklere uygun kontrollerin ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Binbay, aile öyküsünün değerlendirmede önemli olduğunu belirtti.</p><p>Binbay, aile öyküsü bulunmayan erkeklerde genel olarak 50 yaşından itibaren üroloji değerlendirmesi ve PSA testinin gündeme geldiğini; baba, kardeş veya oğulda prostat kanseri bulunması halinde kontrollerin 45 yaşından itibaren, ailede birden fazla prostat kanseri veya meme ve yumurtalık kanseri öyküsü olması halinde ise 40 yaşından itibaren değerlendirilmesinin önem taşıdığını aktardı.</p><p>İdrar yapmada güçlük, idrar akımının zayıflaması, geceleri sık idrara çıkma, idrarda veya menide kan görülmesi ya da geçmeyen bel ağrısı gibi yakınmalarda ise yaşa bakılmaksızın üroloji değerlendirmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Binbay, bu şikyetlerin iyi huylu prostat büyümesi gibi farklı nedenlerden de kaynaklanabileceğini, kesin değerlendirmenin muayene ve gerekli tetkiklerle yapılabileceğini ifade etti.</p><p>Prof. Dr. Murat Binbay, prostat kanserinde erken tanının tedavi seçeneklerinin doğru zamanda değerlendirilmesine katkı sağladığını belirterek, PSA, muayene ve gerekli durumlarda görüntüleme yöntemlerinin kişinin risk profiline göre birlikte ele alınmasının önemini vurguladı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/prostat-kanseri-tanisinda-mikr_1789752639_qzVZme.jfif" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Prostat kanseri tanısında mikroultrason dönemi ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/prostat-kanseri-tanisinda-mikr_1789752639_qzVZme.jfif"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Bu değişiklikler Alzheimer’ın habercisi olabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/bu-degisiklikler-alzheimer-in-habercisi-olabilir/232783/</link>
            <description><![CDATA[Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, Alzheimer’ın hafıza kaybı belirginleşmeden önce içe kapanma, ilgi kaybı, kişilik değişiklikleri, kelime bulmada ve günlük işleri planlamada zorlanma gibi belirtilerle kendini gösterebildiğini söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/bu-degisiklikler-alzheimer-in-habercisi-olabilir/232783/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 20:22:23 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>21 Eylül Dünya Alzheimer Günü dolayısıyla hastalığın erken dönem belirtilerine dikkat çeken Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, Alzheimer&#39;ın toplumda çoğunlukla unutkanlıkla özdeşleştirildiğini ancak hastalığın bundan daha geniş bir belirti tablosuyla ortaya çıkabileceğini ifade etti.</p><p>Erken dönemde görülen bazı değişikliklerin aileler tarafından stres, yoğunluk veya yorgunluğa bağlanabildiğini belirten Dr. Şalçini, özellikle kişinin davranışlarında, sosyal ilişkilerinde ve günlük işlerini yerine getirme becerisinde daha önce görülmeyen değişikliklerin dikkate alınması gerektiğini kaydetti.</p><strong>İlk değişiklik hafızada olmayabilir</strong><p>Alzheimer&#39;ın hafıza sorunları belirginleşmeden önce farklı sinyaller verebileceğini anlatan Dr. Şalçini, kişinin uzun yıllardır severek yaptığı faaliyetlerden uzaklaşmasının ve sosyal ortamlardan çekilmeye başlamasının erken dönemde görülebilecek değişikliklerden olduğunu söyledi.</p><p>Daha önce sakin ve uyumlu olan bir kişinin belirgin şekilde şüpheci, alıngan, korkak veya çabuk öfkelenen bir tutum sergilemesinin de değerlendirilmesi gerektiğini belirten Şalçini, günlük hayatta planlama gerektiren işlerde yaşanan güçlüklerin de önemli olduğunu ifade etti.</p><p>Dr. Şalçini, 'İçe kapanma ve ilgi kaybı; kişinin yıllardır keyif aldığı hobileri aniden bırakması, kalabalıktan kaçınması veya sosyal ortamlarda sessizleşmesi şeklinde görülebilir. Kişilik ve duygu durumunda değişiklikler yaşanabilir. Para üstü hesaplama, banka işlemleri ya da yıllardır yapılan bir yemeğin tarifini toparlama gibi planlama gerektiren günlük işlerde zorlanma ortaya çıkabilir. Konuşurken sık sık duraksamak, eşyaların isimlerini hatırlayamamak ve bunların yerine &#39;şu, bu&#39; gibi belirsiz ifadeler kullanmak da dikkat edilmesi gereken işaretler arasındadır' dedi.</p><strong>Her unutkanlık Alzheimer anlamına gelmiyor</strong><p>Yaş ilerledikçe ortaya çıkan her unutkanlığın Alzheimer olarak değerlendirilmemesi gerektiğini ancak günlük hayatı aksatan değişikliklerin göz ardı edilmemesinin önemli olduğunu anlatan Dr. Şalçini, normal unutkanlık ile hastalığa bağlı bilişsel kayıplar arasındaki temel farklardan birinin günlük yaşama etkisi olduğunu söyledi.</p><p>Günlük koşuşturma içerisinde bir ismin veya eşyanın konulduğu yerin zaman zaman unutulabileceğini ifade eden Şalçini, normal unutkanlıkta kişinin daha sonra hatırlayabildiğini belirtti. Alzheimer&#39;da ise aynı sorunun kısa aralıklarla tekrar tekrar sorulması, daha önce yapılan bir konuşmanın hiç hatırlanmaması veya bir eşyanın ne işe yaradığının karıştırılması gibi daha belirgin sorunların ortaya çıkabileceğini kaydetti.</p><p>Dr. Şalçini, toplumda yaygın olan 'yaşlandıkça herkes unutur' düşüncesinin değerlendirme sürecini geciktirebileceğine dikkat çekerek, günlük yaşamı etkileyen unutkanlık veya davranış değişikliklerinde nörolojik değerlendirme yapılmasının önem taşıdığını söyledi.</p><strong>Kişi yaşadığı değişimi fark etmeyebilir</strong><p>Alzheimer&#39;da dikkat edilmesi gereken durumlardan birinin de kişinin yaşadığı bilişsel kayıpların farkında olmaması olduğunu belirten Dr. Şalçini, tıpta 'anozognozi' olarak adlandırılan bu durumun hastanın bilinçli biçimde yaşadıklarını inkr etmesi anlamına gelmediğini ifade etti.</p><p>Dr. Şalçini, 'Hastalık, beynin farkındalıkla ilişkili alanlarını da etkileyebildiği için kişi gerçekten unuttuğunu veya değiştiğini algılayamayabilir. Bu durumda hastayla &#39;nasıl hatırlamazsın&#39; diyerek tartışmak yerine daha anlayışlı bir yaklaşımla profesyonel destek almak doğru olacaktır' değerlendirmesinde bulundu.</p><p>Alzheimer&#39;da erken işaretlerin doğru değerlendirilmesinin önemine dikkat çeken Dr. Celal Şalçini, özellikle kişinin günlük yaşamını aksatmaya başlayan unutkanlık, davranış değişiklikleri, sosyal geri çekilme, kelime bulma güçlüğü ve planlama sorunlarının ihmal edilmemesi gerektiğini vurguladı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/bu-degisiklikler-alzheimer-in-_1789752142_bV1DPT.jfif" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bu değişiklikler Alzheimer’ın habercisi olabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/bu-degisiklikler-alzheimer-in-_1789752142_bV1DPT.jfif"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Prostat kanseri erkeklerde ikinci sırada: İdrar şikâyetlerini hafife almayın]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/prostat-kanseri-erkeklerde-ikinci-sirada-idrar-sikayetlerini-hafife-almayin/232747/</link>
            <description><![CDATA[Op. Dr. Mehmet Kürşad Pekdemir, erkeklerde en sık görülen ikinci kanser türü olan prostat kanserinin erken dönemde belirti vermeyebileceğini belirterek idrar şikâyetlerinin yaşlılığın doğal sonucu olarak görülmemesi gerektiğini söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/prostat-kanseri-erkeklerde-ikinci-sirada-idrar-sikayetlerini-hafife-almayin/232747/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 16:18:53 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Prostat kanseri, dünya genelinde erkek sağlığını tehdit eden önemli hastalıklar arasında yer alıyor. Paylaşılan verilere göre 2024 yılında dünya genelinde 1,5 milyondan fazla yeni prostat kanseri vakası görülürken, yaklaşık 420 bin kişi hastalık nedeniyle yaşamını yitirdi.</p><p>Prostat Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında değerlendirmelerde bulunan Erdem Hastanesi Çamlıca Şubesi Üroloji Hekimi Op. Dr. Mehmet Kürşad Pekdemir, prostat kanserinde erken dönemde herhangi bir belirti görülmeyebileceğine dikkat çekti. Pekdemir, bu nedenle erkeklerin prostat sağlığını yalnızca şikyet ortaya çıktığında gündeme almaması gerektiğini ifade etti.</p><strong>İdrar şikyetlerini yaşa bağlamak yanıltabilir</strong><p>İdrar yaparken zorlanma, idrar akışının zayıflaması, sık idrara çıkma ve geceleri tuvalete kalkma gibi belirtiler ilerleyen yaşla birlikte daha sık görülebiliyor. Ancak bu belirtilerin doğrudan yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak kabul edilmesi, altta yatan sağlık sorununun fark edilmesini geciktirebiliyor.</p><p>Op. Dr. Mehmet Kürşad Pekdemir, söz konusu belirtilerin her zaman prostat kanseri anlamına gelmediğinin altını çizerek, 'İyi huylu prostat büyümesi de benzer yakınmalara neden olabilir. Ancak bu şikyetleri yaşın doğal bir sonucu olarak değerlendirip doktora başvurmayı ertelemek doğru değildir. Şikyetin nedenini ortaya koymak için ürolojik değerlendirme önem taşır' dedi.</p><p>Prostat kanserinin erken evrelerinde hiçbir şikyet ortaya çıkmayabileceğini belirten Pekdemir, belirtilerin olmamasının da hastalığın bulunmadığı anlamına gelmediğine dikkat çekti.</p><p>Özellikle ailesinde prostat kanseri bulunan erkeklerde kişisel risk değerlendirmesinin önem taşıdığını ifade eden Pekdemir, 'İdrar şikyetlerinin bulunmaması, kişinin prostat kanseri olmadığı anlamına gelmediği gibi bu şikyetlerin görülmesi de doğrudan kanser tanısı anlamına gelmiyor. Bu nedenle yaş, aile öyküsü ve diğer risk faktörlerinin dikkate alınması önemli' ifadelerini kullandı.</p><strong>PSA yüksekliği tek başına kanser anlamına gelmiyor</strong><p>Prostat kanserinin değerlendirilmesinde kullanılan yöntemlerden biri PSA kan testi. Ancak PSA değerindeki yükselme tek başına prostat kanseri tanısı konulması için yeterli olmuyor.</p><p>Op. Dr. Mehmet Kürşad Pekdemir, iyi huylu prostat büyümesi ve prostat iltihabının da PSA değerinin yükselmesine neden olabileceğini belirterek test sonucunun diğer bulgularla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.</p><p>Pekdemir, 'PSA, prostat kanserinin değerlendirilmesinde önemli araçlardan biri ancak tek başına kanser tanısı koydurmuyor. PSA sonucunun kişinin yaşı, aile öyküsü, şikyetleri ve gerekli durumlarda fizik muayene, görüntüleme ve diğer değerlendirmelerle birlikte ele alınması gerekir' diye konuştu.</p><strong>Tarama kişisel risklere göre planlanmalı</strong><p>Prostat kanseri taramalarında herkese aynı yaklaşımın uygulanmasının doğru olmayacağını belirten Pekdemir, yaş ve aile öyküsünün yanı sıra kişinin diğer risk faktörlerinin de değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti.</p><p>Bazı prostat tümörlerinin kişinin yaşamı boyunca herhangi bir belirtiye neden olmayabileceğini aktaran Pekdemir, bu tür tümörlerin taramalarda tespit edilmesinin kimi durumlarda gereksiz tanı ve tedavileri gündeme getirebildiğini ifade etti.</p><p>Bu nedenle erken tanının önemini koruduğunu ancak tarama programının kişiye göre belirlenmesi gerektiğini vurgulayan Pekdemir, 'Erken tanı önemli ancak tarama yaklaşımının kişiye özel olarak belirlenmesi gerekiyor. Yaş, aile öyküsü ve kişisel risk faktörleri birlikte değerlendirilerek kontrollerin sıklığına ve kapsamına karar verilmesi önem taşıyor' dedi.</p><p>Pekdemir, özellikle yeni başlayan veya giderek artan idrar şikyetleri bulunan erkeklerin bu belirtileri yalnızca yaşlanmaya bağlamadan ürolojik değerlendirmeden geçmelerinin önem taşıdığını kaydetti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/prostat-kanseri-erkeklerde-iki_1789651131_DB5jsC.jfif" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Prostat kanseri erkeklerde ikinci sırada: İdrar şikâyetlerini hafife almayın ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/prostat-kanseri-erkeklerde-iki_1789651131_DB5jsC.jfif"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Obezite cerrahisi hakkında merak edilen 9 soruya yanıt]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/obezite-cerrahisi-hakkinda-merak-edilen-9-soruya-yanit/232746/</link>
            <description><![CDATA[Prof. Dr. Aziz Sümer, Türkiye’de her 3 kişiden 1’ini etkileyen obezitenin yalnızca kilo sorunu olmadığını belirterek cerrahinin kimlere uygulanabileceğinden zayıflama iğnelerine kadar merak edilen soruları yanıtladı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/obezite-cerrahisi-hakkinda-merak-edilen-9-soruya-yanit/232746/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 16:13:28 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Obezite, vücutta sağlığı bozacak ölçüde yağ birikmesiyle ortaya çıkan kronik bir hastalık olarak tanımlanıyor. Dünya Sağlık Örgütü&#39;nün 2022 verilerine göre dünyada 1 milyardan fazla kişi obeziteyle yaşıyor. TURDEP-II çalışmasında ise Türkiye&#39;de yetişkinlerde obezite sıklığı yaklaşık yüzde 35, kadınlarda yüzde 44, erkeklerde yüzde 27 olarak belirlendi.</p><p>Obezite yalnızca kilo artışına yol açmıyor; tip 2 diyabet, yüksek tansiyon, uyku apnesi, kalp-damar hastalıkları, eklem sorunları ve karaciğer yağlanmasıyla da ilişkilendiriliyor. Ayrıca 13 farklı kanser türünün gelişme riskini artırabildiği belirtiliyor.</p><p>Acıbadem Bakırköy Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Aziz Sümer, obezite cerrahisinin estetik amaçlı bir zayıflama ameliyatı olarak görülmemesi gerektiğini belirterek, 'Tedavinin amacı yalnızca tartıdaki rakamı düşürmek değil; obeziteye eşlik eden hastalıkları kontrol altına almak, kişinin sağlığını ve yaşam kalitesini iyileştirmektir. Ameliyat tedavinin sonu değil, sağlıklı beslenme, hareket ve düzenli takiple sürdürülmesi gereken yeni bir dönemin başlangıcıdır' dedi.</p><strong> </strong><strong>Obezite cerrahisi kimlere uygulanıyor?</strong><p>Yaşam tarzı değişiklikleri ve tıbbi tedavilere rağmen yeterli sonuç alınamayan, vücut kitle indeksi 40 kg/m² ve üzerinde olan kişilerde cerrahi gündeme gelebiliyor. Vücut kitle indeksi 35-39,9 kg/m² arasında olanlarda obeziteye bağlı önemli sağlık sorunlarının bulunması halinde cerrahi değerlendirilebiliyor. Vücut kitle indeksi 30-34,9 kg/m² arasında olup tedaviye rağmen tip 2 diyabeti kontrol altına alınamayan seçilmiş hastalarda da metabolik cerrahi uygulanabiliyor.</p><p>Prof. Dr. Sümer, ameliyat kararının yalnızca kiloya göre verilmediğini belirterek hastanın genel sağlık durumunun, eşlik eden hastalıklarının ve daha önce uygulanan tedavilerin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.</p><p>Cerrahinin etkisi de yalnızca kilo kaybıyla sınırlı kalmıyor. Ameliyatın ardından bazı hastalarda tip 2 diyabet, yüksek tansiyon, uyku apnesi, kan yağlarındaki bozukluklar ve karaciğer yağlanmasında iyileşme görülebiliyor. Sümer, buna karşın ameliyatın diyabeti kesin olarak ortadan kaldırdığı düşüncesinin doğru olmadığını ve düzenli metabolik takibin sürdürülmesi gerektiğini ifade etti.</p><p>Obeziteyle bazı kanser türleri arasındaki ilişkiye de dikkat çeken Sümer, yaklaşık 30 bin kişinin değerlendirildiği SPLENDID çalışmasında 10 yıl içinde obeziteyle ilişkili kanser gelişme oranının bariatrik cerrahi uygulananlarda yüzde 2,9, ameliyat olmayanlarda ise yüzde 4,9 olarak belirlendiğini aktardı.</p><strong> </strong><strong>Tüp mide mi, gastrik bypass mı?</strong><p>Dünyada sık uygulanan yöntemlerden biri halk arasında 'tüp mide' olarak bilinen sleeve gastrektomi ameliyatı. Bu yöntemde midenin büyük bölümü çıkarılarak daha küçük bir mide oluşturuluyor. Gastrik bypass ameliyatında ise mide küçültülürken gıdaların bağırsaktan geçiş yolu değiştiriliyor.</p><p>Hangi yöntemin uygulanacağına kişinin kilosu, yaşı, vücut kitle indeksi, tip 2 diyabet ve reflü durumu, yeme alışkanlıkları, kullandığı ilaçlar ve daha önce geçirdiği ameliyatlar değerlendirilerek karar veriliyor.</p><p>Ameliyattan sonra en hızlı kilo kaybı genellikle ilk 6-12 ayda gerçekleşirken süreç 12-18 aya kadar devam edebiliyor. Bu dönemde kişinin fazla kilosunun yüzde 50-80&#39;ini vermesi hedeflenebiliyor. Ancak sonuçlar kişiden kişiye ve uygulanan yönteme göre değişiklik gösterebiliyor.</p><p>Her cerrahi girişimde olduğu gibi obezite ameliyatlarında da kanama, kaçak, enfeksiyon ve pıhtı gibi erken dönem riskleri bulunuyor. Uzun dönemde ise reflü, safra taşı, fıtık ve vitamin-mineral eksiklikleri gelişebiliyor.</p><strong> </strong><strong>Zayıflama iğneleri cerrahinin yerini alabilir mi?</strong><p>Ameliyattan sonra yeniden kilo alınabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Sümer, yüksek kalorili ve şekerli içecekler, sık atıştırma, hareketsizlik ve eski beslenme alışkanlıklarına dönüşün kilo artışını kolaylaştırdığını belirtti. Ameliyat sonrasında demir, B12, folat, D vitamini ve kalsiyum gibi değerlerin de düzenli takip edilmesi gerekiyor.</p><p>Son dönemde yaygınlaşan zayıflama iğneleri ve obezite ilaçlarına da değinen Sümer, mevcut bilimsel verilerin bu tedavilerin obezite cerrahisini tamamen ortadan kaldıracağını göstermediğini söyledi.</p><p>Prof. Dr. Sümer, 'Yeni nesil ilaçlardan ameliyat öncesinde kilo kaybını desteklemek, ameliyat riskinin azaltılmasına yardımcı olmak veya ameliyat sonrasında yetersiz kilo kaybı ve yeniden kilo alma durumlarında yararlanılabilir' dedi.</p><p>Obezite tedavisinde yaşam tarzı değişiklikleri, ilaç tedavisi ve gerektiğinde cerrahinin kişinin sağlık durumuna göre planlanması gerektiğini belirten Sümer, uzun dönemli başarının ameliyat sonrasındaki beslenme, fiziksel aktivite ve düzenli sağlık kontrolleriyle yakından ilişkili olduğunu vurguladı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/obezite-cerrahisi-hakkinda-mer_1789650807_o08Sfu.jfif" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Obezite cerrahisi hakkında merak edilen 9 soruya yanıt ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/obezite-cerrahisi-hakkinda-mer_1789650807_o08Sfu.jfif"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kadınlarda kanser riskini artıran 4 önemli etkene dikkat]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/kadinlarda-kanser-riskini-artiran-4-onemli-etkene-dikkat/232745/</link>
            <description><![CDATA[Doç. Dr. Engin Çelik, jinekolojik kanserlarda HPV enfeksiyonu, obezite ve sağlıksız beslenme, sigara kullanımı ile genetik yatkınlığın önemli risk faktörleri arasında bulunduğunu belirterek düzenli tarama ve koruyucu önlemlere dikkat çekti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/kadinlarda-kanser-riskini-artiran-4-onemli-etkene-dikkat/232745/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 16:08:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Kadın üreme sisteminde ortaya çıkan rahim, yumurtalık, rahim ağzı, vulva ve vajen kanserleri, jinekolojik kanserler arasında yer alıyor. Dünyada her yıl yaklaşık 1,5 milyon kadına bu kanser türlerinden biri teşhis edilirken, yaklaşık 700 bin kadın jinekolojik kanserler nedeniyle yaşamını yitiriyor. Türkiye&#39;de ise her yıl yaklaşık 15 bin kadına jinekolojik kanser tanısı konulduğu belirtiliyor.</p><p>20 Eylül Dünya Jinekolojik Kanserler Farkındalık Günü dolayısıyla değerlendirmelerde bulunan Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum/Jinekolojik Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Engin Çelik, erken tanı ve kişiye uygun risk değerlendirmesinin önemine dikkat çekti.</p><p>Çelik, tarama programlarının yaygınlaşmasıyla rahim ağzı kanserinin görülme sıklığında azalma yaşandığını, buna karşılık obezitenin artışıyla rahim kanseri vakalarında yıllar içerisinde yükseliş gözlendiğini ifade etti.</p><strong>HPV rahim ağzı kanserinde öne çıkıyor</strong><p>Doç. Dr. Engin Çelik&#39;in dikkat çektiği ilk önemli risk faktörü HPV (Human Papilloma Virus) enfeksiyonu oldu. HPV&#39;nin 200&#39;e yakın farklı tipi bulunurken, enfeksiyonların büyük bölümünün herhangi bir ciddi sağlık sorununa yol açmadan bağışıklık sistemi tarafından temizlenebildiği belirtiliyor.</p><p>HPV enfeksiyonlarının yaklaşık yüzde 90&#39;ı 1-2 yıl içerisinde kendiliğinden ortadan kalkabiliyor. Ancak özellikle yüksek riskli HPV 16 ve HPV 18 tiplerinin neden olduğu kalıcı enfeksiyonlar, rahim ağzındaki hücrelerde zaman içerisinde kansere dönüşebilecek değişikliklere neden olabiliyor.</p><p>Doç. Dr. Engin Çelik, rahim ağzı kanserinde taramanın amacının kanser oluşmadan önce öncü lezyonları belirlemek olduğunu vurguladı.</p><p>Çelik, 'Rahim ağzı kanseri taramasında hedef, kansere dönüşebilecek öncül lezyonların tespit edilmesidir. Tespit edilen kanser öncüsü lezyonlar küçük bir operasyonla vücuttan çıkarılabilmektedir. Ülkemizde HPV taramasının da 30 yaşından itibaren yapılması tavsiye edilmektedir' dedi.</p><p>HPV aşısının koruyucu rolüne de değinen Çelik, aşının özellikle erken yaşlarda uygulanmasının önem taşıdığını belirtti.</p><strong>Obezite hormonal dengeyi etkileyebiliyor</strong><p>Jinekolojik kanserlerde dikkat edilmesi gereken bir diğer faktör ise obezite ve sağlıksız beslenme alışkanlıkları. Özellikle rahim iç tabakasından gelişen endometrium kanseri açısından fazla vücut yağının önemli bir risk oluşturabildiği ifade ediliyor.</p><p>Doç. Dr. Engin Çelik, vücuttaki yağ dokusunun artmasının hormonal ve metabolik dengede değişikliklere yol açabildiğine dikkat çekiyor. Artan yağ dokusuyla östrojen seviyesinin yükselmesi, rahmin iç tabakasındaki hücrelerin daha fazla uyarılmasına neden olabiliyor.</p><p>Obeziteyle birlikte görülebilen insülin direnci ve uzun süreli inflamasyon da hücresel süreçler üzerinde olumsuz etkilere yol açabiliyor.</p><p>Beslenmede ise sebze, meyve, tam tahıl, baklagiller, kuruyemiş ve zeytinyağının ağırlıkta olduğu Akdeniz tipi beslenmenin tercih edilmesi; aşırı şeker ve yoğun işlenmiş gıda tüketiminin sınırlandırılması öneriliyor.</p><strong>Sigara HPV&#39;nin vücuttan temizlenmesini zorlaştırabiliyor</strong><p>Doç. Dr. Engin Çelik&#39;in dikkat çektiği risklerden biri de sigara kullanımı. Sigara özellikle rahim ağzı kanseri açısından önemli risk faktörleri arasında bulunuyor.</p><p>Tütün dumanındaki zararlı kimyasallar rahim ağzındaki hücrelerde DNA hasarına neden olabilirken, HPV enfeksiyonunun bağışıklık sistemi tarafından temizlenmesini de güçleştirebiliyor. Bu nedenle sigara kullanımının bırakılması ve pasif içicilikten mümkün olduğunca kaçınılması önem taşıyor.</p><p>Çelik, yaşam tarzı değişikliklerinin jinekolojik kanserlerden korunmada önemli olduğunu belirterek sigara ve sağlıksız beslenme gibi değiştirilebilir risk faktörlerine karşı önlem alınması gerektiğini ifade etti.</p><strong>Ailede kanser öyküsü varsa genetik risk göz ardı edilmemeli</strong><p>Jinekolojik kanserlerde değiştirilemeyen risk faktörlerinden biri ise genetik yatkınlık. Özellikle yumurtalık kanserlerinde kalıtsal gen değişiklikleri önemli rol oynayabiliyor.</p><p>Yumurtalık kanserlerinin en az dörtte birinin BRCA1 ve BRCA2 dahil bazı genlerde görülen kalıtsal değişikliklerle ilişkili olduğu belirtiliyor.</p><p>Doç. Dr. Engin Çelik, ailesinde kanser öyküsü bulunan kadınların kontrollerini aksatmaması gerektiğini vurgulayarak, 'Jinekolojik kanserlere, özellikle de yumurtalık kanserine karşı ailesinde ve akrabalarında kanser hikyesi olan kadınların düzenli kontrollerini aksatmamalarını ve gerekirse genetik testler yaptırarak risklerini belirlemelerini öneriyoruz. İhtiyaç halinde yakın takip ve kanser gelişmeden önleyici cerrahiler uygulayabiliyoruz' ifadelerini kullandı.</p><p>Çelik, jinekolojik kanserlerle mücadelede kişisel risklerin belirlenmesi, uygun taramaların zamanında yapılması, HPV&#39;den korunma, sağlıklı vücut ağırlığının korunması ve sigaradan uzak durulmasının önem taşıdığını belirtti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kadinlarda-kanser-riskini-arti_1789650475_2NPfDw.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kadınlarda kanser riskini artıran 4 önemli etkene dikkat ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kadinlarda-kanser-riskini-arti_1789650475_2NPfDw.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Beslenme çantaları diş çürüğü riskini artırabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/beslenme-cantalari-dis-curugu-riskini-artirabilir/232716/</link>
            <description><![CDATA[Çocuk Diş Hekimliği Uzmanı Dt. Nurgül Demir, yeni eğitim döneminde çocukların beslenme çantalarındaki şekerli ve asitli ürünlerin tüketim sıklığına dikkat edilmesi gerektiğini belirterek, günlük içecek tercihinde suyun öncelikli olması gerektiğini söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/beslenme-cantalari-dis-curugu-riskini-artirabilir/232716/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Wed, 16 Sep 2026 14:59:02 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Okulların açılmasıyla birlikte çocukların günlük beslenme düzenleri de yeniden şekillendi. Evde hazırlanan öğünlerin yerini günün önemli bir bölümünde beslenme çantaları, kantinden alınan yiyecekler ve ara öğünler alırken, yapılan tercihler ağız ve diş sağlığı açısından da önem taşıyor.</p><p>Çocuk Diş Hekimliği Uzmanı Dt. Nurgül Demir, özellikle okul çağında kazanılan beslenme alışkanlıklarının ilerleyen yıllara taşınabildiğini belirterek, ailelerin çocukların okulda tükettiği yiyecek ve içecekleri yakından takip etmesini önerdi.</p><p>Demir, ağız ve diş sağlığının korunmasının yalnızca düzenli diş fırçalamayla sınırlı olmadığını, gün içerisinde tüketilen yiyecek ve içeceklerin de önemli olduğunu vurguladı.</p><strong>Demir: 'Diş sağlığı okul çantasındaki seçimlerden de geçiyor'</strong><p>Çocukların küçük yaşta sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazanmasının önemine dikkat çeken Dt. Nurgül Demir, okul çantasına konulan ürünlerin de bu sürecin bir parçası olduğunu söyledi.</p><p>Demir, 'Diş sağlığı yalnızca dişleri düzenli fırçalamaktan değil, sofrada ve okul çantasında yapılan seçimlerden de geçiyor. Sağlıklı beslenme alışkanlıklarının çocukluk döneminde kazandırılması, ağız ve diş sağlığının korunması açısından önemli.' dedi.</p><p>Özellikle okulda geçirilen uzun saatlerde sık aralıklarla tüketilen şekerli yiyecek ve içeceklerin günlük rutinin bir parçası haline gelmemesi gerektiğini belirten Demir, ailelerin beslenme çantası hazırlarken ürünlerin içeriğine dikkat etmesini istedi.</p><p>Çocukların okul ortamında kolaylıkla ulaşabildiği paketli atıştırmalıklar ve şekerle tatlandırılmış içecekler, dikkat edilmesi gereken ürünlerin başında geliyor.</p><p>Dt. Demir, diş çürüğü açısından yalnızca gün içerisinde alınan toplam şeker miktarının değil, dişlerin şeker ve fermente edilebilir karbonhidratlarla kaç kez karşılaştığının da önemli olduğunu ifade etti.</p><p>Demir, 'Dişlerin gün içerisinde tekrar tekrar şeker ve fermente edilebilir karbonhidratlarla karşılaşması, çürük oluşumu açısından risk oluşturabilir. Bu nedenle yalnızca okul çantası için hangi atıştırmalığın tercih edildiğine değil, bu gıdanın ne sıklıkta tüketildiğine de dikkat edilmesi gerekiyor.' ifadelerini kullandı.</p><strong>Kutu meyve suları ve şekerli içeceklere dikkat</strong><p>Kutu meyve suları, meyve aromalı şekerli içecekler, gazlı içecekler, hazır kahveler ve enerji içecekleri de çocukların diş sağlığı açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken ürünler arasında yer alıyor.</p><p>Asitli içeceklerin diş minesinde mineral kaybına neden olabileceğini belirten Dt. Demir, çocukların günlük sıvı ihtiyacının karşılanmasında suyun temel içecek olarak benimsenmesini önerdi.</p><p>Demir, 'Çocuklara okulda düzenli su tüketme alışkanlığı kazandırılması, şekerli içeceklerin günlük rutinin bir parçası haline gelmesinin önlenmesi büyük önem taşıyor.' dedi.</p><p>Dt. Nurgül Demir, ailelerin çocukları için hazır içecek veya paketli ürün satın alırken ürün etiketlerini incelemelerinin de önemli olduğunu belirtti.</p><p>Özellikle ilave şeker veya çürük riskini artırabilecek tatlandırıcılar içeren ürünlerin tüketiminde dikkatli olunması gerektiğini ifade eden Demir, taze sıkılmış meyve suyunun da doğal olarak meyve şekeri içerdiğinin unutulmaması gerektiğini kaydetti.</p><p>Bu nedenle çocukların susadığında ilk tercihinin meyve suyu veya şekerli içecekler yerine su olması gerektiğini vurguladı.</p><p>Okulda tüketilen ara öğünlerin ardından su içilmesi, ağızda kalan yiyecek artıklarının uzaklaştırılmasına yardımcı olabiliyor.</p><p>Ancak Dt. Demir, su içmenin hiçbir şekilde diş fırçalamanın yerine geçmediğinin altını çizdi.</p><p>Çocukların okulda sağlıklı yiyecek ve içecek tercihlerinin yanı sıra evde düzenli ağız bakımını sürdürmesinin gerektiğini belirten Demir, diş fırçalama alışkanlığının aksatılmaması gerektiğini söyledi.</p><strong>'Günde en az iki kez dişler fırçalanmalı'</strong><p>Çocukların ağız ve diş sağlığının korunmasında düzenli fırçalamanın temel uygulamalardan biri olduğunu vurgulayan Dt. Nurgül Demir, 'Çocukların günde en az iki kez, uygun miktarda florür içeren diş macunu ile dişlerini fırçalama alışkanlığını sürdürmeleri diş sağlığının idame ettirilebilmesinde altın standart olarak öne çıkıyor. Okulda yapılan doğru beslenme tercihleri, düzenli ağız bakımıyla birlikte uygulandığında diş çürüklerinden korunmada daha etkili bir yaklaşım sağlayacaktır.' diye konuştu.</p><p>Dt. Nurgül Demir&#39;in değerlendirmeleri doğrultusunda ailelerin okul beslenmesinde suyu temel içecek olarak tercih etmesi, şekerli ve asitli içeceklerin tüketim sıklığını azaltması önem taşıyor.</p><p>Paketli atıştırmalıkların içeriğinin ve besin etiketlerinin kontrol edilmesi, ara öğünlerden sonra çocuklara su içme alışkanlığı kazandırılması ve düzenli diş fırçalama rutininin aksatılmaması da ağız ve diş sağlığının korunmasında öne çıkan noktalar arasında bulunuyor.</p><p>Okul döneminde doğru beslenme tercihleriyle düzenli ağız bakımının birlikte sürdürülmesi, çocukların hem sağlıklı beslenme alışkanlığı kazanmasına hem de diş çürüklerine karşı korunmasına katkı sağlayabiliyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/beslenme-cantalari-dis-curugu-_1789559940_t8kDb2.jfif" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Beslenme çantaları diş çürüğü riskini artırabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/beslenme-cantalari-dis-curugu-_1789559940_t8kDb2.jfif"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kök hücre naklinde doğru donör seçimi hayati önem taşıyor]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/kok-hucre-naklinde-dogru-donor-secimi-hayati-onem-tasiyor/232714/</link>
            <description><![CDATA[Prof. Dr. Vefki Gürhan Kadıköylü, lösemi, lenfoma ve multipl miyelom başta olmak üzere birçok hastalıkta uygulanan kök hücre naklinde doğru donör seçimi, HLA uyumu ve bağışçının sağlık durumunun ayrıntılı değerlendirilmesinin büyük önem taşıdığını belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/kok-hucre-naklinde-dogru-donor-secimi-hayati-onem-tasiyor/232714/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Wed, 16 Sep 2026 12:34:17 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Lösemi, lenfoma ve multipl miyelom gibi birçok hematolojik hastalığın tedavisinde önemli seçeneklerden biri olan kök hücre naklinde donör seçimi kritik rol oynuyor. Hastayla bağışçı arasındaki HLA uyumundan kök hücre kaynağına, bağışçının sağlık durumundan nakil sonrasındaki takibe kadar birçok faktör sürecin önemli parçaları arasında bulunuyor.</p><p>Dünyada yılda yaklaşık 90 bin kök hücre nakli gerçekleştirilebilirken, Memorial Diyarbakır Hastanesi Hematoloji Bölümü&#39;nden Prof. Dr. Vefki Gürhan Kadıköylü, 16 Eylül Dünya Kemik İliği Bağışçıları Günü dolayısıyla kök hücre bağışçılığı ve donör seçiminde dikkat edilen kriterlere ilişkin bilgi verdi.</p><strong>Kök hücre nakli birçok hastalıkta kullanılabiliyor</strong><p>Kök hücre nakli yalnızca lösemi tedavisinde kullanılmıyor. Lenfoma, multipl miyelom, miyeloproliferatif hastalıklar ve miyelodisplastik sendromda da bu tedavi seçeneğinden yararlanılabiliyor.</p><p>Prof. Dr. Kadıköylü, nöroblastom, glioblastom, Ewing sarkomu ve medulloblastomun yanı sıra farklı tedavilere yanıt vermeyen bazı kanserlerde de kök hücre naklinin uygulanabildiğini belirtti.</p><p>Talasemi, orak hücreli anemi ve aplastik anemi gibi hastalıklarla birlikte bazı depo hastalıkları, bağışıklık yetersizlikleri ve otoimmün hastalıklar da kök hücre naklinin kullanılabildiği hastalıklar arasında bulunuyor.</p><p>Kanser tedavisinde nakil öncesinde kemoterapi, immüno-kemoterapi veya tüm vücut ışınlaması gibi hazırlık tedavileri uygulanabiliyor. Bağışıklık sistemiyle ilişkili hastalıklarda ise sistemin yeniden düzenlenmesi amaçlanıyor.</p><p>Kök hücrelerini hastaya veren kişi 'donör' yani bağışçı olarak tanımlanıyor. Bağış işleminin gönüllülük esasına dayanması ve donörün işlem hakkında ayrıntılı şekilde bilgilendirilerek onamının alınması gerekiyor. 18 yaşından küçük donörlerde ise ebeveyn onamı aranıyor.</p><p>Prof. Dr. Kadıköylü, donör seçiminde en önemli aşamalardan birinin insan lökosit antijenlerinin (HLA) tiplendirilmesi olduğunu belirtti.</p><p>HLA uyumu; naklin başarısının yanı sıra graft versus host hastalığı (GVHH), graft yetersizliği ve ölüm riski açısından önem taşıyor.</p><p>Aile içerisindeki donör taraması kardeşler, anne, baba ve diğer akrabalardan başlayabiliyor. Akraba taramalarında uygun HLA uyumunun yaklaşık yüzde 25 oranında bulunabildiği belirtiliyor.</p><p>Akraba donörlerde HLA-A, HLA-B ve HLA-DRB1 açısından 5/6 eşleşme tama yakın, 6/6 eşleşme ise tam uyum olarak değerlendiriliyor.</p><strong>Ailede donör bulunamazsa TÜRKÖK devreye giriyor</strong><p>Akrabalar arasında uygun donör bulunamaması kök hücre nakli seçeneğinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Bu durumda akraba dışı donör taramasına geçilebiliyor.</p><p>Türkiye&#39;de bu süreçte Kızılay bünyesindeki TÜRKÖK veri tabanından yararlanılıyor. Kök hücre nakli merkezleri hastanın HLA verileri ile veri tabanında bulunan gönüllü bağışçıların bilgilerini karşılaştırarak uygun donör arıyor.</p><p>Türkiye&#39;de uygun bağışçı bulunamadığı durumlarda ise uluslararası donör veri tabanlarında arama yapılabiliyor.</p><p>Akraba dışı donörlerde HLA-A, HLA-B, HLA-C, HLA-DRB1 ve HLA-DQ1 değerlendiriliyor. Bu grupta 9/10 eşleşme tama yakın, 10/10 ise tam uyum olarak kabul ediliyor.</p><p>Tam uyumlu akraba veya akraba dışı donör bulunamadığı bazı durumlarda en az yarı uyumlu bağışçılarla haploidentik allojeneik kök hücre nakli de gerçekleştirilebiliyor.</p><p>Prof. Dr. Kadıköylü, HLA uyumsuzluğu arttıkça GVHH, graft yetersizliği ve mortalite riskinin de artabileceğine dikkat çekti.</p><p>Donörün yalnızca HLA açısından uyumlu olması yeterli görülmüyor. Bağışçının sağlık durumunun da ayrıntılı şekilde değerlendirilmesi gerekiyor.</p><p>Prof. Dr. Kadıköylü, donör adaylarında genetik geçişli hastalıklar, fiziksel sağlık sorunları, ailede kanser öyküsü, aktif hastalıklar, düzenli ilaç kullanımı, psikiyatrik durumlar ve bulaşıcı hastalıkların araştırıldığını bildirdi.</p><p>Gebelik, daha önce kan transfüzyonu yapılması, seyahat geçmişi, tıbbi girişimler ile kimyasal ve fiziksel etkenlere maruz kalma gibi durumlar da değerlendirme kapsamına alınıyor.</p><p>Donör adaylarına tam kan, pıhtılaşma ve biyokimya testleri yapılırken kan grubu belirleniyor, kadınlarda gerekli durumlarda gebelik testi uygulanıyor. CMV, hepatit B ve C, HIV, toksoplazma, sifiliz ve HSV açısından da tarama gerçekleştiriliyor. Kan grubu uyumsuzluğunun ise tek başına kök hücre nakline engel olmadığı belirtiliyor.</p><p>Yapılan değerlendirmelerin sonucuna göre donör adayı bağışçı olarak kabul edilebildiği gibi geçici veya kalıcı olarak bağış için uygun bulunmayabiliyor.</p><strong>Kök hücre üç farklı kaynaktan alınabiliyor</strong><p>Nakilde kullanılacak kök hücrelerin elde edilmesinde başlıca periferik kan, kemik iliği ve göbek kordonu olmak üzere farklı kaynaklardan yararlanılabiliyor.</p><p>Kemik iliğinden kök hücre alınması bazı genetik ve hematolojik hastalıklarla kanserlerde tercih edilebiliyor. Bu yöntemde anestezi ve hastaneye yatış gerekebilmesi, işlem sonrasında ağrı ve kanama oluşabilmesi dezavantajlar arasında yer alıyor.</p><p>Periferik kök hücre yönteminde ise bağışçıya genellikle dört-beş gün G-CSF uygulanıyor. Ardından kök hücreler aferez işlemiyle toplanıyor. Bu süreçte kemik ağrısı, ateş ve afereze bağlı bazı komplikasyonlar görülebiliyor. Buna karşılık anestezi uygulanmaması ve engraftmanın daha kısa sürede gerçekleşebilmesi yöntemin avantajları arasında bulunuyor.</p><p>Göbek kordonundan elde edilen kök hücreler de nakillerde kullanılabiliyor. Bu yöntem özellikle çocuklarda tam uyumlu akraba veya akraba dışı donör bulunamadığı durumlarda seçenek olabiliyor.</p><p>Gerekli durumlarda çift göbek kordonu kullanılabildiği gibi yetişkin hastalarda da bu kaynaktan yararlanılabiliyor.</p><p>Bununla birlikte engraftmanın daha uzun sürebilmesi ve bağışıklık sisteminin daha geç toparlanması yöntemin dezavantajları arasında gösteriliyor.</p><strong>Bağışçılar işlemden sonra da takip ediliyor</strong><p>Kök hücre bağışı, hücrelerin toplanmasıyla sona ermiyor. Bağışçıların sağlık durumları işlem sonrasında da belirli sürelerle izleniyor.</p><p>Prof. Dr. Kadıköylü, G-CSF uygulanan kök hücre donörlerinin 10 yıl, G-CSF uygulanmayan donörlerin ise 12 ay takip edildiğini belirtti.</p><p>Bağışçılarda meydana gelebilecek komplikasyonların büyük bölümünün erken dönemde ortaya çıktığını ifade eden Kadıköylü, yapılan çalışmalarda G-CSF ile ilişkili geç dönem pıhtılaşma eğilimi, kalp-damar hastalıkları ve lösemi riskinin yüksek oranlarda saptanmadığını aktardı.</p><p>Prof. Dr. Vefki Gürhan Kadıköylü, kök hücre bağışında gönüllülüğün temel koşullardan biri olduğunu vurgularken, bağışçının işlem öncesinde ayrıntılı biçimde bilgilendirilmesi gerektiğini belirtti.</p><p>Donörün sağlık durumunun kapsamlı şekilde değerlendirilmesi, hasta ile uyumunun doğru belirlenmesi ve bağış sonrasında gerekli takiplerin yapılması, kök hücre nakli sürecinin önemli aşamalarını oluşturuyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kok-hucre-naklinde-dogru-donor_1789551256_H7nfMp.jfif" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kök hücre naklinde doğru donör seçimi hayati önem taşıyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kok-hucre-naklinde-dogru-donor_1789551256_H7nfMp.jfif"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Yapay zeka tüp bebek laboratuvarına girdi]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/yapay-zeka-tup-bebek-laboratuvarina-girdi/232713/</link>
            <description><![CDATA[Prof. Dr. Bülent Tıraş, tüp bebek tedavisinde yapay zeka destekli embriyo değerlendirmesinden genetik testlere, kişiye özel tedaviden hızlı dondurma teknolojisine kadar 6 yeni nesil yaklaşımın öne çıktığını belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/yapay-zeka-tup-bebek-laboratuvarina-girdi/232713/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Wed, 16 Sep 2026 12:29:23 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Çocuk sahibi olmak isteyen çiftler için uygulanan tüp bebek tedavilerinde teknoloji hızla gelişiyor. Geçmişte yalnızca belirli aralıklarla değerlendirilebilen embriyolar artık gelişim süreci boyunca görüntülenebilirken, yapay zeka sistemleri de elde edilen verilerin analizinde hekim ve embriyologlara destek olmaya başladı.</p><p>Genetik incelemeler, kişiye özel ilaç ve tedavi protokolleri, gelişmiş dondurma yöntemleri ve robotik sistemler de tüp bebek laboratuvarlarında yeni bir dönemin kapısını aralıyor.</p><p>Acıbadem Maslak Hastanesi Tüp Bebek ve Üreme Sağlığı Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Bülent Tıraş, yeni dönemde amacın daha fazla işlem yapmak değil, doğru tedaviyi ve transfer için değerlendirilecek embriyoyu daha hassas biçimde belirlemek olduğunu söyledi.</p><p>Tıraş, 'Artık yumurta ile spermin laboratuvarda buluşturulmasının ötesinde bir dönemden söz ediyoruz. Embriyonun gelişimi saat saat takip edilebiliyor, genetik özellikleri transferden önce değerlendirilebiliyor, hatta yapay zekadan hangi embriyonun öncelikli olarak transfer edilebileceği konusunda destek alınabiliyor.' dedi.</p><strong>Embriyonun gelişimi 24 saat takip edilebiliyor</strong><p>Tüp bebek tedavisindeki önemli aşamalardan birini transfer edilecek embriyonun değerlendirilmesi oluşturuyor.</p><p>Klasik uygulamalarda embriyolar belirli zamanlarda mikroskop altında incelenirken, zaman atlamalı görüntüleme olarak bilinen 'time-lapse' sistemleriyle embriyonun gelişim sürecinin bulunduğu özel ortamdan çıkarılmadan belirli aralıklarla görüntülenmesi mümkün hale geliyor.</p><p>Böylece embriyonun birkaç günlük gelişimi bir film gibi takip edilebiliyor. Hücrelerin ne zaman bölündüğü, bölünmelerin düzenli gerçekleşip gerçekleşmediği ve gelişimin hangi hızda devam ettiği gibi veriler değerlendirilebiliyor.</p><p>Prof. Dr. Tıraş, bu yöntemin embriyologlara gelişim süreci hakkında daha ayrıntılı bilgi sunduğunu belirtiyor.</p><p>Tüp bebek laboratuvarlarındaki dikkat çekici teknolojik gelişmelerden biri de yapay zeka sistemleri oldu.</p><p>Embriyoların gelişimi sırasında elde edilen görüntüler yapay zeka destekli sistemlerle analiz edilebiliyor. Bu sistemler gelişim özelliklerini inceleyerek hangi embriyoların öncelikli değerlendirmeye alınabileceği konusunda karar sürecine destek sağlayabiliyor. Ancak bu teknoloji, transfer edilecek embriyoya tek başına karar vermiyor.</p><p>Prof. Dr. Tıraş, 'Bu durum kulağa &#39;Bebeği yapay zeka seçiyor&#39; gibi gelebilir. Ancak gerçek bundan daha farklı. Son kararı hl hekim ve embriyolog veriyor. Yapay zeka ise karar sürecini destekleyebilecek yeni bir araç olarak araştırılıyor ve bazı merkezlerde kullanılıyor' ifadelerini kullandı.</p><strong>Genetik inceleme transferden önce yapılabiliyor</strong><p>Tüp bebek tedavisindeki bir diğer gelişme ise belirli durumlarda embriyoların rahme transfer edilmeden önce genetik açıdan değerlendirilebilmesi.</p><p>Preimplantasyon Genetik Testleri (PGT) adı verilen yöntemlerle belirli genetik özellikler incelenebiliyor. Ailede bilinen belirli bir tek gen hastalığının bulunması halinde PGT-M kullanılabilirken, PGT-A yöntemiyle embriyolardaki kromozom sayısı farklılıkları değerlendirilebiliyor. Ancak genetik inceleme her hasta için gebelik garantisi anlamına gelmiyor.</p><p>Prof. Dr. Tıraş, özellikle PGT-A yönteminin bütün tüp bebek hastalarına rutin olarak uygulanmasının canlı doğum oranlarını artırdığının gösterilmiş olmadığını belirterek, bu testlere hastanın yaşı, tıbbi öyküsü ve tedavinin özellikleri dikkate alınarak karar verilmesi gerektiğini vurguladı.</p><p>Tüp bebek uygulamalarında herkese aynı tedavi protokolünün uygulanması yaklaşımı da giderek değişiyor.</p><p>Yaş, yumurtalık rezervi, hormon değerleri, daha önce gerçekleştirilen tedavilerden alınan sonuçlar ve elde edilen yumurta sayısı gibi birçok faktör tedavi planında dikkate alınabiliyor.</p><p>Prof. Dr. Tıraş, 25 yaşındaki bir hastanın yumurtalık rezervi ve tedaviye vereceği yanıt ile 39 yaşındaki bir hastanın koşullarının aynı olmayacağını belirterek, yumurtalıkların uyarılması sırasında kullanılan ilaçların dozlarının ve tedavi protokollerinin kişiye göre</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/yapay-zeka-tup-bebek-laboratuv_1789550962_KT8LWz.jfif" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Yapay zeka tüp bebek laboratuvarına girdi ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/yapay-zeka-tup-bebek-laboratuv_1789550962_KT8LWz.jfif"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Alzaymır sadece unutkanlıkla başlamıyor]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/alzaymir-sadece-unutkanlikla-baslamiyor/232677/</link>
            <description><![CDATA[Nöroloji Uzmanı Dr. Adem Akkurt, kelime bulma güçlüğü, aynı soruları tekrarlama, günlük işleri planlayamama ve davranış değişikliklerinin Alzaymır hastalığının erken belirtileri arasında yer alabileceğini belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/alzaymir-sadece-unutkanlikla-baslamiyor/232677/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Tue, 15 Sep 2026 14:07:33 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Alzaymır hastalığının yalnızca unutkanlıkla kendini göstermediğine dikkat çeken uzmanlar, özellikle günlük yaşamda ortaya çıkan bazı bilişsel ve davranışsal değişikliklerin erken dönemde önemli ipuçları verebileceğini belirtiyor.</p><p>Medicana International Samsun Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Adem Akkurt, Alzaymırın yaşlanmanın doğal bir sonucu değil, zaman içerisinde ilerleyen bir beyin hastalığı olduğunu söyledi.</p><p>Hastalığın kesin nedeninin henüz tam olarak ortaya konulamadığını ifade eden Akkurt, beyinde amiloid ve tau adı verilen proteinlerin anormal şekilde birikmesinin sinir hücrelerinde hasara yol açarak hastalığın gelişiminde önemli rol oynadığını kaydetti.</p><p>Risk faktörlerine de değinen Akkurt, ileri yaşın yanı sıra ailede Alzaymır öyküsü bulunması, yüksek tansiyon, diyabet, yüksek kolesterol, obezite, sigara kullanımı, hareketsiz yaşam, işitme kaybı ile sosyal ve zihinsel aktivitelerin yetersiz olmasının risk artışıyla ilişkilendirildiğini belirtti.</p><strong>İlk işaret unutkanlık olmayabilir</strong><p>Toplumda Alzaymır denildiğinde ilk akla gelen belirtinin unutkanlık olduğunu ancak hastalığın farklı işaretlerle de başlayabileceğini vurgulayan Akkurt, özellikle konuşma sırasında yaşanan değişikliklere dikkat çekti.</p><p>Akkurt, 'En erken ve sinsi belirtilerden biri kelime bulmakta zorlanma olabilir. Kişi çok iyi bildiği bir nesnenin adını hatırlamayabilir ve bunun yerine &#39;şu&#39; ya da &#39;o şey&#39; gibi ifadeleri daha sık kullanmaya başlayabilir. Bu durum tekrarlıyor ve kişinin günlük konuşmasını etkiliyorsa dikkate alınmalıdır' dedi.</p><p>Hastalığın erken döneminde yakın geçmişte yaşanan olayların unutulabileceğini ifade eden Akkurt, kişinin aynı soruları kısa aralıklarla tekrar sormasının da önemli belirtilerden biri olabileceğini söyledi.</p><p>Randevuların karıştırılması, daha önce kolaylıkla yapılan günlük işlerin planlanmasında güçlük yaşanması, bilinen yerlerde yön bulmakta zorlanma ile kişilik ve davranışlarda ortaya çıkan değişimlerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini belirten Akkurt, bu belirtilerin bazen kişinin yakınları tarafından daha erken fark edilebildiğini ifade etti.</p><strong>'Bu yaşta unutkanlık normal' demek tanıyı geciktirebilir</strong><p>İleri yaşlarda görülen her unutkanlığın Alzaymır anlamına gelmediğini ancak günlük yaşamı etkilemeye başlayan bilişsel değişikliklerin normal yaşlanma olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayan Akkurt, toplumda sık kullanılan 'Bu yaşta unutkanlık normaldir' düşüncesinin tanının gecikmesine yol açabileceğine dikkat çekti.</p><p>Akkurt, 'Erken tanı, hastalığın yönetimi açısından büyük önem taşıyor. Erken dönemde ayrıntılı değerlendirme yapılması, uygun tedavi seçeneklerinin belirlenmesi ve risk faktörlerinin kontrol altına alınması mümkün olabiliyor. Hafıza, konuşma, davranış veya günlük yaşam becerilerinde belirgin bir değişiklik fark edildiğinde bunun yalnızca yaşlanmanın doğal sonucu olduğu düşünülmemeli' ifadelerini kullandı.</p><p>Alzaymır hastalığını tamamen ortadan kaldıran kesin bir tedavinin henüz bulunmadığını kaydeden Akkurt, mevcut tedavilerle belirtilerin yönetilmesinin amaçlandığını, ayrıca uygun hastalarda hastalığın biyolojik seyrini yavaşlatmaya yönelik yeni nesil yaklaşımların da değerlendirildiğini söyledi.</p><p>Tedavi planının hastalığın evresine, kişinin genel sağlık durumuna ve uygunluk kriterlerine göre kişiselleştirildiğini belirten Akkurt, ilaç tedavilerinin yanı sıra düzenli fiziksel aktivite, dengeli beslenme, kaliteli uyku, zihinsel aktiviteler ve sosyal yaşamın sürdürülmesinin de sürecin önemli parçaları olduğunu ifade etti.</p><strong>'Unutkanlık dışındaki değişiklikler de göz ardı edilmemeli'</strong><p>Alzaymırda erken farkındalığın önemine vurgu yapan Akkurt, 'Unutkanlık dışında ortaya çıkan değişiklikleri de göz ardı etmemek gerekiyor. Özellikle kelime bulma güçlüğü, günlük işleri planlamada zorlanma veya yakın zamanda yaşanan olayların unutulması gibi belirtiler tekrarlamaya başladıysa değerlendirme için bir nöroloji uzmanına başvurulması önemlidir' dedi.</p><p>Akkurt, hastalığın belirtilerinin yönetilmesine yönelik mevcut uygulamaların yanı sıra uygun hastalarda TMS ve TPS gibi yeni nesil yaklaşımların da gündemde olduğunu sözlerine ekledi.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/alzaymir-sadece-unutkanlikla-b_1789470452_NrwRW5.jfif" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Alzaymır sadece unutkanlıkla başlamıyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/alzaymir-sadece-unutkanlikla-b_1789470452_NrwRW5.jfif"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Bebeğinizin kulağındaki şekil bozukluğunda ilk haftaları kaçırmayın]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/bebeginizin-kulagindaki-sekil-bozuklugunda-ilk-haftalari-kacirmayin/232654/</link>
            <description><![CDATA[Gelişimsel Pediatrist Dr. Reyhan Tamer, bebeklerde doğuştan görülen bazı kulak şekil bozukluklarının ilk haftalarda uygulanan yöntemle ameliyatsız ve ağrısız şekilde düzeltilebildiğini belirterek aileleri erken değerlendirme konusunda uyardı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/bebeginizin-kulagindaki-sekil-bozuklugunda-ilk-haftalari-kacirmayin/232654/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Mon, 14 Sep 2026 20:58:26 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Bebeklerde doğuştan görülen kulak şekil bozuklukları yalnızca görünümü ilgilendiren estetik bir sorun olmayabiliyor. İlerleyen yaşlarda gözlük ve kulaklık kullanımını güçleştirebilen belirgin farklılıklar, okul döneminde akran zorbalığı ve özgüven sorunlarına da yol açabiliyor. Bazı doğumsal kulak anomalilerine ise işitme problemleri eşlik edebiliyor.</p><p>Acıbadem Kadıköy Hastanesi (Dr. Şinasi Can) Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı ve Gelişimsel Pediatrist Dr. Reyhan Tamer, doğumdan hemen sonra fark edilen kulak şekil farklılıklarında 'Nasıl olsa büyüdükçe düzelir' düşüncesiyle uzun süre beklenmemesi gerektiğini belirtti.</p><strong>İlk haftalar tedavide büyük önem taşıyor</strong><p>Bebeklerde kulak kıkırdağının doğumdan sonraki ilk gün ve haftalarda oldukça esnek olduğunu belirten Dr. Reyhan Tamer, bu dönemin bazı şekil bozukluklarının ameliyatsız yöntemle düzeltilmesi açısından önemli bir fırsat sunduğunu söyledi.</p><p>Dr. Tamer, 'Bebeğin kulağında doğuştan bir şekil farklılığı fark edildiğinde haftalarca beklenmemeli. Çünkü beklerken ameliyatsız tedavi için en değerli dönem kaybedilebilir' dedi.</p><p>Doğuştan kulak şekil bozuklukları, bebeğin dış kulağının doğumdan itibaren normal anatomik görünümden farklı olmasıyla ortaya çıkıyor ve yaklaşık her 5 çocuktan birinde görülebiliyor. Hafif şekil farklılıkları ise yenidoğan dönemindeki ilk muayenelerde fark edilmeyebiliyor.</p><p>Kulağın dışa doğru belirgin olması, üst bölümünün öne veya aşağı katlanması, kulak kenarındaki kıvrımların düzensizliği, üst kısımda fazladan kıkırdak kıvrımı bulunması, kulak çanağının farklı biçimlenmesi veya kulağın dar ve büzüşmüş görünmesi sık karşılaşılan şekil farklılıkları arasında bulunuyor.</p><strong>'Büyüdükçe düzelir' diyerek beklemek fırsatı azaltabilir</strong><p>Ameliyatsız kulak şekillendirme yönteminde en uygun dönem doğumdan sonraki ilk günler ve haftalar, özellikle de ilk 1-2 hafta olarak öne çıkıyor. Yenidoğan döneminde anneden geçen östrojen hormonunun etkisiyle bebeğin kulak kıkırdağı daha yumuşak ve şekillendirilebilir durumda bulunuyor. Zaman ilerledikçe hormonun etkisi azalıyor ve kıkırdak giderek sertleşiyor.</p><p>Bazı hafif şekil bozukluklarının zaman içerisinde kendiliğinden düzelebileceğini ancak hangilerinin kalıcı olacağının önceden kesin olarak bilinemediğini belirten Dr. Tamer, 'Ailelerin &#39;Biraz bekleyelim, büyüdükçe düzelir&#39; yaklaşımıyla hareket etmesini önermiyoruz. Ne kadar erken değerlendirme yapılırsa ameliyatsız tedaviden yararlanma olasılığı o kadar artar' ifadelerini kullandı.</p><p>Tedaviye geç başlanmasının uygulama süresini uzatabileceğini ve alınabilecek sonucu azaltabileceğini kaydeden Dr. Tamer, iki aydan sonra tedavi şansının tamamen ortadan kalktığının söylenemeyeceğini ancak yaş ilerledikçe yöntemin etkinliğinin genel olarak azaldığını ifade etti.</p><strong>Her kulak şekil bozukluğu işitme kaybı anlamına gelmiyor</strong><p>Yalnızca dış kulağın şeklini etkileyen birçok durumda bebeğin işitmesi normal olabiliyor. Ancak dış kulak yolunun gelişmediği veya dar olduğu, kulağın bazı yapılarının eksik geliştiği daha kapsamlı doğumsal anomalilerde işitme sorunları da görülebiliyor.</p><p>Dr. Tamer, bu nedenle belirgin doğumsal kulak farklılığı bulunan bebeklerde yenidoğan işitme taramasının ihmal edilmemesi, gerekli görülmesi halinde daha ayrıntılı odyolojik değerlendirme yapılması gerektiğine dikkat çekti.</p><p>Kulaktaki belirgin şekil farklılıklarının etkileri ilerleyen yaşlarda psikolojik ve sosyal boyuta da ulaşabiliyor. Çocuklar okul döneminde kulaklarının görünümü nedeniyle alay edilme, lakap takılma veya akran zorbalığıyla karşı karşıya kalabiliyor.</p><p>Dr. Reyhan Tamer, 'Çocuklarda özgüven sorunları ve sosyal ortamlardan kaçınma görülebiliyor. Bazı çocuklar kulaklarını sürekli saçlarıyla kapatmaya çalışıyor, fotoğraf çektirmek istemeyebiliyor. Gözlük ve kulaklık kullanımını da güçleştirebiliyor. Bu nedenle doğuştan kulak şekil bozuklukları sadece estetik açıdan değerlendirilmemeli; çocuğun psikososyal gelişimi de göz önünde bulundurulmalıdır' dedi.</p><strong>Kesi yok, dikiş yok, ağrı yok</strong><p>Kulak kıkırdağı ve deri dokusunun mevcut olduğu ancak kulağın biçiminde bozukluk bulunan uygun bebeklerde yenidoğan döneminde ameliyatsız kulak şekillendirme yöntemi uygulanabiliyor.</p><p>Dr. Tamer, yöntemde yenidoğanın kulağına uygun küçük ve hafif bir şekillendirme sistemi kullanıldığını belirterek, kulağın gerekli anatomik noktalarına yerleştirilen parçaların kıvrımları doğru pozisyonda tuttuğunu ve kıkırdağın zaman içerisinde hedeflenen şekle uyum sağlamasının amaçlandığını anlattı.</p><p>Uygulamada herhangi bir kesi veya dikiş yapılmadığını ve işlemin ağrıya neden olmadığını belirten Dr. Tamer, 'Amaç kulağı zorla bükmek veya kıkırdağa zarar vermek değil; doğal kıvrımları doğru pozisyonda tutmaktır. Tedavi bebeğin kulak yapısına göre hekim tarafından planlanır' diye konuştu.</p><strong>Uygulama yaklaşık yarım saat sürüyor</strong><p>Kulak şekillendirme aparatının uygulanması yaklaşık yarım saat sürerken, tedavinin toplam süresi şekil bozukluğunun türüne göre birkaç haftayı bulabiliyor. Erken dönemde başlanan tedavilerde bu süre daha kısa olabiliyor.</p><p>Uygun bebeklerde başarı oranının yüzde 90&#39;a ulaşabileceğini belirten Dr. Tamer, elde edilecek sonucun şekil bozukluğunun türüne, bebeğin tedaviye başlama yaşına ve uygulamanın düzenli şekilde sürdürülmesine bağlı olduğunu kaydetti.</p><p>Ameliyatsız yöntem; belirgin kepçe kulak görünümü, kulağın üst bölümündeki katlanmalar, kulak kenarındaki bazı kıvrım bozuklukları ve uygun daralmış kulak deformitelerinde kullanılabiliyor. Ancak kulak dokusunun önemli ölçüde eksik olduğu yapısal anomalilerde aynı sonuç alınamayabiliyor.</p><p>Bu nedenle bebeğin kulak yapısının yönteme uygun olup olmadığına yapılacak değerlendirme sonrasında karar verilmesi gerekiyor.</p><p>Tedavi süresince aparatın bulunduğu bölgenin temiz ve kuru tutulması, sistemin aile tarafından çıkarılmaması ve yerinin değiştirilmemesi gerekiyor. Ciltte belirgin kızarıklık, yara, tahriş, şişlik veya akıntı görülmesi halinde ise hekime başvurulması önem taşıyor.</p><p>Aileleri evde gelişigüzel yöntemler uygulamamaları konusunda uyaran Dr. Reyhan Tamer, 'Aileler kulağı bastırarak veya farklı materyaller kullanarak kendileri şekil vermeye çalışmamalı. Doğru yaklaşım; şekil farklılığını erken fark etmek, işitmeyi değerlendirmek, sorunun türünü belirlemek ve uygun tedaviyi hekim takibinde, doğru zamanda planlamaktır' ifadelerini kullandı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/bebeginizin-kulagindaki-sekil-_1789408705_4GK36z.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bebeğinizin kulağındaki şekil bozukluğunda ilk haftaları kaçırmayın ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/bebeginizin-kulagindaki-sekil-_1789408705_4GK36z.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Alerjik hastalıklar çocuklarda diş çürüğü riskini artırabiliyor]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/alerjik-hastaliklar-cocuklarda-dis-curugu-riskini-artirabiliyor/232653/</link>
            <description><![CDATA[Çocuk Diş Hekimliği Uzmanı Dt. Nurgül Demir, alerjik nezle ve astım nedeniyle ağızdan nefes alan veya uzun süre bazı ilaçları kullanan çocuklarda ağız kuruluğu ve diş çürüğü riskine karşı düzenli ağız bakımının önem taşıdığını belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/alerjik-hastaliklar-cocuklarda-dis-curugu-riskini-artirabiliyor/232653/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Mon, 14 Sep 2026 20:45:58 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Çocukluk döneminde sık karşılaşılan alerjik nezle ve astım, yalnızca solunum yollarını değil, ağız ve diş sağlığını da olumsuz etkileyebiliyor. Burundan nefes almakta güçlük çeken çocuklarda gelişebilen ağız solunumu ve bazı ilaçların uzun süreli kullanımı, ağız kuruluğuna neden olarak diş çürüğü riskinin artmasına zemin hazırlayabiliyor.</p><p>Çocuk Diş Hekimliği Uzmanı Dt. Nurgül Demir, özellikle alerjik hastalıkları bulunan ve düzenli ilaç kullanan çocukların ağız ve diş sağlığının yakından takip edilmesi gerektiğini belirtti.</p><strong>Süt dişlerinin yapısı çürüğe karşı daha hassas</strong><p>Çocuklarda süt dişlerinin daimi dişlere kıyasla daha ince ve daha az mineral içeren mine yapısına sahip olduğunu belirten Dt. Nurgül Demir, beslenme alışkanlıkları ve yetersiz ağız hijyenine bazı ilaçların ağız içindeki etkilerinin de eklenmesiyle riskin artabileceğini söyledi.</p><p>Demir, 'Çürük yapıcı beslenme alışkanlıkları ve ağız hijyeninin sağlanmasındaki güçlüklere, düzenli kullanılan bazı ilaçların ağız içi etkileri de eklendiğinde, çocukların ağız ve diş sağlığı konusunda ebeveynlerin daha dikkatli olması gerekiyor' dedi.</p><p>Astım tedavisinde kullanılan bazı inhaler ilaçların ağız kuruluğuna ve ağız içindeki ortamın değişmesine yol açabileceğini kaydeden Dt. Demir, özellikle uzun süre bu ilaçları kullanan ve diş çürüğüne yatkın çocuklarda koruyucu ağız bakımının ihmal edilmemesi gerektiğine dikkat çekti.</p><p>İlaç kullanımından sonra yapılması gerekenlere değinen Demir, 'İnhaler ilaç kullanımından sonra ağız suyla çalkalanmalı. Kullanılan ilacın özelliklerine göre diş fırçalama zamanlaması konusunda diş hekimi ve ilgili hekimin önerileri dikkate alınmalı' ifadelerini kullandı.</p><strong>Ağızdan nefes almak çene ve yüz gelişimini etkileyebilir</strong><p>Alerjik nezle ve astım nedeniyle burundan nefes almakta zorlanan çocuklarda ağızdan nefes alma alışkanlığının gelişebildiğini belirten Dt. Nurgül Demir, bu durumun uzun süre devam etmesi halinde yalnızca ağız kuruluğuna değil, çene ve yüz gelişiminde bazı değişikliklere de yol açabileceğini bildirdi.</p><p>Demir, 'Ağız solunumu alışkanlığı çocuklarda dilin istirahat pozisyonundaki konumu etkileyerek, üst çene gelişiminde ve dişlerde kapanış ilişkilerinde değişikliklere zemin hazırlayabilir. Uzun süre devam eden ağız solunumunun estetik ve fonksiyonel problemlere yol açabileceğini vurgulamak gerekir' diye konuştu.</p><p>Ağız kuruluğunun diş çürükleri ve diş eti hastalıkları açısından önemli bir risk oluşturduğunu belirten Dt. Demir, tükürüğün diş yüzeylerinin temizlenmesine yardımcı olarak doğal bir koruma sağladığını ifade etti.</p><p>Tükürük miktarının azalmasıyla bu koruyucu etkinin zayıflayabileceğini kaydeden Demir, ağız kuruluğunun ağız kokusuna ve bazı ağız içi enfeksiyonların ortaya çıkma riskinin artmasına da neden olabileceğini söyledi.</p><strong>Alerjik çocuklarda bu 5 noktaya dikkat</strong><p>Dt. Nurgül Demir, alerjik hastalığı bulunan çocukların ağız ve diş sağlığını korumak için ebeveynlerin bazı önlemleri günlük yaşamın bir parçası haline getirmesi gerektiğini belirtti.</p><p>Şeker içeren ilaç formlarının diş çürüğü riskini artırabileceğinin unutulmaması gerektiğini ifade eden Demir, ilaç kullanımından sonra ağzın suyla çalkalanmasını önerdi. Diş fırçalama zamanının kullanılan ilaca göre belirlenmesi gerektiğini kaydeden Demir, bu konuda diş hekiminin yönlendirmelerinin dikkate alınması gerektiğini bildirdi.</p><p>Çocuk diş hekiminin önerisi doğrultusunda yaşa uygun flor içeren diş macununun kullanılmasını ve dişlerin günde en az iki kez ebeveyn kontrolünde fırçalanmasını öneren Demir, doktorun uygun görmesi halinde şekersiz ilaç seçeneklerinin tercih edilebileceğini belirtti.</p><p>Düzenli ilaç kullanan çocukların diş kontrollerinin aksatılmaması gerektiğini de vurgulayan Dt. Demir, kontrol sıklığının çocuğun çürük riski ve ağız hijyeni alışkanlıkları dikkate alınarak planlanmasının önemli olduğunu söyledi.</p><p>Alerjik hastalıkların ağız ve diş sağlığı üzerindeki etkilerinin erken dönemde fark edilmesinin ilerleyen yıllarda ortaya çıkabilecek problemlerin önlenmesine katkı sağlayabileceğini belirten Dt. Nurgül Demir, 'Düzenli ilaç kullanımı olan veya alerjik hastalıkların ağız ve diş sağlığını etkileyebilecek belirtilerinin görülmeye başlandığı çocuklarda, düzenli diş hekimi kontrolleri ileride oluşabilecek sorunların önlenmesinde büyük önem taşıyor. Koruyucu diş hekimliği özellikle küçük yaş grubundaki hastalarımızda bir adım öne çıkıyor' dedi.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/alerjik-hastaliklar-cocuklarda_1789407952_ZgntOD.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Alerjik hastalıklar çocuklarda diş çürüğü riskini artırabiliyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/alerjik-hastaliklar-cocuklarda_1789407952_ZgntOD.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Prostat kanserinde bu belirtileri göz ardı etmeyin]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/prostat-kanserinde-bu-belirtileri-goz-ardi-etmeyin/232652/</link>
            <description><![CDATA[Acıbadem Taksim Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Engin Kaya, erken dönemde belirti vermeden ilerleyebilen prostat kanserinde düzenli kontrollerin erken tanı açısından kritik önem taşıdığını söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/prostat-kanserinde-bu-belirtileri-goz-ardi-etmeyin/232652/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Mon, 14 Sep 2026 20:38:18 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Erkeklerde sık görülen kanser türleri arasında yer alan prostat kanseri, özellikle erken evrelerde herhangi bir belirti vermeden ilerleyebiliyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Engin Kaya, şikyetlerin ortaya çıkmasını beklemeden yaş ve kişisel risk faktörlerine göre prostat kanseri taramasının değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti.</p><p>Eylül ayının Prostat Kanseri Farkındalık Ayı olması dolayısıyla prostat sağlığına ilişkin önemli bilgiler paylaşan Acıbadem Taksim Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Engin Kaya, hastalığın erken dönemde sessiz seyredebilmesinin düzenli kontrollerin önemini artırdığını belirtti.</p><p>Prof. Dr. Kaya, prostat kanserinde erken tanının tedavi seçenekleri ve hastalığın seyri açısından büyük önem taşıdığını vurgulayarak, 'Prostat kanserinde en önemli noktalardan biri, hastalığın erken dönemde sessiz ilerleyebilmesidir. Bu nedenle şikyetlerin ortaya çıkmasını beklemeden, yaşınız ve kişisel risk faktörleriniz doğrultusunda doktorunuzla prostat kanseri taraması hakkında konuşmanız büyük önem taşır' dedi.</p><strong>Prostat kanseri belirti vermeden ilerleyebilir</strong><p>Hastalığın erken evresinde herhangi bir yakınmanın görülmeyebileceğini belirten Prof. Dr. Kaya, sık idrara çıkma, özellikle geceleri idrara kalkma, idrar yapmaya başlamada güçlük, idrar akımında zayıflama veya kesinti, idrar sırasında yanma, idrarda kan görülmesi, ağrı ve rahatsızlık gibi şikyetlerin dikkate alınması gerektiğini ifade etti.</p><p>Bu belirtilerden birinin veya birkaçının görülmesi durumunda üroloji hekimine başvurulması gerektiğini belirten Prof. Dr. Kaya, hiçbir şikyetin bulunmamasının da prostat kanseri olmadığı anlamına gelmediğinin altını çizdi. Kaya, kişinin yaşı ve risk faktörleri doğrultusunda kontrollerini ihmal etmemesinin erken tanı açısından önem taşıdığını kaydetti.</p><p>Prostat kanserinin değerlendirilmesinde kullanılan önemli göstergelerden biri olan PSA değerinin tek başına kanser tanısı için yeterli olmadığını belirten Prof. Dr. Kaya, PSA seviyesinin prostatın iyi huylu büyümesi, prostat iltihabı ve farklı nedenlerle de yükselebileceğine dikkat çekti.</p><p>Düşük PSA değerinin de prostat kanserini kesin olarak dışlamadığını ifade eden Kaya, sonuçların hastanın yaşı, aile öyküsü, prostat muayenesi, önceki PSA değerleri ve gerektiğinde MR bulgularıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.</p><strong>Tanıda farklı yöntemlerden yararlanılıyor</strong><p>Prostat kanseri şüphesi bulunan hastalarda gerekli görülmesi halinde parmakla rektal muayenenin de değerlendirme sürecinde kullanıldığını aktaran Prof. Dr. Kaya, bu yöntemle prostatın boyutu, kıvamı ve yüzeyinde şüpheli bir değişiklik bulunup bulunmadığının kontrol edilebildiğini bildirdi.</p><p>Gerekli hastalarda ayrıntılı prostat MR&#39;ından da yararlanılabildiğini belirten Kaya, PSA, muayene veya görüntüleme sonuçlarında şüpheli bulguların tespit edilmesi halinde kesin tanı amacıyla prostat biyopsisi yapılabileceğini ifade etti. Günümüzde uygun hastalarda MR bulgularının rehberliğinde hedefli biyopsi ve transperineal biyopsi gibi yöntemler de uygulanabiliyor.</p><p>Prostat kanseri tanısının ardından hastalığın evresi ve risk grubunun belirlendiğini ifade eden Prof. Dr. Engin Kaya, tedavi kararında birçok faktörün birlikte ele alındığını söyledi.</p><p>Kaya, 'Tedavi planlanırken PSA düzeyi, biyopsi sonucu ve Gleason skoru/Grade Group, kanserin evresi, MR ve diğer görüntüleme bulguları, hastanın yaşı ve genel sağlık durumu ile hastanın beklentileri ve yaşam kalitesi birlikte değerlendirilir. Her prostat kanseri aynı değildir. Bu nedenle tedavi kararı her hasta için kişiselleştirilmelidir' diye konuştu.</p><strong>Yeni nesil yöntemler tedavide seçenekleri artırıyor</strong><p>Prostat kanserinin cerrahi tedavisinde teknolojik gelişmelerle birlikte farklı yöntemlerin kullanılabildiğini belirten Prof. Dr. Kaya, robotik ve laparoskopik cerrahinin daha küçük kesilerle gerçekleştirilebilen modern seçenekler arasında bulunduğunu söyledi.</p><p>Bazı hastalarda yalnızca kanserli bölgenin hedeflendiği yöntemlerin de tercih edilebildiğini kaydeden Kaya, 'Robotik ve laparoskopik cerrahi, prostat kanserinin cerrahi tedavisinde kullanılan modern yöntemlerdir. Bazı hastalarda ise yalnızca kanserli bölgeyi hedefleyen HIFU, kriyoablasyon ve IRE gibi fokal tedavilerden yararlanılabilmektedir. Tedavi seçimi hastalığın özelliklerine göre belirlenir' ifadelerini kullandı.</p><p>Prof. Dr. Engin Kaya, prostat kanserinin erken dönemde belirti vermeden ilerleyebileceğini bir kez daha hatırlatarak, özellikle yaş ve kişisel risk faktörleri doğrultusunda yapılacak kontrollerin ihmal edilmemesi gerektiğini vurguladı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/prostat-kanserinde-bu-belirtil_1789407497_R4bJcG.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Prostat kanserinde bu belirtileri göz ardı etmeyin ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/prostat-kanserinde-bu-belirtil_1789407497_R4bJcG.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Vegan beslenmede kritik uyarı: Bu vitamin ve mineraller ihmal edilmemeli]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/vegan-beslenmede-kritik-uyari-bu-vitamin-ve-mineraller-ihmal-edilmemeli/232630/</link>
            <description><![CDATA[İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi’nden Dyt. Ecem Çiçek Çakmak, vegan beslenmenin kişiye özel planlanması gerektiğini belirterek özellikle B12 vitamini, demir, kalsiyum, iyot, D vitamini, çinko, protein ve omega-3 alımına dikkat çekti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/vegan-beslenmede-kritik-uyari-bu-vitamin-ve-mineraller-ihmal-edilmemeli/232630/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 13 Sep 2026 23:56:37 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Sağlık, çevresel kaygılar ve hayvan refahı gibi farklı nedenlerle vegan beslenmeyi tercih edenlerin sayısı artarken, bu beslenme modelinin doğru planlanması büyük önem taşıyor. Et, balık, tavuk, süt ve süt ürünleri ile yumurta gibi hayvansal kaynaklı besinlerin tamamen çıkarıldığı vegan beslenmede, bu ürünlerden sağlanan besin ögelerinin hangi kaynaklardan karşılanacağının doğru belirlenmesi gerekiyor.</p><p>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Kliniği&#39;nden Dyt. Ecem Çiçek Çakmak, vegan beslenmenin tek başına 'sağlıklı' ya da 'sağlıksız' şeklinde değerlendirilmesinin doğru olmadığını belirtti. Beslenme düzeninin kişinin yaşı, cinsiyeti, fiziksel aktivitesi, yaşam tarzı, günlük rutini ve sağlık durumuna göre şekillendirilmesi gerektiğini vurgulayan Çakmak, hazır diyet listelerinin herkes için uygun olmayabileceğine dikkat çekti.</p><strong>'Hazır beslenme listesi herkese uygun olmayabilir'</strong><p>Her bireyin enerji ve besin ögesi ihtiyacının farklı olduğunu belirten Çakmak, vegan beslenme planının da kişisel ihtiyaçlar dikkate alınarak hazırlanması gerektiğini ifade etti.</p><p>Çakmak, 'Her bireyin enerji ve besin ögesi ihtiyacı farklı olduğundan; yaş, cinsiyet, fiziksel aktivite düzeyi, yaşam tarzı, günlük rutin, mevcut beslenme alışkanlıkları ve bireysel hedefler, oluşturulacak beslenme planını doğrudan etkiliyor. Bu nedenle hazır bir beslenme listesini herkes için uygulamak yerine, kişinin ihtiyaçlarına uygun bir plan oluşturulması daha doğru bir yaklaşım' dedi.</p><p>Özellikle uzun süre vegan beslenen kişilerin besin ögesi yeterliliğinin belirli aralıklarla değerlendirilmesi gerektiğini kaydeden Çakmak, ihtiyaç halinde beslenme planının yeniden düzenlenmesinin ve takviye kullanımının profesyonel değerlendirmeyle ele alınmasının önem taşıdığını söyledi.</p><p>Vegan beslenmede protein ihtiyacının karşılanması için baklagiller, soya ürünleri, tam tahıllar, kuruyemiş ve tohumlar gibi farklı bitkisel kaynakların dengeli biçimde beslenme düzenine dahil edilmesi gerekiyor. Sebze ve meyve çeşitliliğinin artırılması da dengeli beslenmenin önemli parçalarından birini oluşturuyor.</p><strong>B12, demir, kalsiyum ve iyota dikkat</strong><p>Vegan beslenmede özellikle B12 vitamini, demir, kalsiyum, iyot, D vitamini, çinko, protein ve omega-3 yağ asitlerinin yeterli miktarda alınması önem taşıyor.</p><p>Bu besin ögelerinin yetersiz kalmaması için tüketilen gıdaların yalnızca miktarına değil, çeşitliliğine de dikkat edilmesi gerekiyor. Baklagiller, soya ürünleri, tam tahıllar, sebze ve meyveler, kuruyemişler ve tohumların dengeli şekilde tüketilmesi bu açıdan öne çıkıyor.</p><p>Gerektiğinde zenginleştirilmiş gıdalardan yararlanılabileceğini belirten Çakmak, vitamin ve mineral takviyelerinin ise gelişigüzel kullanılmaması, ihtiyaç durumunun değerlendirilerek karar verilmesi gerektiğine işaret etti.</p><p>Academy of Nutrition and Dietetics&#39;in 2025 yılında yayımladığı değerlendirmede de uygun şekilde planlanan vegan ve vejetaryen beslenme modellerinin yetişkinler için beslenme açısından yeterli olabileceği belirtilirken, bireysel ihtiyaçların ve besin ögesi yeterliliğinin dikkate alınması gerektiği vurgulandı.</p><p>141 araştırmanın değerlendirildiği başka bir bilimsel çalışmada ise vegan beslenen kişilerde özellikle B12 vitamini, kalsiyum ve iyot alımının daha düşük olabildiği bildirildi. Bulgular, vegan beslenmede tek tek gıdalardan çok beslenme düzeninin bütününün değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.</p><strong>Vegan beslenmeye geçerken ani değişiklik yapmayın</strong><p>Vegan beslenmeye geçmek isteyen kişilerin mevcut beslenme alışkanlıklarının öncelikle değerlendirilmesi gerektiğini belirten Çakmak, bütün hayvansal kaynaklı gıdaları bir anda çıkarmak yerine sürdürülebilir bir beslenme düzeni oluşturulmasının önemine dikkat çekti.</p><p>Çakmak, 'Vegan beslenmeye geçişte önceliğimiz, kişinin bir anda tüm alışkanlıklarını değiştirmesinden ziyade, beslenme düzeninin sürdürülebilir bir şekilde yeniden yapılandırılmasıdır. Gerektiğinde kan değerlerinin takip edilmesi ve profesyonel değerlendirme doğrultusunda hareket edilmesi de sürecin sağlıklı bir şekilde yürütülmesine destek oluyor' ifadelerini kullandı.</p><p>Vegan beslenmede temel noktanın yalnızca hayvansal kaynaklı ürünleri beslenmeden çıkarmak olmadığını vurgulayan Çakmak, çıkarılan besinlerin yerine ihtiyaç duyulan protein, vitamin, mineral ve yağ asitlerini sağlayabilecek alternatiflerin doğru miktar ve çeşitlilikte eklenmesi gerektiğini belirtti.</p><p>Bu nedenle uzun süre vegan beslenmeyi planlayan kişilerin beslenme düzenlerini kişisel ihtiyaçlarına göre oluşturması, gerekli durumlarda kan değerlerini takip ettirmesi ve ihtiyaç duyulan takviyeleri profesyonel değerlendirme doğrultusunda kullanması önem taşıyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/vegan-beslenmede-kritik-uyari-_1789332995_v8E0aX.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Vegan beslenmede kritik uyarı: Bu vitamin ve mineraller ihmal edilmemeli ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/vegan-beslenmede-kritik-uyari-_1789332995_v8E0aX.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Yaz kilolarından kurtulmak isterken sağlığınızdan olmayın: İşte 9 önemli kural]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/yaz-kilolarindan-kurtulmak-isterken-sagliginizdan-olmayin-iste-9-onemli-kural/232620/</link>
            <description><![CDATA[Acıbadem Taksim Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Bensu Enyüksek, tatil sonrası kilo vermek isteyenleri şok diyetlerden kaçınarak 9 sağlıklı beslenme ve yaşam kuralına dikkat etmeleri konusunda uyardı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/yaz-kilolarindan-kurtulmak-isterken-sagliginizdan-olmayin-iste-9-onemli-kural/232620/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 13 Sep 2026 16:56:36 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Yaz tatilinde değişen beslenme alışkanlıkları, öğün saatleri, uyku düzeni ve fiziksel aktivitenin azalması, tatil dönüşünde tartıya birkaç kilo fazla olarak yansıyabiliyor. Fazla kilolardan kısa sürede kurtulma isteği ise özellikle sosyal medyada hızlı sonuç vaat eden diyet programlarına ilgiyi artırıyor.</p><p>Acıbadem Taksim Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Bensu Enyüksek, kısa sürede yüksek miktarda kilo kaybı vaat eden şok diyetlerin sürdürülebilir olmadığına ve sağlık sorunlarına neden olabileceğine dikkat çekti.</p><p>Enyüksek, 'Tatil dönüşünde tartıda görülen kilo artışı birçok kişiyi sosyal medyada kısa sürede yüksek miktarda kilo kaybı vaat eden şok diyetlere yöneltebiliyor. Ancak şok diyetler sürdürülebilir olmadığı gibi, kişiyi sağlığından bile edebiliyor. Oysa hızlı sonuçlar yerine sürdürülebilir ve dengeli beslenmeye dikkat ederek, ihtiyaçlarınıza uygun şekilde beslenme planıyla sağlıklı kilo verebilirsiniz' dedi.</p><strong>Hareket, düzenli öğün ve su tüketimini ihmal etmeyin</strong><p>Tatil sonrasında günlük yaşamın yeniden hareketlendirilmesi sağlıklı kilo yönetiminin önemli adımlarından birini oluşturuyor. Enyüksek, kişinin sağlık ve fiziksel durumuna uygun şekilde yapılacak orta tempolu yürüyüşlerin günlük yaşama dahil edilmesini öneriyor. Kilo verme sürecinin yalnızca beslenme üzerinden yürütülmemesi, düzenli fiziksel aktivitenin de yaşam biçiminin bir parçası haline getirilmesi gerekiyor.</p><p>Kilo vermek amacıyla öğün atlamak ise yapılan önemli hatalardan biri. Protein, sebze, meyve, tam tahıllı ürünler ve sağlıklı yağların dengeli şekilde bulunduğu öğünler, gün içerisinde aşırı açlık oluşmasının önüne geçerek kilo verme sürecinin daha sürdürülebilir olmasına katkı sağlıyor.</p><p>Su tüketimi de bu dönemde ihmal edilmemesi gereken noktalardan biri. Günlük su ihtiyacı kişinin vücut ağırlığının kilogramı başına yaklaşık 30-35 ml üzerinden hesaplanabiliyor. Buna göre 70 kilogram ağırlığındaki bir kişinin günlük su ihtiyacı yaklaşık 2,1-2,5 litreye karşılık geliyor. Ancak hava sıcaklığı, fiziksel aktivite, terleme ve kişinin sağlık durumuna bağlı olarak ihtiyaç duyulan miktar değişebiliyor. Suyun bir anda fazla miktarda tüketilmesi yerine gün içerisine yayılması öneriliyor.</p><p>Uyku düzeninin yeniden oluşturulması da kilo yönetiminde önem taşıyor. Tatil döneminde değişen yatış ve kalkış saatlerinin normale döndürülmesi, yeterli ve kaliteli uykuya önem verilmesi gerekiyor. Uyku düzenindeki bozulmalar iştah ve enerji dengesiyle ilişkili mekanizmaları etkileyerek kilo kontrolünü güçleştirebiliyor.</p><strong>Tartıdaki her artış yağ anlamına gelmiyor</strong><p>Tatil dönüşünde tartıda birkaç kilo fazla görmek, vücutta aynı miktarda yağ artışı olduğu anlamına gelmeyebiliyor. Beslenme alışkanlıkları, uyku düzeni ve bağırsak hareketlerindeki değişiklikler vücudun geçici olarak daha fazla sıvı tutmasına neden olabiliyor.</p><p>Bu nedenle Enyüksek, tartıda görülen artışın ardından hemen çok katı bir beslenme programına başlanması yerine günlük düzene dönülmesini ve vücuda zaman tanınmasını öneriyor.</p><p>Tatilde sık tüketilen dondurma, tatlı ve atıştırmalıkları dönüşte tamamen yasaklamak da sürdürülebilir beslenmenin önünde engel oluşturabiliyor. Bu tür besinleri tamamen hayatın dışına çıkarmak yerine tüketim sıklığı ve porsiyon miktarının kontrol edilmesi uzun vadede daha uygulanabilir bir beslenme düzeni oluşturulmasına yardımcı oluyor.</p><p>Tatil sonrasında ilk hedefin mümkün olan en kısa sürede kilo vermek değil, günlük beslenme ve yaşam düzenini yeniden kurmak olması gerekiyor. Düzenli öğünler, yeterli su tüketimi, sebze ve meyvelerin artırılması, yeterli protein alınması, tam tahıllı ürünlerin tercih edilmesi ve fiziksel aktivitenin günlük yaşama eklenmesi bu sürecin temelini oluşturuyor.</p><p>Porsiyon kontrolünün de ihmal edilmemesi gerektiğini belirten Enyüksek, öğünlerde sebze ve salataya yer verilmesini, protein ve tam tahıllı besinlerin dengeli tüketilmesini öneriyor. Buradaki amacın aç kalmak değil, vücudun enerji ve besin ögesi ihtiyacını karşılayan dengeli bir beslenme modeli oluşturmak olduğu belirtiliyor.</p><strong>'Bir an önce kilo vermeliyim' düşüncesine dikkat</strong><p>Tatil sonrasında yapılan en büyük hatalardan biri, kısa sürede fazla kilo vermeyi hedefleyen şok diyetlere yönelmek oluyor. Özellikle sosyal medya platformlarında birkaç gün veya hafta içerisinde yüksek miktarda kilo kaybı vaat eden programlar sağlık açısından risk oluşturabiliyor.</p><p>Bensu Enyüksek, 'Sosyal medyada kısa sürede hızlı kilo kaybı vaatlerine aldanmamalı, şok diyetler yerine, fiziksel aktivite düzeyi, yaş, cinsiyet, mevcut kilo, sağlık durumu ve beslenme alışkanlıklarınız değerlendirilerek sürdürülebilir beslenme planı oluşturulmalıdır' dedi.</p><p>Öğün atlamak, karbonhidratları tamamen beslenmeden çıkarmak veya yalnızca salata ve sıvı ağırlıklı beslenmek gibi yöntemlerin tartıda kısa süreli düşüş sağlayabileceğini ancak bunun sürdürülebilir olmadığını belirten Enyüksek, bu tür uygulamaların günlük enerji ve besin ögesi ihtiyacının yeterince karşılanamamasına yol açabileceğini kaydetti.</p><p>Tatil sonrası sağlıklı kilo vermenin 9 temel adımı; her gün hareket etmek, öğün atlamamak, yeterli su içmek, kaliteli uykuya dikkat etmek, tartıdaki geçici artış nedeniyle paniğe kapılmamak, tatlıyı tamamen yasaklamamak, günlük beslenme düzenini yeniden oluşturmak, porsiyonları kontrol etmek ve şok diyetlerden uzak durmak olarak sıralanıyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/yaz-kilolarindan-kurtulmak-ist_1789307795_FkXZ59.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Yaz kilolarından kurtulmak isterken sağlığınızdan olmayın: İşte 9 önemli kural ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/yaz-kilolarindan-kurtulmak-ist_1789307795_FkXZ59.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Bu 6 alışkanlık anne olmayı zorlaştırıyor: 35 yaş uyarısına dikkat]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/bu-6-aliskanlik-anne-olmayi-zorlastiriyor-35-yas-uyarisina-dikkat/232611/</link>
            <description><![CDATA[Acıbadem Kozyatağı Hastanesi’nden Dr. Gamze Karababa, hamilelik planlayan kadınları 35 yaş sonrası azalan üreme kapasitesi ve doğurganlığı olumsuz etkileyen 6 hatalı alışkanlığa karşı uyardı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/bu-6-aliskanlik-anne-olmayi-zorlastiriyor-35-yas-uyarisina-dikkat/232611/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 13 Sep 2026 14:35:34 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Düzenli ve korunmasız cinsel ilişkiye rağmen hamileliğin gerçekleşmemesi olarak tanımlanan infertilite, günümüzde önemli üreme sağlığı sorunları arasında yer alıyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünya genelinde üreme çağındaki yaklaşık her 6 kişiden biri yaşamının bir döneminde infertilite sorunu yaşıyor. İnfertilite vakalarının yaklaşık yüzde 30&#39;unun kadınlara bağlı nedenlerden kaynaklandığı belirtiliyor.</p><p>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gamze Karababa, kadın infertilitesinde genetik özellikler ve ilerleyen yaş gibi değiştirilemeyen faktörlerin yanı sıra günlük yaşam alışkanlıklarının da önemli rol oynadığını belirtti.</p><p>Karababa, obezite veya aşırı zayıflık, sigara ve alkol tüketimi, hareketsiz yaşam ile sağlıksız beslenmenin üreme sağlığını olumsuz etkileyebildiğini belirterek, infertilite riskinin azaltılmasında sağlıklı yaşam alışkanlıklarının önem taşıdığını ifade etti.</p><strong>35 yaş sonrası hamilelik planını ertelemeyin</strong><p>Eğitim, kariyer ve sosyal yaşam gibi nedenlerle çocuk sahibi olma yaşı giderek ileriye taşınabiliyor. Ancak kadınların belirli bir yumurta rezerviyle dünyaya geldiğini hatırlatan Dr. Gamze Karababa, yıllar içerisinde hem yumurta sayısının azaldığını hem de kalan yumurtalarda kromozomal bozukluk görülme ihtimalinin arttığını belirtti.</p><p>Üreme kapasitesindeki azalmanın özellikle 35 yaşından sonra belirginleştiğini, 40 yaş sonrasında ise daha hızlı seyrettiğini ifade eden Karababa, ilerleyen yaşla birlikte doğal hamilelik ihtimalinin azalmasının yanı sıra düşük ve embriyoda kromozomal anomali riskinin de arttığını kaydetti.</p><p>Dr. Karababa, 35 yaş ve üzerindeki kadınların 6 ay boyunca düzenli ve korunmasız ilişkiye rağmen hamile kalamamaları halinde zaman kaybetmeden hekime başvurmaları gerektiğini belirterek, erken değerlendirme ve ihtiyaç halinde uygulanacak tedavinin önemine dikkat çekti.</p><p>Hamileliği uzun süre ertelemeyi planlayan kadınların yaşları ve tıbbi özellikleri doğrultusunda üreme potansiyellerini değerlendirmelerinin yararlı olabileceğini ifade eden Karababa, yardımcı üreme tedavilerindeki gelişmelerin yaşın doğurganlık üzerindeki etkisini tamamen ortadan kaldırmadığını vurguladı.</p><strong>Sigara, kilo ve alkol üreme sağlığını etkileyebiliyor</strong><p>Sigara kullanımı kadın üreme sağlığını farklı mekanizmalarla olumsuz etkileyebiliyor. Sigara dumanında bulunan toksik maddeler yumurtalık dokusuna zarar verebilirken, yumurta kaybını hızlandırabiliyor ve hamileliğin oluşma süresini uzatabiliyor. Elektronik sigaralar ve diğer nikotin ürünleri de üreme sağlığı açısından güvenli bir alternatif olarak görülmüyor.</p><p>Dr. Gamze Karababa, hamilelik planlayan kadınların sigara ve diğer nikotin ürünlerini bırakmalarını, mümkün olduğunca pasif sigara dumanına maruz kalmaktan da kaçınmalarını önerdi.</p><p>Vücut ağırlığı da hormonal sistem ve yumurtlama düzeninde önemli rol oynuyor. Obezite; insülin direnci, hormonal düzensizlikler ve yumurtlama problemlerine yol açabiliyor. Özellikle polikistik over sendromu bulunan kadınlarda fazla kilo, mevcut hormonal ve metabolik sorunları daha belirgin hale getirebiliyor.</p><p>Sorunun yalnızca fazla kiloyla sınırlı olmadığını belirten Karababa, çok düşük vücut ağırlığı, ciddi kalori kısıtlaması ve aşırı egzersizin de adet düzeninin bozulmasına, hatta bazı kadınlarda yumurtlamanın durmasına neden olabileceğini ifade etti. Bu nedenle kısa sürede yüksek miktarda kilo vermek yerine sağlıklı ve sürdürülebilir bir vücut ağırlığına ulaşılması hedefleniyor.</p><p>Alkol tüketiminin de göz ardı edilmemesi gerektiğini belirten Dr. Karababa, sık ve yüksek miktarda alkol tüketiminin hormonal dengeyi ve yumurtlama düzenini etkileyebileceğini söyledi.</p><p>Karababa, 'Güvenli olduğu kanıtlanmış bir alkol miktarı olmadığı için en doğru yaklaşım alkol tüketmemektir' diyerek özellikle hamilelik döneminde alkolden uzak durulması gerektiğini vurguladı.</p><strong>Hareketsiz yaşamdan kaçının, kontrolleri aksatmayın</strong><p>Üreme sağlığını tek başına artırdığı kanıtlanmış özel bir besin veya 'doğurganlık diyeti' bulunmuyor. Ancak uzun süre sağlıksız beslenmek ve hareketsiz yaşamak; kilo artışı, insülin direnci ve metabolik sorunlar üzerinden hormonal sistemi ve yumurtlamayı olumsuz etkileyebiliyor.</p><p>Dr. Gamze Karababa, aşırı egzersizin de her zaman daha sağlıklı anlamına gelmediğine dikkat çekerek, yetersiz enerji alımıyla birlikte gerçekleştirilen yoğun fiziksel aktivitenin bazı kadınlarda adet düzensizliklerine ve yumurtlamanın baskılanmasına neden olabileceğini belirtti.</p><p>Sebze, meyve, tam tahıllar, kaliteli protein kaynakları ve sağlıklı yağlardan oluşan dengeli bir beslenme düzeninin tercih edilmesi gerektiğini ifade eden Karababa, aşırı işlenmiş ve yüksek şeker içeren gıdaların sınırlandırılmasını önerdi. Düzenli fiziksel aktivitenin ise kişinin sağlık durumuna uygun şekilde yapılması gerektiğini kaydetti.</p><p>Jinekolojik kontrollerin yalnızca bir sağlık sorunu ortaya çıktığında yapılması gerektiği düşüncesinin de hatalı olduğunu belirten Dr. Karababa, yumurtlama bozuklukları, endometriozis, rahim ve yumurtalıklarla ilişkili bazı hastalıkların her zaman belirgin şikyetlere yol açmayabileceğini ifade etti.</p><p>Özellikle adet düzensizliği, uzun süren adet gecikmeleri, şiddetli adet ağrısı, ara kanama, geçirilmiş pelvik enfeksiyon veya yumurtalık ameliyatı öyküsünün göz ardı edilmemesi gerektiğini belirten Karababa, bu durumların zamanında değerlendirilmesinin ileride hamilelik planlandığında önem taşıyabilecek sorunların daha erken fark edilmesini sağlayabileceğini söyledi.</p><p>Dr. Karababa, kadınların düzenli jinekolojik kontrollerini aksatmamalarını ve adet düzenlerinde ya da mevcut şikyetlerinde değişiklik olması durumunda hekime başvurmalarını önerdi.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/bu-6-aliskanlik-anne-olmayi-zo_1789299333_EAUmSd.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bu 6 alışkanlık anne olmayı zorlaştırıyor: 35 yaş uyarısına dikkat ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/bu-6-aliskanlik-anne-olmayi-zo_1789299333_EAUmSd.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Diz ve kalça protezinde gecikme tedavi sürecini zorlaştırabiliyor]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/diz-ve-kalca-protezinde-gecikme-tedavi-surecini-zorlastirabiliyor/232610/</link>
            <description><![CDATA[Prof. Dr. Javad Parvizi, diz ve kalça kireçlenmesinde protez ameliyatının gereğinden fazla ertelenmesinin kas gücü ve hareket kabiliyetini azaltarak tedavi sürecini zorlaştırabildiğini belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/diz-ve-kalca-protezinde-gecikme-tedavi-surecini-zorlastirabiliyor/232610/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 13 Sep 2026 14:21:17 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Diz ve kalça kireçlenmesi, yaşam süresinin uzaması ve hareketsiz yaşam alışkanlıklarının yaygınlaşmasıyla birlikte daha fazla kişinin günlük hayatını etkiliyor. Ağrı, hareket kısıtlılığı ve yürüme güçlüğü yaşayan birçok hasta ise 'Henüz erken', 'Biraz daha dayanabilirim' veya 'Ameliyattan sonra uzun süre yürüyemem' düşüncesiyle protez ameliyatını erteleyebiliyor.</p><p>Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Üniversitesi Uluslararası Eklem Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi Kurucusu Prof. Dr. Javad Parvizi, protez cerrahisinde doğru zamanlamanın büyük önem taşıdığını belirtti.</p><p>Hastalığın ilerlemesiyle sorunun yalnızca eklemdeki hasarla sınırlı kalmadığını ifade eden Parvizi, kas gücünün azalabildiğini, hareket kabiliyetinin kısıtlanabildiğini ve kişinin genel fiziksel kondisyonunun da bu süreçten olumsuz etkilenebildiğini söyledi.</p><strong>'Geç kalmak rehabilitasyon sürecini zorlaştırabiliyor'</strong><p>Hastaların önemli bir bölümünün ameliyat kararını uzun süre ertelediğine dikkat çeken Prof. Dr. Parvizi, 'Hastalık ilerledikçe yalnızca eklemdeki hasar artmıyor; kas gücü azalıyor, hareket kabiliyeti kısıtlanıyor ve kişinin genel fiziksel kondisyonu da olumsuz etkileniyor. Bu durum ameliyat sonrası rehabilitasyon sürecini zorlaştırabiliyor' dedi.</p><p>Protez kararının yalnızca röntgen görüntülerine bakılarak verilmediğini belirten Parvizi, hastanın günlük yaşamı, ağrı düzeyi, yürüme mesafesi, merdiven çıkabilme durumu, gece ağrıları ve yaşam kalitesindeki değişikliklerin de değerlendirmeye alındığını kaydetti.</p><p>Parvizi, 'Doğru zamanlama, hastanın yaşam kalitesinin belirgin şekilde bozulduğu ancak kas yapısının ve genel sağlık durumunun hl güçlü olduğu dönemdir. Bu dönemde yapılan cerrahilerden alınan fonksiyonel sonuçlar genellikle çok daha başarılı oluyor' ifadelerini kullandı.</p><strong>Minimal invaziv cerrahiyle dokular korunuyor</strong><p>Diz ve kalça protezi ameliyatlarında kullanılan cerrahi yöntemlerin gelişen teknolojiyle birlikte önemli ölçüde değiştiğini belirten Prof. Dr. Parvizi, minimal invaziv cerrahinin temel amacının yalnızca daha küçük kesi yapmak olmadığını söyledi.</p><p>Bu yöntemde kas, tendon ve diğer sağlıklı dokuların mümkün olduğunca korunmasının hedeflendiğini ifade eden Parvizi, 'Minimal invaziv cerrahide asıl hedef, ameliyat sırasında kaslara, tendonlara ve diğer sağlıklı dokulara mümkün olduğunca az müdahale etmektir. Çevre dokuları koruduğunuzda, hastanın ameliyat sırasında yaşayabileceği kan kaybı azalıyor, ameliyata bağlı sonrasında görülebilecek ağrılar hafifliyor ve iyileşme süreci daha konforlu ilerliyor' dedi.</p><p>Cerrahi teknikler, anestezi yöntemleri ve rehabilitasyon uygulamalarındaki gelişmeler sayesinde ameliyat sonrasındaki sürecin de değiştiğini aktaran Parvizi, uygun hastaların ameliyattan saatler sonra ayağa kalkabildiğini ve kısa yürüyüşlere başlayabildiğini söyledi.</p><p>Parvizi, 'Uygun hastalar ameliyatın ardından saatler içinde ayağa kalkabiliyor, kısa yürüyüşlere başlanabiliyor ve çoğu hasta birkaç gün içinde evine dönebiliyor. Erken hareket etmek hem kas kaybını önlüyor hem de iyileşmeyi hızlandırıyor' diye konuştu.</p><strong>Protez kararında yaş değil hastanın durumu belirleyici</strong><p>Toplumda görülen 'Protez için çok gencim' düşüncesinin her zaman doğru olmadığını belirten Prof. Dr. Parvizi, tedavi kararında kronolojik yaştan çok hastanın fonksiyonel durumunun ve yaşam kalitesinin dikkate alınması gerektiğini ifade etti.</p><p>Parvizi, '50 yaşındaki bir hastanın yaşam kalitesi ciddi şekilde bozulmuşsa yalnızca yaşını gerekçe göstererek ameliyatı ertelemek doğru değil. Aynı şekilde ileri yaştaki ancak genel sağlık durumu iyi olan birçok hasta da başarılı protez ameliyatı olabilir. Önemli olan doğru hasta seçimi ve doğru zamanlamadır' dedi.</p><p>Ağrı nedeniyle hareketin azalmasının kilo artışı, kas zayıflığı ve denge sorunlarına yol açabileceğini belirten Parvizi, bu sürecin kişinin genel sağlık durumunu da olumsuz etkileyebileceğini kaydetti.</p><p>Protez teknolojilerindeki gelişmelerle birlikte kişiye özel tedavi planlamalarının da ön plana çıktığını ifade eden Parvizi, hastanın kemik yapısı, bağ dengesi, hareket beklentisi ve günlük yaşam alışkanlıklarının ayrıntılı şekilde değerlendirildiğini söyledi.</p><p>Yeni nesil implantların daha doğal hareket hissi sağlamayı hedeflediğini belirten Parvizi, gelecekte sensör teknolojileriyle donatılmış akıllı protezlerin daha yaygın kullanılabileceğini dile getirdi.</p><p>Parvizi, protez cerrahisindeki temel hedefin yalnızca ağrıyı ortadan kaldırmak olmadığını vurgulayarak, 'Bugün protez cerrahisindeki hedefimiz sadece ağrıyı ortadan kaldırmak değil; hastalarımızın yeniden aktif, üretken ve hareketli bir yaşam sürmesini sağlamak. Doğru zamanda uygulanan modern cerrahi yöntemler ve kişiye özel tedavi planlaması sayesinde bunu çok daha başarılı şekilde gerçekleştirebiliyoruz' ifadelerini kullandı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/diz-ve-kalca-protezinde-gecikm_1789298476_PFhOxb.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Diz ve kalça protezinde gecikme tedavi sürecini zorlaştırabiliyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/diz-ve-kalca-protezinde-gecikm_1789298476_PFhOxb.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Çocuğunuzun beslenme çantasına bunları koymayı unutmayın: 7 önemli öneri]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/cocugunuzun-beslenme-cantasina-bunlari-koymayi-unutmayin-7-onemli-oneri/232583/</link>
            <description><![CDATA[Okulların açılmasıyla çocukların beslenme düzeni yeniden şekillenirken Dyt. Necla Kaygusuz, doğru hazırlanan beslenme çantasının çocukların büyüme ve gelişiminin yanı sıra gün içerisindeki enerji ve odaklanma düzeylerini de desteklediğini belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/cocugunuzun-beslenme-cantasina-bunlari-koymayi-unutmayin-7-onemli-oneri/232583/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sat, 12 Sep 2026 14:15:05 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Yeni eğitim öğretim döneminin başlamasıyla öğrencilerin günlük rutinleri yeniden değişti. Sabah erken saatlerde başlayan ve günün önemli bölümünün okulda geçtiği bu dönemde çocukların ne yediği de ailelerin üzerinde durması gereken konular arasında yer alıyor.</p><p>Evde yapılan kahvaltının yanı sıra okulda tüketilecek öğün ve ara öğünlerin doğru planlanması, çocukların günlük beslenme düzeninin önemli bir bölümünü oluşturuyor.</p><p>Erdem Tıp Merkezi Beslenme ve Diyetetik Uzmanı Dyt. Necla Kaygusuz, yeterli ve dengeli beslenmenin çocukların fiziksel gelişiminin yanı sıra okul günündeki enerji ve odaklanma düzeylerini de desteklediğini söyledi.</p><strong>Tek bir besin grubuna ağırlık vermeyin</strong><p>Beslenme çantası hazırlanırken yalnızca çocuğun sevdiği yiyeceklerin tercih edilmesi yerine farklı besin gruplarının dengeli şekilde bir araya getirilmesi önem taşıyor.</p><p>Dyt. Necla Kaygusuz, 'Ebeveynlerin beslenme çantasını hazırlarken tek bir besin grubuna odaklanmak yerine farklı besin gruplarını dengeli şekilde bir araya getirmesi gerekiyor. Çocukluk döneminde kazanılan doğru beslenme alışkanlıkları, ilerleyen yaşlarda da sağlıklı yaşamın önemli bir parçası haline geliyor.' dedi.</p><p>Kaygusuz, çocuklar için doğru bir beslenme çantası hazırlanırken dikkat edilmesi gerekenleri 7 başlıkta sıraladı.</p><p>1- Protein kaynaklarına mutlaka yer açın</p><p>Büyüme ve gelişmenin hızlı olduğu çocukluk döneminde yeterli protein alınması önem taşıyor.</p><p>Haşlanmış yumurta, peynir, tavuk, evde hazırlanmış köfte veya yoğurt gibi protein kaynakları okul için hazırlanan öğünlere eklenebilir. Protein içeren yiyeceklerin diğer besin gruplarıyla birlikte tüketilmesi daha dengeli bir öğün hazırlanmasına yardımcı oluyor.</p><p>2- Karbonhidrat seçimini doğru yapın</p><p>Çocukların gün içerisinde ihtiyaç duydukları enerjinin karşılanmasında karbonhidratlar önemli bir yere sahip.</p><p>Ancak şeker oranı yüksek ve yoğun şekilde işlenmiş ürünler yerine tam tahıllı ürünlerin tercih edilmesi gerekiyor. Tam tahıllı ekmek kullanılarak hazırlanan peynirli veya yumurtalı bir sandviç, okulda tüketilebilecek pratik seçeneklerden biri olabilir.</p><p>3- Meyve ve sebzeyi çantadan eksik etmeyin</p><p>Çocukların vitamin, mineral ve lif alımını desteklemek için okul öğünlerinde sebze ve meyvelere de yer verilmesi gerekiyor.</p><p>Havuç, salatalık ve domates gibi kolay hazırlanıp tüketilebilen sebzelerin yanı sıra mevsimine uygun meyveler de beslenme çantasına eklenebilir.</p><p>4- Paketli ürünlerin tüketimini sınırlandırın</p><p>Şeker, tuz veya yağ oranı yüksek paketli atıştırmalıkların sık tüketilmemesi gerektiğine dikkat çeken Dyt. Necla Kaygusuz, bunların yerine evde hazırlanan seçeneklerin değerlendirilebileceğini belirtti.</p><p>Tam tahıllı poğaça, sebzeli krep veya ilave şeker kullanılmadan hazırlanan meyveli kek gibi yiyecekler alternatif olarak tercih edilebilir. Evde hazırlanan ürünler sayesinde kullanılan malzemelerin kontrol edilmesi de mümkün oluyor.</p><p>5- Süt ürünlerini unutmayın</p><p>Çocukların büyüme döneminde süt ve süt ürünleri de beslenme düzeninin önemli parçaları arasında bulunuyor.</p><p>Süt, yoğurt ve ayran gibi kalsiyum kaynakları kemik ve diş gelişiminin desteklenmesine katkı sağlıyor. Gerekli saklama koşullarının sağlanabildiği durumlarda kefir ve yoğurt da okul öğününe eklenebiliyor.</p><p>6- Ara öğünleri gelişigüzel hazırlamayın</p><p>Okulda uzun süre kalan çocuklar için ara öğünlerin de doğru planlanması gerekiyor.</p><p>Çiğ badem, fındık ve ceviz gibi kuruyemişler mevsim meyveleriyle birlikte tüketilebilecek seçenekler arasında yer alıyor. Ancak ara öğün miktarının çocuğun yaşı, günlük enerji ihtiyacı ve fiziksel aktivite düzeyi dikkate alınarak belirlenmesi gerekiyor.</p><p>7- Su matarası çantanın vazgeçilmezi olsun</p><p>Dengeli beslenmenin yanında çocukların gün içerisinde yeterli miktarda su tüketmesi de önem taşıyor.</p><p>Dyt. Necla Kaygusuz, çocukların susamayı beklemeden belirli aralıklarla su içmeye teşvik edilmesi gerektiğini belirtti. Okula giderken yanlarında su matarası bulundurulması, düzenli su içme alışkanlığının günlük rutine dönüşmesine yardımcı olabiliyor.</p><p>Kaygusuz, okul beslenmesinin yalnızca çocuğun o günkü açlığını giderecek şekilde düşünülmemesi gerektiğine dikkat çekerek, çocukluk döneminde kazanılan beslenme alışkanlıklarının ilerleyen yıllardaki tercihler üzerinde de etkili olabileceğini belirtti.</p><p>Protein, kompleks karbonhidrat, sebze, meyve ve süt ürünlerinin dengeli biçimde yer aldığı, paketli gıdaların sınırlandırıldığı ve yeterli su tüketiminin desteklendiği bir beslenme düzeninin çocukların sağlıklı gelişimine katkı sağlayabileceğini ifade etti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cocugunuzun-beslenme-cantasina_1789211704_xWzE7M.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Çocuğunuzun beslenme çantasına bunları koymayı unutmayın: 7 önemli öneri ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cocugunuzun-beslenme-cantasina_1789211704_xWzE7M.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Sosyal medyadaki cilt bakım trendleri ters tepebilir: Her popüler ürünü kullanmayın]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/sosyal-medyadaki-cilt-bakim-trendleri-ters-tepebilir-her-populer-urunu-kullanmayin/232578/</link>
            <description><![CDATA[Sosyal medyada “cam gibi cilt”, “gözeneksiz görünüm” ve “bir gecede sivilcelerden kurtulma” gibi vaatlerle öne çıkan ürünlere karşı uyaran Uz. Dr. Dilara Feray Özçelik, bilinçsiz ve aşırı ürün kullanımının cilt bariyerine zarar verebileceğini belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/sosyal-medyadaki-cilt-bakim-trendleri-ters-tepebilir-her-populer-urunu-kullanmayin/232578/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sat, 12 Sep 2026 13:34:10 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Sosyal medyada hızla yayılan güzellik ve cilt bakım trendleri, günlük bakım alışkanlıklarını da değiştirmeye başladı. Geçmişte temizleyici, nemlendirici ve güneş koruyucudan oluşan daha sade rutinlerin yerini çok sayıda aktif içerik, serum, peeling ve farklı bakım uygulamaları alıyor.</p><p>Özellikle kısa sürede pürüzsüz bir görünüm, lekelerin hızla kaybolması veya sivilcelerin bir gecede geçmesi gibi iddialarla tanıtılan ürünler yoğun ilgi görüyor. Ancak sosyal medyada popüler hale gelen bir ürünün kontrolsüz kullanılması beklenen faydanın aksine ciltte yeni sorunların ortaya çıkmasına neden olabiliyor.</p><p>Memorial Antalya Hastanesi Dermatoloji Bölümü&#39;nden Uz. Dr. Dilara Feray Özçelik, sosyal medyada görülen bakım rutinlerinin kişisel cilt özellikleri dikkate alınmadan uygulanmaması gerektiğini söyledi.</p><p>Bir ürünün binlerce kişi tarafından kullanılması veya sosyal medyada kısa sürede popüler hale gelmesi, o ürünün her cilt tipi için uygun olduğu anlamına gelmiyor.</p><p>Uz. Dr. Dilara Feray Özçelik, bir başkasının kullandığı üründen aldığı sonucun farklı bir kişide aynı şekilde görülmeyebileceğine dikkat çekerek, cilt bakımında trendlerden önce kişinin kendi cildinin ihtiyaçlarının belirlenmesi gerektiğini ifade etti.</p><p>Özçelik, sağlıklı bir cilt için gereksiz tahrişten kaçınılmasının ve cildin düzenli şekilde korunmasının önemli olduğunu belirtti.</p><strong>Fazla ürün cilt bariyerine zarar verebilir</strong><p>Salisilik asit, glikolik asit, retinoidler ve C vitamini gibi cilt bakımında kullanılan aktif içerikler doğru şekilde tercih edildiğinde fayda sağlayabiliyor. Ancak farklı aktiflerin bilinçsizce ve aynı anda kullanılması cildin tolerans sınırını aşabiliyor.</p><p>Uz. Dr. Dilara Feray Özçelik, özellikle kişisel cilt özellikleri dikkate alınmadan kullanılan ürünlerin kızarıklık, yanma, kuruluk, kaşıntı, lekelenme ve akne benzeri döküntülere yol açabileceğini kaydetti.</p><p>Cildin koruyucu bariyerinin zarar görmesiyle su kaybının artabileceğini belirten Özçelik, bunun sonucunda hassasiyet, kuruluk ve kızarıklığın daha belirgin hale gelebileceğini ifade etti.</p><strong>'Ne kadar çok ürün, o kadar hızlı sonuç' düşüncesi yanlış</strong><p>Sosyal medyadaki bakım rutinlerinde sık karşılaşılan hatalardan biri de çok sayıda aktif içeriğin birlikte kullanılmasının daha hızlı sonuç vereceğinin düşünülmesi.</p><p>Farklı aktiflerin her gün üst üste uygulanmasının bakım sürecini hızlandırmak yerine cilt bariyerini bozabileceğine dikkat çeken Özçelik, oluşan tahrişin yeni bir cilt problemi sanılarak daha fazla ürün kullanılmasının sorunu büyütebileceğini belirtti.</p><p>Böyle bir durumda kişinin yeni ürünler eklemeye devam etmesi ciltteki hassasiyetin artmasına ve bir kısır döngünün oluşmasına neden olabiliyor.</p><strong>Evde hazırlanan karışımlara dikkat</strong><p>Sosyal medyada yaygınlaşan bir başka uygulama ise 'doğal bakım' adı altında evde hazırlanan çeşitli karışımların doğrudan cilde sürülmesi.</p><p>Limon suyu, karbonat, sirke, uçucu yağlar ve çeşitli bitkisel karışımların doğal olmalarının tamamen güvenli oldukları anlamına gelmediğini belirten Uz. Dr. Dilara Feray Özçelik, bu maddelerin ciltte tahriş, alerjik reaksiyon ve lekelenmeye neden olabileceğini ifade etti.</p><p>Özellikle limon gibi asidik maddelerin cilde uygulandıktan sonra güneşle temas etmesinin ciddi reaksiyonlara yol açabileceğine dikkat çeken Özçelik, sosyal medyada görülen ev yapımı bakım tariflerinin kontrolsüz şekilde uygulanmaması gerektiğini söyledi.</p><strong>Herkesin cilt bakım rutini aynı olmamalı</strong><p>Cilt bakımında çok sayıda ürün kullanmanın zorunlu olmadığını belirten Özçelik, kişinin ihtiyacına uygun birkaç temel ürünün çoğu zaman yeterli olabileceğini kaydetti.</p><p>Nazik bir temizleyici, cilt tipine uygun nemlendirici ve düzenli güneş koruması temel bakımın önemli parçalarını oluşturuyor. Aktif içeriklerin ise kişinin yaşı, cilt tipi, mevcut cilt sorunları ve kullandığı diğer ürünler göz önünde bulundurularak seçilmesi gerekiyor.</p><p>Akne problemi yaşayan bir kişinin uygulayacağı bakım rutiniyle hassas veya rozasealı bir cilde sahip kişinin kullanacağı ürünlerin aynı olmaması gerektiğini belirten Özçelik, leke problemi yaşayan kişilerin de sosyal medyada popüler olduğu gerekçesiyle çok sayıda peeling ürününü kontrolsüz kullanmaması gerektiğine dikkat çekti.</p><p>Aşırı peeling ve yanlış ürün kullanımının lekeleri azaltmak yerine ciltteki tahrişi artırarak mevcut sorunların daha belirgin hale gelmesine yol açabileceği belirtildi.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/sosyal-medyadaki-cilt-bakim-tr_1789209248_AoLvfR.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Sosyal medyadaki cilt bakım trendleri ters tepebilir: Her popüler ürünü kullanmayın ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/sosyal-medyadaki-cilt-bakim-tr_1789209248_AoLvfR.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Çocuğunuz sürekli ağızdan nefes alıyorsa dikkat: Dişleri de etkilenebilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/cocugunuz-surekli-agizdan-nefes-aliyorsa-dikkat-disleri-de-etkilenebilir/232577/</link>
            <description><![CDATA[Alerjik nezle ve astım nedeniyle ağızdan nefes alan çocuklarda oluşabilen ağız kuruluğunun diş çürüğü riskini artırabileceğini belirten Çocuk Diş Hekimliği Uzmanı Dt. Nurgül Demir, düzenli ağız ve diş kontrollerinin ihmal edilmemesi gerektiğini söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/cocugunuz-surekli-agizdan-nefes-aliyorsa-dikkat-disleri-de-etkilenebilir/232577/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sat, 12 Sep 2026 13:29:52 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Çocukluk döneminde sık karşılaşılan alerjik nezle ve astım, yalnızca solunum yollarını değil ağız ve diş sağlığını da etkileyebiliyor. Burundan rahat nefes alamayan çocukların ağızdan solunum yapması ağız kuruluğuna neden olurken, tedavi sürecinde uzun süre kullanılan bazı ilaçlar da çürük riski açısından dikkat gerektiriyor.</p><p>Çocuk Diş Hekimliği Uzmanı Dt. Nurgül Demir, özellikle alerjik rahatsızlıkları bulunan ve düzenli ilaç kullanan çocukların ağız ve diş sağlığının yakından takip edilmesi gerektiğini belirtti.</p><p>Süt dişlerinin daimi dişlerden farklı bir yapıya sahip olduğuna dikkat çeken Demir, süt dişlerindeki minenin daha ince ve daha az mineral içerdiğini söyledi.</p><p>Çocuklarda çürük oluşumunu kolaylaştıran beslenme alışkanlıkları ve ağız hijyeninin yeterince sağlanamamasına düzenli kullanılan bazı ilaçların ağız içerisindeki etkilerinin de eklenebildiğini belirten Demir, bu nedenle ebeveynlerin ağız bakımına daha fazla özen göstermesi gerektiğini ifade etti.</p><strong>İnhaler ilaç sonrasında ağız suyla çalkalanmalı</strong><p>Astım tedavisinde kullanılan bazı inhaler ilaçların ağız kuruluğuna ve ağız içindeki ortamda değişikliklere neden olabileceğini kaydeden Dt. Nurgül Demir, özellikle uzun süre ilaç kullanmak zorunda kalan ve çürük riski yüksek çocuklarda koruyucu ağız bakımının önem kazandığını söyledi.</p><p>Demir, 'İnhaler ilaç kullanımından sonra ağız suyla çalkalanmalı; kullanılan ilacın özelliklerine göre diş fırçalama zamanlaması konusunda diş hekimi ve ilgili hekimin önerileri dikkate alınmalı' dedi.</p><p>Alerjik rahatsızlıklar nedeniyle uzun süre ağızdan nefes alınmasının etkileri yalnızca diş çürükleriyle sınırlı kalmayabiliyor.</p><p>Dt. Nurgül Demir, ağız solunumunun dilin dinlenme sırasındaki konumunu etkileyebildiğini, bunun da üst çenenin gelişimi ve dişlerin kapanış ilişkilerinde değişikliklere zemin hazırlayabileceğini ifade etti.</p><p>Uzun süre devam eden ağız solunumunun estetik ve fonksiyonel problemlere neden olabileceğini belirten Demir, ağız kuruluğunun da diş çürüğü ve diş eti hastalıkları açısından önemli bir risk oluşturduğunu kaydetti.</p><strong>Tükürük dişleri koruyor</strong><p>Tükürüğün diş yüzeylerinin temizlenmesine yardımcı olarak çürüğe karşı doğal bir koruma sağladığını ifade eden Demir, tükürük miktarının azalmasının bu koruyucu etkinin zayıflamasına neden olabileceğini belirtti.</p><p>Ağız kuruluğunun devam etmesi durumunda ağız kokusu ve bazı ağız içi enfeksiyonların görülme ihtimalinin de artabileceğini söyledi.</p><p>Dt. Nurgül Demir, alerjik hastalığı bulunan çocuklarda ağız ve diş sağlığının korunması için özellikle ilaç kullanımı sonrasındaki bakımın ihmal edilmemesi gerektiğini belirtti.</p><p>Şeker içeren ilaç formlarının diş çürüğü riskini artırabileceğinin göz önünde bulundurulmasını isteyen Demir, doktorun uygun gördüğü durumlarda şekersiz seçeneklerin tercih edilebileceğini kaydetti.</p><p>İlaç kullanımının ardından ağzın suyla çalkalanması, yaşa uygun flor içeren diş macunuyla dişlerin günde en az iki kez ebeveyn kontrolünde fırçalanması ve düzenli diş hekimi kontrollerinin aksatılmaması öneriliyor.</p><strong>Özellikle sürekli ilaç kullanan çocuklarda kontrol önemli</strong><p>Düzenli ilaç kullanan veya alerjik rahatsızlıkların ağız ve diş sağlığı üzerindeki etkilerinin görülmeye başladığı çocukların kontrollerinin aksatılmaması gerektiğini vurgulayan Dt. Nurgül Demir, 'Düzenli diş hekimi kontrolleri, ileride oluşabilecek sorunların önlenmesinde büyük önem taşıyor. Koruyucu diş hekimliği özellikle küçük yaş grubundaki hastalarımızda bir adım öne çıkıyor' ifadelerini kullandı.</p><p>Demir, alerjik bünyeye sahip çocuklarda genel sağlık ile ağız ve diş sağlığının birlikte değerlendirilmesinin ilerleyen dönemlerde ortaya çıkabilecek problemlerin önüne geçilmesine katkı sağlayacağını belirtti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cocugunuz-surekli-agizdan-nefe_1789208991_tQm2sM.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Çocuğunuz sürekli ağızdan nefes alıyorsa dikkat: Dişleri de etkilenebilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cocugunuz-surekli-agizdan-nefe_1789208991_tQm2sM.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Alerjik çocuklarda diş çürüğü riskine dikkat]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/alerjik-cocuklarda-dis-curugu-riskine-dikkat/232557/</link>
            <description><![CDATA[Çocuk Diş Hekimliği Uzmanı Dt. Nurgül Demir, alerjik nezle ve astımı bulunan çocuklarda ağız kuruluğu ile bazı ilaçların diş çürüğü riskini artırabileceğini belirterek düzenli ağız bakımının önemine dikkat çekti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/alerjik-cocuklarda-dis-curugu-riskine-dikkat/232557/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Fri, 11 Sep 2026 19:11:46 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Çocukluk döneminde sık karşılaşılan alerjik nezle ve astım, yalnızca solunum yollarını değil, ağız ve diş sağlığını da etkileyebiliyor. Burundan nefes almakta güçlük çeken çocukların ağızdan nefes almaya başlaması ve tedavi sürecinde kullanılan bazı ilaçlar, ağız içerisinde çürük oluşumuna uygun koşulların ortaya çıkmasına neden olabiliyor.</p><p>Çocuk Diş Hekimliği Uzmanı Dt. Nurgül Demir, özellikle alerjik hastalık nedeniyle düzenli ilaç kullanan çocuklarda ağız ve diş bakımının ihmal edilmemesi gerektiğini belirtti.</p><strong>Süt dişlerinde çürük daha hızlı ilerleyebilir</strong><p>Çocukların süt dişlerinin yapısının da dikkate alınması gerektiğini belirten Dt. Demir, süt dişlerinin daimi dişlere kıyasla daha ince ve daha az mineral içeren mine tabakasına sahip olduğunu söyledi.</p><p>Çürük yapıcı beslenme alışkanlıkları ve yetersiz ağız hijyenine düzenli kullanılan bazı ilaçların ağız içerisindeki etkilerinin de eklenebildiğini kaydeden Demir, 'Çürük yapıcı beslenme alışkanlıkları ve ağız hijyeninin sağlanmasındaki güçlüklere, düzenli kullanılan bazı ilaçların ağız içi etkileri de eklendiğinde, çocukların ağız ve diş sağlığı konusunda ebeveynlerin daha dikkatli olması gerekiyor.' dedi.</p><p>Astım tedavisinde kullanılan bazı inhaler ilaçların ağız kuruluğuna ve ağız içindeki ortamın değişmesine yol açabileceğini ifade eden Dt. Demir, bu durumun özellikle çürük riski yüksek çocuklarda ek bir risk oluşturabileceğini belirtti.</p><p>Uzun süre inhaler ilaç kullanan çocukların ağız bakımına daha fazla dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayan Demir, 'İnhaler ilaç kullanımından sonra ağız suyla çalkalanmalı; kullanılan ilacın özelliklerine göre diş fırçalama zamanlaması konusunda diş hekimi ve ilgili hekimin önerileri dikkate alınmalı.' ifadelerini kullandı.</p><strong>Ağızdan nefes almak çene gelişimini de etkileyebilir</strong><p>Alerjik nezle nedeniyle burundan nefes almakta zorlanan bazı çocuklarda ağız solunumu alışkanlık haline gelebiliyor.</p><p>Dt. Demir, uzun süre ağızdan nefes alıp vermenin yalnızca ağız kuruluğuyla sınırlı kalmayabileceğini belirterek, çene ve yüz gelişimi üzerinde de etkiler oluşturabileceğine dikkat çekti.</p><p>Demir, 'Ağız solunumu alışkanlığı çocuklarda dilin istirahat pozisyonundaki konumunu etkileyerek, üst çene gelişiminde ve dişlerde kapanış ilişkilerinde değişikliklere zemin hazırlayabilir. Uzun süre devam eden ağız solunumunun estetik ve fonksiyonel problemlere yol açabileceğini vurgulamak gerekir.' dedi.</p><p>Tükürüğün ağız ve diş sağlığındaki koruyucu rolüne de değinen Dt. Demir, ağız kuruluğunun çürük ve diş eti sorunları açısından dikkate alınması gereken bir durum olduğunu ifade etti.</p><p>Tükürüğün diş yüzeylerinin temizlenmesine yardımcı olduğunu ve çürüğe karşı doğal koruma sağladığını belirten Demir, tükürük miktarının azalmasının ağız kokusu ve bazı ağız içi enfeksiyonların görülme riskini de artırabileceğini söyledi.</p><strong>İlaçların içeriğine dikkat edilmeli</strong><p>Alerjik hastalık nedeniyle ilaç kullanan çocuklarda kullanılan ürünlerin içeriğinin de ağız ve diş sağlığı açısından değerlendirilmesi gerekiyor.</p><p>Dt. Demir, özellikle şeker içeren ilaç formlarının diş çürüğü riskini artırabileceğini belirterek, çocuğun tedavisini takip eden doktorun uygun görmesi halinde şekersiz seçeneklerin tercih edilebileceğini ifade etti.</p><p>İlaçların doktor önerisi dışında değiştirilmemesi gerektiğini belirten Demir, ağız ve diş sağlığı açısından alınacak önlemlerin de çocuğun kullandığı tedaviye göre planlanması gerektiğine dikkat çekti.</p><p>Dt. Nurgül Demir, alerjik hastalığı bulunan çocukların dişlerinin yaşlarına uygun flor içeren diş macunuyla günde en az iki kez fırçalanmasını önerdi.</p><p>Özellikle küçük yaştaki çocuklarda diş fırçalamanın ebeveyn kontrolünde gerçekleştirilmesi gerektiğini belirten Demir, kullanılan diş macununun ve miktarının çocuğun yaşına uygun şekilde belirlenmesinin önem taşıdığını kaydetti.</p><p>Düzenli ilaç kullanan çocukların diş hekimi kontrollerinin de aksatılmaması gerektiğini ifade eden Demir, kontrol sıklığının çocuğun çürük riski ve ağız hijyeni durumuna göre planlanabileceğini belirtti.</p><strong>Koruyucu önlemler küçük yaşta başlamalı</strong><p>Ağız ve diş sağlığında sorun ortaya çıktıktan sonra yapılacak tedaviler kadar, sorun oluşmadan alınacak önlemlerin de önemli olduğunu vurgulayan Dt. Demir, özellikle küçük yaş grubundaki çocuklarda koruyucu diş hekimliği uygulamalarının öne çıktığını söyledi.</p><p>Demir, 'Düzenli ilaç kullanımı olan veya alerjik hastalıkların ağız ve diş sağlığını etkileyebilecek belirtilerinin görülmeye başlandığı çocuklarda, düzenli diş hekimi kontrolleri ileride oluşabilecek sorunların önlenmesinde büyük önem taşıyor. Koruyucu diş hekimliği özellikle küçük yaş grubundaki hastalarımızda bir adım öne çıkıyor.' ifadelerini kullandı.</p><p>Dt. Nurgül Demir, alerjik hastalığı bulunan çocuklarda tedavi süreci devam ederken ağız ve diş sağlığının da takip edilmesi gerektiğini belirtti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/alerjik-cocuklarda-dis-curugu-_1789143105_CIRr4L.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Alerjik çocuklarda diş çürüğü riskine dikkat ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/alerjik-cocuklarda-dis-curugu-_1789143105_CIRr4L.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Okul çantası çocuğunuzun ağırlığının yüzde 10’unu geçmesin]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/okul-cantasi-cocugunuzun-agirliginin-yuzde-10-unu-gecmesin/232555/</link>
            <description><![CDATA[Uzman Doktor Melek Didem Aslan, okul çantalarının çocukların vücut ağırlığının yüzde 10’unu geçmemesi gerektiğini belirterek yanlış çanta kullanımının kas-iskelet sistemi üzerinde olumsuz etkiler oluşturabileceğini söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/okul-cantasi-cocugunuzun-agirliginin-yuzde-10-unu-gecmesin/232555/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Fri, 11 Sep 2026 18:35:10 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Yeni eğitim-öğretim döneminin başlamasıyla birlikte öğrencilerin her gün taşıdığı okul çantaları yeniden gündeme geldi. Gereğinden fazla doldurulan veya yanlış şekilde taşınan sırt çantaları, özellikle gelişim çağındaki çocuklarda boyun, omuz ve sırt bölgesinde çeşitli sorunlara zemin hazırlayabiliyor.</p><p>Memorial Kayseri Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü&#39;nden Uz. Dr. Melek Didem Aslan, ailelerin okul çantası seçiminden çantanın ağırlığına ve nasıl taşındığına kadar birçok noktaya dikkat etmesi gerektiğini belirtti.</p><strong> </strong><strong>30 kiloluk çocuğun çantası 3 kiloyu aşmamalı</strong><p>Okul çantasının ağırlığının çocuğun kilosuna uygun olması gerektiğini belirten Uz. Dr. Melek Didem Aslan, çantanın toplam ağırlığının çocuğun vücut ağırlığının yüzde 10&#39;unu geçmemesini önerdi.</p><p>Buna göre 30 kilogram ağırlığındaki bir çocuğun taşıdığı okul çantasının mümkün olduğunca 3 kilogramdan ağır olmaması gerekiyor.</p><p>Aslan, çanta ağırlığını azaltmak için öğrencilerin yalnızca o gün ihtiyaç duyacağı kitap ve defterleri yanına almasının önemli olduğunu belirtti. Çantada gereksiz oyuncak, kitap ve diğer eşyaların bulundurulmaması, imkn varsa okullardaki dolap ve sınıf içi saklama alanlarının kullanılması gerekiyor.</p><strong> </strong><strong>Ağır çanta boyun, omuz ve sırtı etkileyebilir</strong><p>Uz. Dr. Aslan, çocukluk döneminde kazanılan doğru ergonomik alışkanlıkların ilerleyen yaşlardaki kas-iskelet sağlığı açısından da önem taşıdığını vurguladı.</p><p>Yanlış ve ağır çanta kullanımının boyun, omuz ve sırt bölgesinde ağrıya ve kas yorgunluğuna yol açabileceğini ifade eden Aslan, uzun süre devam eden yanlış kullanımın çocukların duruş alışkanlıklarını da olumsuz etkileyebileceğine dikkat çekti.</p><p>Çantanın ağırlığı kadar nasıl taşındığının da önemli olduğunu belirten Aslan, sırt çantalarının her iki omuz askısının birlikte kullanılması gerektiğini söyledi.</p><p>Tek omuzda taşınan çantalar, yükün vücudun bir tarafında yoğunlaşmasına neden olabiliyor. Çocuk, bu ağırlığı dengeleyebilmek için çantanın bulunduğu yönün tersine doğru eğilebiliyor ve bu durum kas-iskelet sistemine dengesiz yük bindirebiliyor.</p><p>Uz. Dr. Aslan, omuz askılarının çocuğun vücut yapısına göre ayarlanması gerektiğini belirterek çantanın sırta yakın durmasının ve bel hizasının çok aşağısına sarkmamasının önem taşıdığını ifade etti.</p><p>Çanta seçiminde sırt bölümünde sünger desteğinin bulunması da dikkat edilmesi gereken özellikler arasında yer alıyor.</p><p>Çocukların kas-iskelet sağlığını korumada yalnızca okul çantasının yeterli olmadığını belirten Uz. Dr. Aslan, günün önemli bölümünü masa başında geçiren öğrencilere dengeli oturma alışkanlığının kazandırılması gerektiğini kaydetti.</p><p>Doğru oturma pozisyonunda omurganın doğal yapısının korunmasının amaçlandığını ifade eden Aslan, başın dengeli, omuzların rahat, sırt ve bel bölgesinin ise desteklenmiş olması gerektiğini belirtti.</p><p>Çocuğun kalçasının sandalyenin arka bölümüne dayanması, ayaklarının yere tam basması ve dizleri ile kalçalarının rahat pozisyonda bulunması da önem taşıyor.</p><strong> </strong><strong>Masa, sandalye ve ekran çocuğun boyuna uygun olmalı</strong><p>Öğrencilerin ders çalıştıkları masa ve sandalyenin vücut yapılarına uygun olması gerektiğine dikkat çeken Uz. Dr. Aslan, bilgisayar ekranının yüksekliğinin de çocuğun boyuna göre ayarlanması gerektiğini söyledi.</p><p>Aslan, doğru pozisyonda oturmanın yanında uzun süre aynı pozisyonda kalmamanın da önemli olduğunu belirtti. Ders çalışan çocukların belirli aralıklarla 3-5 dakikalık kısa molalar vermesi ve hareket etmesi  öneriliyor.</p><p>Telefon ve tabletlerin uzun süre kullanılması da çocukların boyun ve sırt bölgesine ekstra yük bindirebiliyor. Başın uzun süre öne eğik tutulması boyun kaslarının daha fazla çalışmasına neden olabiliyor.</p><p>Uz. Dr. Aslan, ekran kullanımının sınırlandırılmasının yanı sıra kullanım sırasında ekranın mümkün olduğunca göz seviyesinde tutulması ve çocuğun uzun süre hareketsiz şekilde aynı pozisyonda kalmaması gerektiğini ifade etti.</p><p>Ailelerin çocuklarına sürekli 'dik otur' uyarısı yapmak yerine onların fiziksel özelliklerine uygun bir çalışma ortamı hazırlamasının daha önemli olduğunu belirten Aslan, çocukların gün içerisinde hareket etmeye teşvik edilmesi gerektiğini kaydetti.</p><p>Sağlıklı duruşun vücudu zorlayarak sürekli dimdik tutmak anlamına gelmediğine dikkat çeken Uz. Dr. Aslan, vücudun dengeli, rahat ve hareketli tutulmasının önem taşıdığını belirtti.</p><p>Çocukta boyun, sırt veya bel ağrısının sürekli hale gelmesi ya da sık tekrarlaması durumunda ise bunun göz ardı edilmemesi gerekiyor. Uz. Dr. Aslan, ağrıya uyuşma, güç kaybı veya belirgin duruş değişikliklerinin eşlik etmesi halinde durumun yalnızca duruş bozukluğu olarak değerlendirilmemesi ve hekime başvurulması gerektiğini ifade etti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/okul-cantasi-cocugunuzun-agirl_1789140908_HNZEow.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Okul çantası çocuğunuzun ağırlığının yüzde 10’unu geçmesin ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/okul-cantasi-cocugunuzun-agirl_1789140908_HNZEow.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Okul stresi gece ortaya çıkıyor: Çocuklarda diş gıcırdatmaya dikkat!]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/okul-stresi-gece-ortaya-cikiyor-cocuklarda-dis-gicirdatmaya-dikkat/232516/</link>
            <description><![CDATA[Okulların açılmasıyla değişen günlük düzen, dersler ve yeni sosyal çevre bazı çocuklarda stresi artırırken, Dr. Öğr. Üyesi Hacer Fulya Üçem bu durumun gece diş sıkma ve gıcırdatma şeklinde ortaya çıkabileceğini belirterek aileleri uyardı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/okul-stresi-gece-ortaya-cikiyor-cocuklarda-dis-gicirdatmaya-dikkat/232516/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Thu, 10 Sep 2026 14:38:44 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Yeni eğitim-öğretim döneminin başlaması çocuklar için yalnızca ders zilinin çalması anlamına gelmiyor. Tatil düzeninden okul temposuna geçiş, yeni sınıf, öğretmenler, arkadaşlık ilişkileri ve ders sorumlulukları bazı çocuklarda stres oluşturabiliyor. Bu stresin dikkat çeken belirtilerinden biri ise uyku sırasında ortaya çıkan diş sıkma ve gıcırdatma olabiliyor.</p><p>Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Hacer Fulya Üçem, 'bruksizm' olarak adlandırılan diş sıkma ve gıcırdatmanın yalnızca yetişkinlerde görülmediğini, çocukların da yaşam kalitesini olumsuz etkileyebildiğini belirtti.</p><p>Bruksizmin çoğunlukla kişinin farkında olmadan dişlerini sıkması veya gıcırdatması şeklinde ortaya çıktığını ifade eden Üçem, çocuklarda sorunun uyku sırasında ya da uyanıkken görülebileceğini kaydetti.</p><strong>Her 100 çocuktan 25&#39;inde görülebiliyor</strong><p>Dr. Öğr. Üyesi Hacer Fulya Üçem, diş sıkma ve gıcırdatmanın çocuklarda sanıldığından daha sık görülebildiğine dikkat çekerek her 100 çocuktan 25&#39;inde bu durumla karşılaşılabildiğini ifade etti.</p><p>Çocuklarda bruksizmin nedeninin yalnızca psikolojik etkenlerle sınırlı olmadığını belirten Üçem; dişlerin değişim dönemi, fazla sayıda diş çürüğü, eski dolguların uyumunu kaybetmesi, bazı kronik solunum ve sindirim sistemi rahatsızlıkları ile hormonal sorunların da diş sıkma ve gıcırdatmayla ilişkili olabileceğini söyledi.</p><p>Kardeş doğumu, aile içerisindeki sorunlar ve okulda yaşanan problemler gibi stres oluşturabilecek durumların da çocuklarda bruksizmi tetikleyebileceğini kaydeden Üçem, çocukluk döneminde görülen diş gıcırdatmanın ortalama 12 yaşından sonra azalma eğilimi gösterebildiğini belirtti.</p><p>Sorunun çoğu zaman çocuk tarafından fark edilmediğini anlatan Üçem, ailelerin özellikle geceleri çıkan gıcırdatma sesi sayesinde durumu tespit ettiğini söyledi.</p><p>Bruksizmin tedavi edilmemesi halinde yalnızca dişleri etkilemediğine dikkat çeken Üçem, uzun süre devam eden diş sıkmanın dişlerde aşınma ve çürüklere, uyku sorunlarına ve özellikle alt çene ekleminde problemlere neden olabileceğini ifade etti.</p><strong>Okula dönüş stresi geceleri dişlere yansıyabilir</strong><p>Okulların açıldığı dönemde çocukların günlük hayatında kısa süre içerisinde birçok değişiklik meydana geliyor. Uyku ve uyanma saatlerinin yeniden düzenlenmesinden ders sorumluluklarına kadar uzanan yeni tempo, bazı çocukların uyum sürecini zorlaştırabiliyor.</p><p>Dr. Öğr. Üyesi Hacer Fulya Üçem, 'Okulların açılmasıyla birlikte çocukların günlük rutinlerinde ve sosyal çevrelerinde meydana gelen değişiklikler de stres kaynağı olabilir.' dedi.</p><p>Özellikle okula ilk kez başlayan veya yeni bir sınıfa geçen çocuklarda okul ortamına uyum, dersler, öğretmenler ve arkadaşlarla kurulan ilişkilerin stres oluşturabileceğine dikkat çeken Üçem, bu durumun bazı çocuklarda gece diş sıkma ve gıcırdatma şeklinde kendisini gösterebildiğini söyledi.</p><p>Bu nedenle ailelerin okulun ilk dönemlerinde çocuklarının yalnızca ders ve uyku düzenini değil, geceleri sergiledikleri davranışları da takip etmeleri önem taşıyor.</p><p>Çocuğun sabah uyandığında çene bölgesinde rahatsızlık yaşaması, dişlerde aşınma görülmesi veya gece uykusunda belirgin şekilde dişlerini gıcırdatması durumunda sorunun göz ardı edilmemesi gerekiyor.</p><p>Üçem, stres kaynaklı olduğu düşünülen vakalarda soruna neden olan etkenin belirlenmesinin tedavi sürecinin önemli bir bölümünü oluşturduğunu ifade etti.</p><strong>Ailelere 'Gece takip edin' çağrısı</strong><p>Çocuklarında diş gıcırdatma fark eden anne ve babalara önemli önerilerde bulunan Dr. Öğr. Üyesi Hacer Fulya Üçem, ilk aşamada çocuğun gece uykusunun takip edilebileceğini belirtti.</p><p>Üçem, 'Çocuk diş gıcırdatmaya başladığında hafif dürterek derin uykudan normal uykuya geçmesi sağlanabilir. Bu uygulamayı diş gıcırdatma sıklığı azalana ya da tamamen bitene kadar her gece sabırla yapmak gerekir.' dedi.</p><p>Çocuklarda gelişim süreci devam ettiği için medikal plak kullanımının önerilmediğini belirten Üçem, diş sıkma veya gıcırdatma sorunu fark edildiğinde öncelikle çocuk diş hekimine başvurulması gerektiğini söyledi.</p><p>Çocuk diş hekiminin muayenede dişlerde herhangi bir hasar meydana gelip gelmediğini kontrol edeceğini ifade eden Üçem, aynı zamanda çocuğun yaşadığı stresin anlaşılması amacıyla bazı değerlendirmeler yapılabileceğini kaydetti.</p><p>Sorunun psikolojik etkenlerle ilişkili olduğunun düşünülmesi halinde çocuk psikoloğu veya psikiyatristinden destek alınmasının da gündeme gelebileceğini belirten Üçem, ailelerin özellikle okul dönemindeki davranış ve uyku değişikliklerini yakından takip etmesini istedi.</p><p>Okula dönüş döneminde ortaya çıkan diş sıkma ve gıcırdatmanın 'geçer' düşüncesiyle uzun süre ihmal edilmemesi, hem dişlerin hem de çene ekleminin korunması açısından önem taşıyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/okul-stresi-gece-ortaya-cikiyo_1789040323_7ZvopD.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Okul stresi gece ortaya çıkıyor: Çocuklarda diş gıcırdatmaya dikkat! ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/okul-stresi-gece-ortaya-cikiyo_1789040323_7ZvopD.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kadınlarda küçük bir şikâyet büyük bir uyarı olabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/kadinlarda-kucuk-bir-sikayet-buyuk-bir-uyari-olabilir/232515/</link>
            <description><![CDATA[Kadın kanserleri bazen şişkinlik, çabuk doyma, geçmeyen kaşıntı veya düzensiz kanama gibi günlük yaşamda önemsenmeyen belirtilerle kendini gösterebiliyor; Doç. Dr. Murat Yassa, alışılmışın dışında gelişen ve iki haftadan uzun süren değişikliklerin ihmal edilmemesi gerektiğini belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/kadinlarda-kucuk-bir-sikayet-buyuk-bir-uyari-olabilir/232515/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Thu, 10 Sep 2026 14:31:15 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Kadınlarda görülen rahim, rahim ağzı, yumurtalık ve vulva kanserleri her zaman belirgin belirtilerle ortaya çıkmıyor. Günlük yaşamda stres, yorgunluk, hormonal değişiklikler veya basit bir rahatsızlığa bağlanan bazı şikyetler, kimi zaman daha ayrıntılı değerlendirilmesi gereken bir sağlık sorununun ilk işareti olabiliyor.</p><p>Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa, özellikle daha önce görülmeyen, tekrarlayan, giderek şiddetlenen veya iki haftadan uzun süren belirtilerin dikkate alınması gerektiğini söyledi.</p><p>Yassa, 'Bazı belirtilerin alışılmışın dışında olması, tekrarlaması, giderek artması veya iki haftadan uzun sürmesi mutlaka dikkate alınmalı ve zaman kaybetmeden hekime başvurulmalıdır. Çünkü olası bir kanser başlangıcı için iki hafta bile tedavinin seyrini değiştirebiliyor.' dedi.</p><strong>Bu 5 değişiklik vücudun erken uyarısı olabilir</strong><p>Kadın kanserlerinde dikkat edilmesi gereken belirtilerin başında menopoz sonrası veya adet dönemi dışında ortaya çıkan kanamalar geliyor. Menopozdan sonra miktarı ne olursa olsun görülen kanamanın değerlendirilmesi gerektiğini belirten Yassa, rahim kanseri tanısı alan kadınların yaklaşık yüzde 90&#39;ında ilk belirtinin menopoz sonrası kanama olduğunu ifade etti. Menopoz öncesinde alışılmışın dışında uzayan, yoğunlaşan veya adet dönemleri arasında meydana gelen kanamalar da ihmal edilmemeli.</p><p>İkinci önemli belirti ise geçmeyen karın şişkinliği ve az miktarda yemekle doyma hissi. Yumurtalık kanserinde ortaya çıkabilen erken şikyetler sindirim sistemi sorunlarıyla karıştırılabiliyor. Karında sürekli dolgunluk, bel bölgesinde kıyafetlerin dar gelmeye başlaması ve çabuk doyma gibi yakınmalar yeni ortaya çıkmış ve birkaç haftadır devam ediyorsa jinekolojik değerlendirme de yapılması gerekiyor.</p><p>Doç. Dr. Murat Yassa, 'Hastaların önemli bir kısmı aylarca hazımsızlık ilacı kullanıp kadın doğum uzmanına en son geliyor. Şişkinlik geçmiyorsa mutlaka yumurtalıklar da değerlendirilmelidir.' uyarısında bulundu.</p><p>Cinsel ilişki sonrasında kanama ile olağandışı, kanlı veya kötü kokulu akıntı da dikkate alınması gereken üçüncü belirti. Bu şikyetler rahim ağzı kanserinde görülebiliyor. Rahim ağzı kanserinin öncü lezyonlarının tarama testleriyle belirlenebilmesi erken müdahale açısından önem taşıyor. Türkiye&#39;de 30-65 yaş arasındaki kadınlara ulusal tarama programı kapsamında beş yılda bir HPV testi ücretsiz olarak uygulanıyor.</p><p>Dördüncü uyarı ise geçmeyen kasık veya alt karın ağrısı, sık idrara çıkma ve bağırsak alışkanlıklarında yeni ortaya çıkan değişiklikler. Bu şikyetlerin tek başına kanser anlamına gelmediğini belirten Yassa, birden fazla belirtinin birlikte ortaya çıkması, yeni başlaması ve giderek artması halinde nedeninin araştırılması gerektiğini kaydetti.</p><p>Beşinci belirti ise dış genital bölgede uzun süren kaşıntı, iyileşmeyen yara veya renk değişikliği. Vulva kanserinin daha nadir görülmesine rağmen belirtilerinin mantar enfeksiyonu gibi değerlendirilerek geciktirilebildiğini ifade eden Yassa, haftalarca devam eden kaşıntı, ciltte kalınlaşma, renk değişikliği, yara veya yeni ortaya çıkan kabarıklıkların muayene edilmesi gerektiğini belirtti.</p><strong>Belirti olmasa bile taramaları ihmal etmeyin</strong><p>Kadın kanserlerinde erken tanı, uygulanacak tedavinin kapsamını ve başarı ihtimalini önemli ölçüde etkiliyor. Doç. Dr. Murat Yassa, rahim kanserinin erken evrede tespit edilmesi durumunda beş yıllık sağ kalım oranının yüzde 90&#39;ın üzerinde olduğunu, hastalık ileri evreye ulaştığında ise bu oranın ciddi biçimde gerilediğini belirtti.</p><p>Yumurtalık ve rahim kanserleri için toplum genelinde uygulanabilecek standart bir tarama testi bulunmaması nedeniyle vücuttaki değişikliklerin fark edilmesi ve düzenli jinekolojik kontroller önem taşıyor.</p><p>Doç. Dr. Yassa, normalin üzerinde kilosu bulunan veya polikistik over sendromu olan kadınlarda rahim kanseri riskinin arttığına dikkat çekerek bu kişilerin daha yakın takip edilmesi gerektiğini ifade etti. Ailesinde meme, yumurtalık, rahim veya bağırsak kanseri bulunan kadınlarda ise kalıtsal risk açısından değerlendirme</p><p> gerekebiliyor.</p><p>Şikyetlere açıklanamayan kilo kaybı ve sürekli yorgunluk eşlik etmesi halinde de hekime başvurmanın geciktirilmemesi gerekiyor.</p><strong>Erken teşhis tedavinin yükünü de azaltabiliyor</strong><p>Kadın kanserlerinde erken tanının yalnızca hastalığın kontrol altına alınması açısından değil, uygulanacak tedavinin kapsamı bakımından da önemli olduğunu belirten Doç. Dr. Murat Yassa, rahim ve yumurtalık kanserlerinde tedavinin temelini cerrahinin oluşturduğunu söyledi.</p><p>Erken evrede yakalanan bazı rahim kanseri vakalarında daha sınırlı cerrahi yöntemlerden yararlanılabildiğini ifade eden Yassa, uygun hastalarda karında kesi yapılmadan vajinal laparoskopi (vNOTES) yöntemiyle ameliyat gerçekleştirilebildiğini kaydetti.</p><p>Yassa, 'Erken evrede yakalanan rahim kanseri olgularının uygun olanlarında ameliyatı karında kesi açmadan, vajinal laparoskopiyle (vNOTES) tam kapalı izsiz cerrahi yapabiliyoruz. Bu hastalar çoğunlukla ertesi gün eve dönüyor ve daha az ağrı yaşıyor. Ancak bu seçeneğin kapısını açan şey hastalığın erken evrede yakalanmış olması.' dedi.</p><p>Vücudun verdiği değişikliklerin uzun süre göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulayan Yassa, erken tanının daha sınırlı tedavi seçeneklerine imkn sağlayabildiğini belirterek düzenli kontrollerin ve taramaların aksatılmaması çağrısında bulundu.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kadinlarda-kucuk-bir-sikayet-b_1789039874_YH4rMf.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kadınlarda küçük bir şikâyet büyük bir uyarı olabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kadinlarda-kucuk-bir-sikayet-b_1789039874_YH4rMf.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Akıl ruhu görebilir mi? Bilim ve inanç aynı masada buluştu]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/akil-ruhu-gorebilir-mi-bilim-ve-inanc-ayni-masada-bulustu/232514/</link>
            <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi’nde düzenlenen Uluslararası İslam ve Psikoloji Konferansı’nda psikoloji ile İslam düşüncesinin insanı ele alış biçimi tartışılırken, Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Ruhumuzun varlığını akıl gözüyle görebiliyoruz” dedi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/akil-ruhu-gorebilir-mi-bilim-ve-inanc-ayni-masada-bulustu/232514/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Thu, 10 Sep 2026 14:23:56 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Psikoloji ile İslam düşüncesini uluslararası akademik bir zeminde buluşturan 'Uluslararası İslam ve Psikoloji Konferansı', Üsküdar Üniversitesi&#39;nin ev sahipliğinde başladı. Risale-i Nur Araştırmaları Platformu öncülüğünde, Uluslararası İslami Psikoloji Öğrencileri Derneği iş birliğiyle düzenlenen konferans, 9-11 Eylül 2026 tarihleri arasında gerçekleştiriliyor.</p><p>Üsküdar Üniversitesi Merkez Yerleşke Nermin Tarhan Konferans Salonu&#39;nda Kur&#39;an-ı Kerim tilavetiyle başlayan programda; insanın ruh ve anlam dünyası, çağdaş psikoloji ile İslam düşüncesinin kesiştiği noktalar, nöroteoloji, yalnızlık, mutluluk ve modern insanın karşı karşıya kaldığı ruhsal sorunlar ele alındı.</p><strong>Tarhan: 'Ruhumuzun varlığını akıl gözüyle görebiliyoruz'</strong><p>Konferansın açılışında konuşan Üsküdar Üniversitesi Yönetim Üst Kurulu Başkanı ve Kurucu Rektör Prof. Dr. Nevzat Tarhan, İslam düşüncesindeki ruh ve kalp kavramlarıyla bazı psikoloji ekolleri arasında uzun yıllardır devam eden bir yaklaşım farklılığı bulunduğunu söyledi.</p><p>Tarhan, 'İslamiyet ile psikoloji arasında yaklaşık 200 senedir bir kriz yaşanıyor. İslamiyet&#39;in ruh kavramını, kalp kavramını ve özellikle insan kavramını birçok psikoloji ekolü reddediyordu. İnsanı sadece dünyasal bir varlık olarak düşünüyor, ruhu ispatlanamamış ve bilim dışı bir durum olarak görüyordu.' dedi.</p><p>Kuantum fiziğindeki gelişmeler ve beynin çalışma biçiminin daha ayrıntılı anlaşılmasıyla farklı değerlendirmelerin gündeme geldiğini belirten Tarhan, 'Ruhumuzun varlığını akıl gözüyle görebiliyoruz.' ifadelerini kullandı.</p><p>Konferansta 'Nöroteoloji' konusunda da sunum yapan Tarhan, akıl ile vahyin birbirinin karşıtı olarak görülmemesi gerektiğini belirterek, 'Nöroteoloji, dinin ve tevhid inancının akla uygun olduğunu gösteren bir bilim dalı olarak kendisini gösteriyor.' diye konuştu.</p><p>Tarhan, insan beyninin bağlantılar üzerinden çalışan bir ağ sistemine sahip olduğunu belirterek beyin ve ruh arasındaki ilişkiyi bilgisayarın donanım ve yazılım yapısına benzetti. İnsan varlığının yalnızca maddi yönüyle açıklanamayacağını savunan Tarhan, psikoloji ile insanın anlam dünyasının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini dile getirdi.</p><strong>'Zevk kısa vadeli, mutluluk uzun vadeli'</strong><p>Modern insanın mutluluk arayışını da değerlendiren Prof. Dr. Nevzat Tarhan, haz ile mutluluğun birbirine karıştırıldığını söyledi.</p><p>'Hazzı, zevki mutlulukla karıştırıyoruz. Zevk kısa vadelidir, mutluluk uzun vadelidir.' diyen Tarhan, modern yaşam kültüründe haz odaklı bir anlayışın öne çıktığını ifade etti. Ekonomik refahın tek başına mutluluk getirmediğine de değinen Tarhan, ABD&#39;de ekonomik büyüme ve mutluluk düzeylerine ilişkin bazı verileri örnek göstererek, 'Ekonomik gelir yükseliyor ama mutluluk aynı şekilde artmıyor, hatta bazı dönemlerde azalıyor. Yani para mutluluk satın alamıyor.' dedi.</p><p>Gençlerin yaşadığı yalnızlık sorununa da dikkat çeken Tarhan, BBC ile Manchester Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen araştırmanın sonuçlarına değindi. Tarhan, 16-24 yaş grubunda yalnızlığın ileri yaş gruplarından daha yüksek çıktığını belirterek dijitalleşmenin artmasına rağmen yüz yüze iletişimin azalmasının gençlerin sosyal ilişkilerini etkileyebildiğini ifade etti.</p><p>Depresyon ve intihar istatistiklerini de değerlendiren Tarhan, özellikle 2010&#39;lu yıllardan itibaren ruh sağlığı sorunlarında artış görüldüğünü söyledi. Modern insanın karşı karşıya kaldığı problemlerde sekülarizm, narsisizm ve materyalizmin önemli değişkenler olduğunu savunan Tarhan, koruyucu ruh sağlığı çalışmalarının önemine dikkat çekti.</p><p>İslam ve psikolojinin birbirini tamamlayan yönlerinin bulunduğunu ifade eden Tarhan, 'Psikiyatrik hastalıklarda madde dünyasıyla mana dünyası arasındaki bağın kopması ve beyindeki devrelerin bozulması söz konusu olabiliyor. Bu nedenle İslam ve psikolojinin birbirini tamamladığını burada görüyoruz.' dedi.</p><strong>Psikoloji ile İslam düşüncesi üç gün boyunca konuşulacak</strong><p>Üsküdar Üniversitesi Risle-i Nur Araştırmaları Platformu Başkanı Prof. Dr. Mehmet Zelka da bilim ve teknolojideki gelişmelere rağmen insanın huzur, mutluluk ve anlam arayışının devam ettiğini söyledi.</p><p>Modern insanın yalnızlık, kaygı, stres, depresyon, aile içi problemler ve sosyal ilişkilerde yaşanan güçlüklerle karşı karşıya kaldığını ifade eden Zelka, çağdaş psikolojinin bilimsel birikimi ile İslam&#39;ın insan, ruh, kalp, nefis ve maneviyat anlayışının birlikte ele alınabileceğini belirtti.</p><p>Avrupa Müslümanlar Forumu Yönetim Kurulu Üyesi Resul Hacıyev ise İslam medeniyetinin ruh sağlığı konusunda önemli bir tarihsel birikime sahip olduğunu söyledi. Ebu Zeyd el-Belhi, İbn-i Sina, Farabi ve İmam Gazali gibi isimleri hatırlatan Hacıyev, 'Ruh sağlığı konusunda çok ciddi bir medeniyet mirasımız var.' ifadelerini kullandı.</p><p>Asya Bölgesi Başmüftüsü Şeyh Nafiullah Aşırov da insanın kendisini tanımasının ve aklını kullanmasının önemine dikkat çekti. Aşırov, 'İnsana akıl verildi ve iki yol gösterildi. Şükür yolu da inkr yolu da gösterildi. İnsan aklını kullanırsa inşallah şükür yolunu tercih edecektir.' dedi.</p><p>Konferans Düzenleme Kurulu Başkanı Prof. Dr. İlham Mirac ise insanın maddi ve manevi yönlerinin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ifade ederek insanın mahiyetinin anlaşılmasında Kur&#39;an-ı Kerim ve sünnetin önemini vurguladı.</p><p>Üç gün sürecek konferansta yasın Kur&#39;an ayetleri perspektifinden değerlendirilmesi, nefs psikolojisi ve psikoterapisi, tasavvuf ve psikoloji, dinî hikyelerin terapötik potansiyeli, niyetin psikoterapi süreçlerine etkileri, manevi terapi ve psikolojik dayanıklılık gibi konular ele alınacak.</p><p>9 Eylül&#39;de başlayan Uluslararası İslam ve Psikoloji Konferansı, 11 Eylül Cuma günü Üsküdar Üniversitesi Güney Yerleşke RİNAP Salonu&#39;nda yapılacak genel değerlendirme ve kapanış oturumuyla sona erecek.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/akil-ruhu-gorebilir-mi-bilim-v_1789039434_pXV51x.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Akıl ruhu görebilir mi? Bilim ve inanç aynı masada buluştu ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/akil-ruhu-gorebilir-mi-bilim-v_1789039434_pXV51x.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Okullarla birlikte enfeksiyon alarmı başlıyor]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/okullarla-birlikte-enfeksiyon-alarmi-basliyor/232492/</link>
            <description><![CDATA[Okulların açılmasıyla kalabalık sınıflarda daha fazla zaman geçirecek çocuklarda gripten mide bağırsak enfeksiyonlarına kadar birçok hastalığın görülme riski artarken, Uz. Dr. Büşra Çağlar ailelerin alabileceği 7 önemli önlemi sıraladı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/okullarla-birlikte-enfeksiyon-alarmi-basliyor/232492/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Wed, 09 Sep 2026 17:05:27 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Yaz tatilinin sona ermesi ve çocukların yeniden okul sıralarına dönmesiyle birlikte aileleri yakından ilgilendiren enfeksiyon dönemi de başlıyor. Kalabalık sınıflar, kapalı ortamlarda geçirilen uzun saatler ve ortak kullanım alanları, bulaşıcı hastalıkların çocuklar arasında daha kolay yayılmasına zemin hazırlayabiliyor.</p><p>Memorial Göztepe Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü&#39;nden Uz. Dr. Büşra Çağlar, özellikle okulun açıldığı dönemlerde çocukların günlük alışkanlıklarının yeniden düzenlenmesinin önem taşıdığına dikkat çekti.</p><p>Okul döneminde çocuklarda en sık karşılaşılan sağlık sorunlarının başında üst solunum yolu enfeksiyonları geliyor. Hapşırma, burun akıntısı, boğaz ağrısı ve öksürük gibi belirtilerle ortaya çıkan viral hastalıklar, yakın temasın yoğun olduğu sınıflarda kısa sürede birden fazla öğrenciyi etkileyebiliyor.</p><p>Sınıfların yeterince havalandırılmaması, el hijyenine dikkat edilmemesi ve ortak kullanım alanlarının yoğunluğu bulaşma ihtimalini artıran etkenler arasında bulunuyor.</p><p>Uz. Dr. Büşra Çağlar, okul döneminde yalnızca grip ve soğuk algınlığına değil; mide</p><p>bağırsak enfeksiyonları, göz nezlesi, bitlenme, bazı cilt enfeksiyonları ve döküntülere karşı da dikkatli olunması gerektiğini belirtti.</p><strong>Okulda başlayan hastalık eve taşınabiliyor</strong><p>Çocukların gün içerisinde arkadaşlarıyla yakın temas halinde bulunması, mikroorganizmaların yayılmasını kolaylaştırabiliyor. Sınıfta başlayan bir enfeksiyon önce diğer öğrencilere, ardından çocukların eve dönmesiyle aile bireylerine kadar ulaşabiliyor.</p><p>Bu noktada hijyen kadar çocuğun genel yaşam düzeni de önem kazanıyor. Yeterli uyku ve dengeli beslenme, çocuğun genel sağlığının korunmasında önemli rol oynarken, düzensiz uyku ve yetersiz beslenme okul temposuna uyumu da zorlaştırabiliyor.</p><strong>Matara ve havlu paylaşımına dikkat</strong><p>Okullardaki tuvaletler, kantinler, oyuncaklar, spor alanları, sıralar ve masalar gün içerisinde çok sayıda çocuk tarafından kullanılıyor. Çocukların kirlenen ellerini gözlerine, ağızlarına veya yüzlerine götürmeleri de bazı enfeksiyonların bulaşmasını kolaylaştırabiliyor.</p><p>Uz. Dr. Büşra Çağlar, özellikle matara, suluk, havlu ve çatal kaşık gibi kişisel eşyaların paylaşılmamasına dikkat edilmesi gerektiğini vurguladı.</p><p>Okuldan eve geldikten sonra ellerin yıkanması, sınıfların düzenli havalandırılması ve kişisel eşyaların temiz tutulması alınabilecek temel önlemler arasında yer alıyor.</p><p>Çocuklarda görülen birçok enfeksiyon dinlenme ve uygun destekle kısa sürede gerileyebiliyor. Ancak bazı belirtilerin yakından takip edilmesi gerekiyor.</p><p>Şikyetlerin 2-3 günden uzun sürmesi, yüksek ateş, ciddi iştahsızlık, aşırı halsizlik, şiddetli baş veya boğaz ağrısı, kulak ağrısı, tekrarlayan kusma ve ishal ya da öksürüğün nefes darlığına dönüşmesi durumunda çocuğun tıbbi değerlendirmeden geçirilmesi gerekiyor.</p><p>Nefes almakta güçlük, bilinç değişikliği veya genel durumun hızla kötüleşmesi gibi belirtilerde ise vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulması önem taşıyor.</p><p>Ateşi veya belirgin bulaşıcı hastalık belirtileri bulunan çocukların okula gönderilmemesi, hem çocuğun dinlenmesine hem de hastalığın sınıftaki diğer öğrencilere yayılmasının önlenmesine yardımcı oluyor.</p><strong>Beslenme çantasını paketli gıdalar doldurmasın</strong><p>Okul döneminde çocukların ne yediği de günlük sağlık düzeninin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Kantinden sık sık yüksek miktarda şeker, tuz veya doymuş yağ içeren paketli ürünlerin alınması yerine beslenme çantasına daha dengeli seçeneklerin konulması öneriliyor.</p><p>Taze meyve ve sebzeler, yoğurt, tam tahıllı ürünler ve çocuğun yaşına uygun miktarda kuruyemişler alternatifler arasında bulunuyor. Evde hazırlanan dengeli öğün ve ara öğünler, çocukların sağlıklı beslenme alışkanlığı kazanmasına da katkıda bulunuyor.</p><p>Kahvaltının atlanmaması ve çocuğun gün boyunca yeterli miktarda su tüketmesi de okul günlerinde dikkat edilmesi gereken noktalar arasında yer alıyor.</p><strong>Çocukları okul enfeksiyonlarından koruyacak 7 önlem</strong><p>Uz. Dr. Büşra Çağlar, ailelerin okul döneminde çocuklarının sağlığını korumak için dikkat edebileceği noktaları şöyle sıraladı:</p>Matarasını her gün doldurun: Çocuğun gün içerisinde yeterli su tüketmesini sağlayın. Okula götürdüğü mataranın temiz olmasına ve her gün taze suyla doldurulmasına dikkat edin.Beslenme çantasını dengeli hazırlayın: Aşırı şekerli ve paketli yiyecekler yerine meyve, sebze, yoğurt, tam tahıllı ürünler ve uygun miktarda kuruyemiş tercih edin. Güne kahvaltıyla başlamasını destekleyin.El yıkamayı alışkanlığa dönüştürün: Okuldan geldikten sonra, yemeklerden önce ve tuvalet kullanımının ardından ellerin en az 20 saniye boyunca sabun ve suyla yıkanmasını öğretin. Ellerini mümkün olduğunca yüzüne, gözüne ve ağzına götürmemesi konusunda da çocuğu bilinçlendirin.Çantasına yedek kıyafet koyun: Oyun veya spor sırasında terleyen çocukların uzun süre ıslak kıyafetlerle kalmaması için çantalarında yedek bir tişört bulundurun.Kişisel eşyalarını paylaşmamasını sağlayın: Matara, suluk, havlu ve çatalkaşık gibi kişisel ürünlerin başka çocuklarla ortak kullanılmaması gerektiğini anlatın. Gün içerisinde kullanılan eşyaların temizliğine de dikkat edin.Uyku saatlerini yeniden düzene sokun: Tatil döneminde değişen uyku alışkanlıklarını okul programına uygun hale getirin. Çocuğun yaşına uygun sürede ve düzenli uyumasını sağlayın.Hastalandığında dinlenmesine izin verin: Ateş, belirgin halsizlik veya enfeksiyon bulguları bulunan çocuğu okula göndermek yerine evde dinlendirin. Şikyetlerin uzaması, ağırlaşması veya yeni ve endişe verici belirtilerin ortaya çıkması durumunda doktora başvurun.<strong>İlk haftalarda çocukları yakından takip edin</strong><p>Okulların açılmasıyla çocukların uyku, beslenme ve günlük hareket düzeninde önemli değişiklikler yaşanabiliyor. İlk günlerde görülen yorgunluk ve isteksizlik her zaman hastalık anlamına gelmese de eşlik eden belirtilerin takip edilmesi önem taşıyor.</p><p>Uz. Dr. Büşra Çağlar, geçmeyen ateş, solunum güçlüğü, ciddi halsizlik veya yaygın döküntü gibi bulguların ortaya çıkması halinde çocuğun sağlık durumunun değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.</p><p>Ailelerin özellikle okulun ilk haftalarından itibaren hijyen, uyku ve beslenme düzenine özen göstermesi, çocukların hem okul temposuna daha kolay uyum sağlamasına hem de enfeksiyonlardan korunmasına katkı sağlayabiliyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/okullarla-birlikte-enfeksiyon-_1788962779_Ee52G9.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Okullarla birlikte enfeksiyon alarmı başlıyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/okullarla-birlikte-enfeksiyon-_1788962779_Ee52G9.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Doğum sonrası anne yalnız bırakılmamalı]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/dogum-sonrasi-anne-yalniz-birakilmamali/232458/</link>
            <description><![CDATA[Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Engin Emrem Beştepe, doğum sonrası dönemde aile ve eş desteğinin anne açısından önemli olduğunu belirterek, gerçek dışı düşünceler, yoğun uykusuzluk ve sıra dışı davranışların görülmesi halinde hastaneye başvurulması gerektiğini söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/dogum-sonrasi-anne-yalniz-birakilmamali/232458/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Tue, 08 Sep 2026 21:53:33 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Doğumun ardından başlayan lohusalık dönemi, annenin hem fiziksel hem de ruhsal açıdan önemli değişimler yaşadığı hassas bir süreç olarak öne çıkıyor. Bebeğin bakım sorumluluğu, değişen uyku düzeni ve yeni yaşam koşullarına uyum sağlama çabası, annenin bu dönemde desteğe daha fazla ihtiyaç duymasına neden olabiliyor.</p><p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Engin Emrem Beştepe, doğum sonrası depresyon ve postpartum psikoz konusunda ailelerin dikkatli olması gerektiğini belirterek özellikle lohusa kadının yalnız bırakılmamasının önemine dikkat çekti.</p><p>Beştepe, annenin bebeğin ilk bakım sürecinde desteklendiğini hissetmesinin, emzirme ve beslenmeden bebeğin günlük bakımına kadar yeni düzene alışırken yanında yardımcı kişilerin bulunmasının değerli olduğunu ifade etti.</p><strong>Lohusalık döneminde aile ve eş desteği önem taşıyor</strong><p>Prof. Dr. Engin Emrem Beştepe, kültürde lohusa kadının özellikle doğumdan sonraki ilk günlerde yalnız bırakılmamasının ruhsal açıdan önemli bir yaklaşım olduğunu belirtti.</p><p>'İlk dönemde kadın kendini çok yalnız hissederse depresyona, hatta psikoza girme riski artar' diyen Beştepe, annenin bebeğin bakımında tek başına olmadığını hissetmesi gerektiğini söyledi.</p><p>Her bebeğin farklı özelliklere sahip olduğuna işaret eden Beştepe, emzirmenin öğrenilmesi, bebeğin beslenmesi, altının değiştirilmesi ve bebeğin davranışlarına alışılması gibi süreçlerde annenin yanında destek verebilecek kişilerin bulunmasının önemli olduğunu kaydetti.</p><p>Geleneksel olarak doğumdan sonraki ilk 40 günlük dönemde anneanne, babaanne ve diğer aile bireylerinin anneye destek olmasının koruyucu bir yön taşıdığını ifade eden Beştepe, eş desteğinin de bu sürecin önemli parçalarından biri olduğunu vurguladı.</p><p>Bebeğin yalnızca annenin değil ailenin sorumluluğunda olduğuna dikkat çeken Beştepe, babanın da sürece yakın olması gerektiğini belirtti. Kadının eşinden destek görmesi, anlaşıldığını hissetmesi ve bebeğin bütün sorumluluğunu tek başına üstlenmemesinin doğum sonrası depresyon açısından önemli olduğunu ifade etti.</p><strong>Bu belirtiler görülürse hastaneye başvurulmalı</strong><p>Doğum sonrası dönemde annenin davranışlarında meydana gelebilecek bazı değişimlerin yakından takip edilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Engin Emrem Beştepe, özellikle gerçeklikle bağın zayıfladığı durumların göz ardı edilmemesi gerektiğine dikkat çekti.</p><p>Yoğun uykusuzluk, sürekli ve durdurulamayan ağlama, iştah kaybı, ani ve belirgin duygu değişimleri ile bebeğe ilişkin olağan dışı düşünceler dikkat edilmesi gereken belirtiler arasında bulunuyor.</p><p>Beştepe, 'Annenin çocukla ilgili endişeleri konusunda hiç ikna edilemez hale gelmesi, bebekle ilgili sıra dışı düşünceler geliştirmesi halinde dikkatli olunmalı. Özellikle gerçek dışı veya olağan dışı durumlardan bahsetmeye başlayan annelerin mutlaka hastaneye götürülmesi gerekir' dedi.</p><p>Doğum sonrası depresyon riskini etkileyebilecek birden fazla unsur bulunduğunu ifade eden Beştepe, gebeliğin planlı olup olmaması, annenin yaşı, sosyoekonomik koşullar ve sosyal desteğin yeterliliğinin bu süreçte etkili olabileceğini kaydetti.</p><p>Baba desteğinin bulunmaması ve annenin bebeğin bakımından günlük sorumluluklara kadar her şeye tek başına yetişmeye çalışmasının da riski artırabileceğini belirten Beştepe, sosyal desteğin önemini vurguladı.</p><strong>Postpartum psikoz ciddi ve acil müdahale gerektirebilir</strong><p>Prof. Dr. Engin Emrem Beştepe, postpartum psikozun doğum sonrası depresyondan farklı ve daha ağır bir klinik tablo olduğunu belirtti. Bu durumda kişinin gerçeklikle bağının ciddi şekilde bozulabileceğini ifade eden Beştepe, sanrı ve varsanımların görülebileceğine dikkat çekti.</p><p>Annenin gerçekte olmayan görüntüler görebileceğini veya sesler duyabileceğini belirten Beştepe, bu algılar doğrultusunda hareket edilmesinin hem anne hem de bebek açısından ciddi güvenlik riski oluşturabileceğini söyledi.</p><p>Özellikle annenin kendisine veya bebeğine zarar verme düşüncelerinin bulunmasının kritik önem taşıdığını vurgulayan Beştepe, postpartum psikozda hastanede yatarak tedavinin gerekli olduğunu ve güvenlik amacıyla anne ile bebeğin geçici süreyle ayrılmasının gerekebileceğini ifade etti.</p><p>Halk arasında 'al basması' veya 'al karası' olarak bilinen inanışlara da değinen Beştepe, bunların postpartum psikozun geleneksel kültürdeki bir karşılığı olarak değerlendirilebileceğini söyledi.</p><p>Lohusaların yalnız bırakılmaması geleneğinin bu açıdan dikkat çekici olduğunu belirten Prof. Dr. Engin Emrem Beştepe, doğum sonrasında aile bireylerinin anneyle yakından ilgilenmesinin ve ruhsal durumundaki belirgin değişiklikleri fark etmesinin önem taşıdığını kaydetti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/dogum-sonrasi-anne-yalniz-bira_1788893611_XwJ4YK.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Doğum sonrası anne yalnız bırakılmamalı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/dogum-sonrasi-anne-yalniz-bira_1788893611_XwJ4YK.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Okul başarısının yolu beslenme çantasından geçiyor]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/okul-basarisinin-yolu-beslenme-cantasindan-geciyor/232447/</link>
            <description><![CDATA[Beslenme ve Diyetetik Uzmanı Dyt. Necla Kaygusuz, çocukların büyüme ve gelişiminin yanı sıra gün içerisindeki enerji ve odaklanma düzeylerinin desteklenmesi için okul beslenme çantalarının dengeli hazırlanması gerektiğini belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/okul-basarisinin-yolu-beslenme-cantasindan-geciyor/232447/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Tue, 08 Sep 2026 17:37:07 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Okulların açılmasıyla birlikte öğrencilerin ders, uyku ve beslenme düzenleri yeniden şekillenirken, ailelerin en fazla dikkat etmesi gereken konulardan biri de beslenme çantaları oluyor. Çocukların okulda geçirdiği uzun saatler boyunca ihtiyaç duyduğu enerjinin doğru kaynaklardan karşılanması, hem gelişimleri hem de derslere odaklanmaları açısından önem taşıyor.</p><p>Erdem Tıp Merkezi Beslenme ve Diyetetik Uzmanı Dyt. Necla Kaygusuz, yeterli ve dengeli beslenmenin yalnızca fiziksel gelişim açısından değerlendirilmemesi gerektiğine dikkat çekerek, 'Yeterli ve dengeli beslenmenin çocukların büyüme ve gelişiminin yanı sıra gün içerisindeki enerji ve odaklanma düzeylerini de desteklediği bilinmeli' dedi.</p><p>Beslenme çantasının aynı zamanda çocukların ilerleyen yıllardaki beslenme alışkanlıklarının şekillenmesinde rol oynadığını belirten Kaygusuz, ailelerin tek tip beslenme yerine farklı besin gruplarını bir araya getirmesini önerdi.</p><strong>Beslenme çantasında denge önemli</strong><p>Çocuğun beslenme çantasının yalnızca açlığı giderecek yiyeceklerden oluşturulmaması gerektiğini belirten Dyt. Necla Kaygusuz, protein, karbonhidrat, sebze, meyve ve süt ürünlerinin dengeli biçimde planlanmasının önemine dikkat çekti.</p><p>Kaygusuz, 'Ebeveynlerin beslenme çantasını hazırlarken tek bir besin grubuna odaklanmak yerine farklı besin gruplarını dengeli şekilde bir araya getirmesi gerekiyor. Çocukluk döneminde kazanılan doğru beslenme alışkanlıkları, ilerleyen yaşlarda da sağlıklı yaşamın önemli bir parçası haline geliyor' ifadelerini kullandı.</p><p>Protein açısından haşlanmış yumurta, peynir, tavuk, ev yapımı köfte veya yoğurt gibi seçeneklere yer verilebileceğini aktaran Kaygusuz, karbonhidrat seçiminde ise yoğun işlenmiş ve basit şeker içeren ürünlerin yerine tam tahıllı seçeneklerin tercih edilebileceğini belirtti. Tam tahıllı ekmek kullanılarak hazırlanan peynirli veya yumurtalı sandviçler de pratik okul öğünleri arasında bulunuyor.</p><strong>Paketli ürünlerin yerine ev yapımı seçenekler tercih edilebilir</strong><p>Dyt. Necla Kaygusuz, beslenme çantalarında sebze ve meyvelerin de ihmal edilmemesi gerektiğini belirtti. Havuç, salatalık ve domates gibi kolay tüketilebilen sebzeler ile mevsimine uygun meyveler, çocukların vitamin, mineral ve lif alımına katkıda bulunabilecek seçenekler arasında yer alıyor.</p><p>Yüksek miktarda şeker, tuz veya yağ içerebilen paketli atıştırmalıkların tüketiminin sınırlandırılması gerektiğine işaret eden Kaygusuz, bunların yerine evde hazırlanabilecek tam tahıllı poğaça, sebzeli krep veya şekersiz meyveli kek gibi alternatiflerin değerlendirilebileceğini ifade etti.</p><p>Süt, ayran ve yoğurt gibi kalsiyum kaynakları da çocukların büyüme döneminde önemli bir yere sahip. Uygun saklama şartlarının sağlanması durumunda yoğurt veya kefir de beslenme çantasına eklenebilecek seçenekler arasında bulunuyor.</p><strong>Su matarası çantanın vazgeçilmezi olmalı</strong><p>Okul saatlerinin uzun olması nedeniyle çocukların ara öğün ihtiyacının da doğru planlanması gerektiğini belirten Dyt. Necla Kaygusuz, çiğ badem, fındık veya ceviz gibi kuruyemişlerin mevsim meyveleriyle birlikte tercih edilebileceğini kaydetti. Ara öğün miktarının ise çocuğun yaşına, günlük enerji ihtiyacına ve fiziksel aktivite düzeyine göre belirlenmesi gerektiğini ifade etti.</p><p>Kaygusuz&#39;un dikkat çektiği bir diğer önemli nokta ise su tüketimi. Çocukların gün içerisinde susamayı beklemeden düzenli olarak su içmeye teşvik edilmesi gerektiğini belirten Kaygusuz, okula giderken yanlarında su matarası bulundurmanın bu alışkanlığın kazanılmasını kolaylaştırabileceğini aktardı.</p><p>Dyt. Necla Kaygusuz&#39;un önerileri doğrultusunda doğru bir okul beslenme çantasının 7 temel noktası; her öğünde protein kaynağına yer verilmesi, karbonhidratın doğru kaynaklardan seçilmesi, sebze ve meyvenin ihmal edilmemesi, paketli atıştırmalıkların sınırlandırılması, kalsiyum kaynaklarına yer verilmesi, ara öğünlerin dengeli planlanması ve düzenli su tüketiminin desteklenmesi olarak sıralanıyor</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/okul-basarisinin-yolu-beslenme_1788878226_1IaGF0.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Okul başarısının yolu beslenme çantasından geçiyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/okul-basarisinin-yolu-beslenme_1788878226_1IaGF0.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Okullar açıldı, enfeksiyon riski arttı: Ailelere önemli uyarılar]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/okullar-acildi-enfeksiyon-riski-artti-ailelere-onemli-uyarilar/232429/</link>
            <description><![CDATA[Memorial Antalya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Fatih Ay, okulların açılmasıyla çocuklarda grip ve diğer bulaşıcı enfeksiyonların daha sık görülebileceğini belirterek ailelere hijyen, aşı, uyku ve beslenme konusunda uyarılarda bulundu.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/okullar-acildi-enfeksiyon-riski-artti-ailelere-onemli-uyarilar/232429/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 22:47:52 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Yeni eğitim öğretim döneminin başlamasıyla birlikte çocuklar günün önemli bölümünü sınıf, yemekhane ve servis gibi kalabalık ortamlarda geçirmeye başladı. Yakın temasın artması, ortak kullanılan eşyalar ve kapalı alanların yeterince havalandırılmaması ise bulaşıcı hastalıkların çocuklar arasında daha kolay yayılmasına zemin hazırlayabiliyor.</p><p>Memorial Antalya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü&#39;nden Uz. Dr. Fatih Ay, okul döneminde özellikle solunum yolu enfeksiyonlarının daha sık görülebildiğini belirterek, hastalıkların yayılmasını azaltmak için hem ailelerin hem de çocukların bazı temel önlemlere dikkat etmesi gerektiğini söyledi.</p><strong> </strong><strong>Gripten el-ayak-ağız hastalığına kadar birçok enfeksiyon görülebiliyor</strong><p>Uz. Dr. Fatih Ay, okul döneminde çocuklarda viral üst solunum yolu enfeksiyonları, grip, RSV, el-ayak-ağız hastalığı, streptokok boğaz enfeksiyonu, orta kulak iltihabı, konjonktivit ve gastroenterit gibi hastalıklarla daha sık karşılaşılabileceğini belirtti.</p><p>Ortaokul ve lise çağındaki çocuklarda ise grip ve diğer solunum yolu enfeksiyonlarının yanı sıra enfeksiyöz mononükleoz gibi hastalıkların da görülebileceğini ifade eden Ay, hastalıkların yayılmasında yalnızca mevsimsel şartların değil, okul ortamındaki kalabalık ve yakın temasın da etkili olduğunu kaydetti.</p><p>Çocukların aynı sınıfta uzun süre bir arada bulunması, ortak eşyalara temas etmesi ve yeterince havalandırılmayan ortamlarda zaman geçirmesi, özellikle solunum yoluyla bulaşan virüslerin yayılmasını kolaylaştırabiliyor.</p><strong> </strong><strong>El hijyeni, uyku ve dengeli beslenme önem taşıyor</strong><p>Uz. Dr. Fatih Ay, çocukların bulaşıcı hastalıklardan korunmasında rutin çocukluk çağı aşılarının eksiksiz yapılmasının önemine dikkat çekti. Altı aydan büyük çocuklarda yıllık grip aşısının da değerlendirilmesi gerektiğini belirten Ay, kronik hastalığı veya bağışıklık sistemiyle ilgili problemi bulunan çocuklarda aşının öneminin daha da arttığını ifade etti.</p><p>El hijyeninin okul çağındaki çocuklarda enfeksiyonların yayılmasını azaltabilecek temel önlemlerden biri olduğunu belirten Ay, çocuklara okuldan eve geldiklerinde, yemeklerden önce ve tuvalet sonrasında ellerini doğru şekilde yıkama alışkanlığı kazandırılması gerektiğini söyledi.</p><p>Yeterli uyku ve dengeli beslenmenin de çocukların genel sağlığı açısından önemli olduğunu kaydeden Ay, yaşa uygun uyku süresinin sağlanmasını, mevsim sebze ve meyvelerinin de bulunduğu dengeli bir beslenme düzeninin oluşturulmasını önerdi.</p><p>Sınıfların belirli aralıklarla havalandırılması, ortak kullanılan eşyaların paylaşımının mümkün olduğunca azaltılması ve öksürme ya da hapşırma sırasında ağız ve burnun uygun şekilde kapatılması da enfeksiyonların yayılmasını azaltabilecek önlemler arasında yer alıyor.</p><strong> </strong><strong>Ateşi olan çocuk okula gönderilmemeli</strong><p>Uz. Dr. Fatih Ay, ateş, şiddetli öksürük, kusma veya ishal gibi belirgin hastalık belirtileri bulunan çocukların okula gönderilmemesi gerektiğini belirtti. Çocuğun evde dinlenmesinin iyileşmesine katkı sağladığını ifade eden Ay, bu yaklaşımın aynı zamanda enfeksiyonun diğer öğrencilere bulaşma riskini azaltacağını kaydetti.</p><p>Çocukluk döneminde görülen viral enfeksiyonların önemli bir bölümünün hafif seyredebildiğini belirten Ay, bazı belirtilerin ise tıbbi değerlendirme gerektirebileceğine dikkat çekti.</p><p>Yüksek ve düşmeyen ateş, nefes almada güçlük, kulak ağrısı, belirgin halsizlik ve iştahsızlık ortaya çıkması ya da şikyetlerin 3-4 günden uzun sürmesi durumunda çocuk hekimine başvurulması gerektiğini ifade eden Ay, özellikle küçük yaştaki ve kronik hastalığı bulunan çocuklarda belirtilerin yakından takip edilmesinin önem taşıdığını kaydetti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/okullar-acildi-enfeksiyon-risk_1788810471_uGNoFk.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Okullar açıldı, enfeksiyon riski arttı: Ailelere önemli uyarılar ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/okullar-acildi-enfeksiyon-risk_1788810471_uGNoFk.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Dinlenmeyle geçmeyen yorgunluk vücudun verdiği önemli bir sinyal olabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/dinlenmeyle-gecmeyen-yorgunluk-vucudun-verdigi-onemli-bir-sinyal-olabilir/232428/</link>
            <description><![CDATA[Medicana Ataköy Hastanesi İç Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Fatma Özenç Turşak, yeterli uyku ve dinlenmeye rağmen devam eden yorgunluğun demir ve vitamin eksikliğinden tiroit hastalıklarına, uyku apnesinden diyabete kadar birçok farklı nedenden kaynaklanabileceğini belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/dinlenmeyle-gecmeyen-yorgunluk-vucudun-verdigi-onemli-bir-sinyal-olabilir/232428/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 19:45:19 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Gün içerisinde yoğun tempoya bağlı olarak hissedilen yorgunluk, dinlenme ve yeterli uykuyla genellikle azalıyor. 'Ancak kişi sabah uyandığında dahi kendisini bitkin hissediyor, hafta sonu dinlenmesine rağmen toparlanamıyor ve bu durum günlük yaşamını etkiliyorsa altta yatan nedenin araştırılması önem taşıyor' diyen Uzm. Dr. Fatma Özenç Turşak, sürekli yorgunluğun 10 nedenini açıkladı.</p><p>Medicana Ataköy Hastanesi İç Hastalıkları Bölümü&#39;nden Uzm. Dr. Fatma Özenç Turşak, yeterli uykuya rağmen geçmeyen ve günlük yaşamı etkileyen yorgunluğun basit bir halsizlik olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, demir ve B12 vitamini eksikliğinden tiroid hastalıklarına, diyabetten uyku apnesine ve kronik hastalıklara kadar pek çok farklı nedenin araştırılması gerektiğini söyledi. Uzm. Dr. Fatma Özenç Turşak, 'Yorgunluk tek başına bir hastalık değildir; vücudun bize verdiği önemli bir sinyal olabilir. Özellikle yeterli uyku ve dinlenmeye rağmen devam eden, giderek artan veya beraberinde başka belirtilerin eşlik ettiği yorgunluğu mutlaka ciddiye almak gerekir' dedi.</p><strong>Yorgunluğun en sık nedenlerinden biri demir eksikliği</strong><p>Demir eksikliğinin özellikle kadınlarda yorgunluğun önemli nedenlerinden biri olduğunu belirten Uzm. Dr. Turşak, 'Demir, vücudumuzda oksijenin taşınması açısından kritik bir mineraldir. Eksikliğinde kişi kendisini halsiz ve enerjisiz hissedebilir. İleri düzeyde demir eksikliği kansızlığa yol açarken, henüz kansızlık gelişmeden de yorgunluk, konsantrasyon güçlüğü ve saç dökülmesi gibi şikyetler görülebilir. Özellikle yoğun adet kanaması olan kadınlarda demir eksikliği açısından değerlendirme yapılması önemlidir. Demir eksikliğini de sadece beslenmeyle ilişkilendirmemek gerekir. Bunun altında yatan sorun da araştırmalıdır' şeklinde konuştu.</p><strong>B12 ve D vitamini eksikliği de yorgunluk yapabilir</strong><p>B12 vitamini eksikliğinin de halsizlik ve enerji düşüklüğüne neden olabileceğini belirten Uzm. Dr. Turşak, özellikle hayvansal gıdaları sınırlı tüketen kişilerde ve emilim problemi bulunan hastalarda B12 düzeylerinin değerlendirilmesi gerektiğini söyledi ve devam etti:</p><p>'B12 eksikliğinde yorgunluğa baş ağrısı, konsantrasyon güçlüğü, unutkanlık ve bazı nörolojik yakınmalar eşlik edebilir. Folat eksikliği de benzer şekilde kansızlık ve yorgunlukla kendini gösterebilir. D vitamini eksikliği de bazı kişilerde yorgunluk ve kas güçsüzlüğüyle ilişkili olabilir'.</p><strong>Sürekli yorgunlukta tiroit de kontrol edilmeli</strong><p>Tiroit bezinin vücudun metabolizma hızını düzenleyen hormonları ürettiğini hatırlatan Uzm. Dr. Turşak, 'Tiroit hormonlarının yetersiz üretildiği hipotiroit de yorgunluk ve halsizlikle kendini gösterebilir. Özellikle yorgunluğa üşüme, kilo alma, kabızlık, cilt kuruluğu, saç dökülmesi, uyku hali veya nabızda yavaşlama gibi şikyetler eşlik ediyorsa tiroid fonksiyonlarının değerlendirilmesi gerekir. Basit bir kan testiyle tiroid fonksiyonları hakkında önemli bilgiler elde edilebilir' dedi.</p><p>Gece yeterince uyunduğu halde sabahları dinlenememek ve gün içerisinde sürekli uyku hali yaşamanın uyku apnesinin işareti olabileceğini belirten Uzm. Dr. Turşak, 'Özellikle yüksek sesle horlama, uykuda nefesin durduğunun fark edilmesi, sabah baş ağrısı ve gün içinde uyuklama gibi belirtiler dikkate alınmalıdır. Uyku apnesinde kişi gece boyunca defalarca kısa süreli nefes durmaları yaşayabilir. Bu durum uykunun kalitesini ciddi şekilde bozarak kişinin sabahları yorgun kalkmasına ve gün içerisinde enerji düşüklüğü yaşamasına neden olabilir' diye konuştu.</p><strong>Yorgunluk bazen kan şekerinin habercisi olabilir</strong><p>Sürekli yorgunluğun metabolik hastalıklarla da ilişkili olabileceğini belirten Uzm. Dr. Turşak, 'Diyabetin dikkate alınmalıdır. Yorgunluğa sık idrara çıkma, aşırı susama, ağız kuruluğu, açıklanamayan kilo değişiklikleri veya bulanık görme gibi belirtiler eşlik ediyorsa kan şekeri mutlaka değerlendirilmelidir. Kontrolsüz yüksek kan şekeri, kişinin kendisini sürekli bitkin hissetmesine neden olabilir' ifadelerini kullandı.</p><p>Yetersiz ve dengesiz beslenmenin de enerji düşüklüğünü artırabileceğini söyleyen Uzm. Dr. Turşak, özellikle aşırı işlenmiş gıdalar, yüksek şeker içeren besinler ve düzensiz öğünlerin yerine sebze, meyve, baklagiller, kaliteli protein kaynakları ve tam tahıllardan zengin dengeli bir beslenme düzeninin tercih edilmesi gerektiğini; yetersiz sıvı tüketiminin de yorgunluğa neden olabileceğini belirtti.</p><strong>Depresyon ve stres de yorgunluğun nedeni olabilir</strong><p>Yorgunluğun yalnızca fiziksel hastalıklarla açıklanamayacağını belirten Uzm. Dr. Turşak, 'Özellikle daha önce keyif alınan aktivitelere karşı ilginin azalması, isteksizlik, uyku düzeninde bozulma, konsantrasyon güçlüğü ve sürekli çökkün hissetme gibi belirtiler yorgunluğa eşlik ediyorsa ruhsal durum da değerlendirilmelidir' dedi.</p><p>Bazı romatizmal hastalıkların da yorgunlukla kendini gösterebileceğini belirten Uzm. Dr. Turşak, özellikle sabah tutukluğu, eklem ağrısı, eklemlerde şişlik ve hareket kısıtlılığı gibi belirtilerin eşlik ettiği yorgunluklarda romatolojik hastalıkların göz önünde bulundurulması gerektiğini ifade etti.</p><strong>Böbrek hastalıkları uzun süre belirti vermeyebilir</strong><p>Kronik böbrek hastalıklarının erken dönemlerinde belirti vermeyebileceğine dikkat çeken Uzm. Dr. Turşak, hastalık ilerledikçe halsizlik ve yorgunluğun ortaya çıkabileceğini söyledi ve ekledi: 'Özellikle hipertansiyon, diyabet veya kalp-damar hastalığı bulunan kişilerde böbrek fonksiyonlarının düzenli olarak kontrol edilmesi önemlidir. Yorgunluk tek başına böbrek hastalığı anlamına gelmez ancak risk faktörleri bulunan kişilerde mutlaka değerlendirilmelidir.'</p><p>Yorgunluğun toplumda en fazla endişe oluşturan nedenlerinden birinin kanser olduğunu belirten Uzm. Dr. Turşak, tek başına yorgunluğun kanser göstergesi olmadığının altını çizerek 'Ancak uzun süren ve açıklanamayan yorgunluğa istemsiz kilo kaybı, açıklanamayan ateş, gece terlemesi, ele gelen bir kitle, dışkılama veya idrar alışkanlıklarında değişiklik, uzun süren öksürük ya da olağandışı kanamalar gibi belirtiler eşlik ediyorsa mutlaka hekime başvurulmalıdır' diye konuştu.</p><strong>Yorgunluğun nedenini araştırmak gerekiyor</strong><p>Sürekli yorgunluğun bazen basit yaşam tarzı değişiklikleriyle düzelebileceğini, ancak bazı durumlarda altta yatan hastalığın erken tanısı açısından önemli bir uyarı işareti olabileceğini vurgulayan Uzm. Dr. Turşak, sözlerini şöyle tamamladı:</p><p>'Yeterince uyuduğunuz, dengeli beslendiğiniz ve dinlenmenize rağmen yorgunluğunuz devam ediyorsa bunu normalleştirmeyin. Özellikle haftalar boyunca devam eden, giderek artan veya günlük yaşamınızı etkileyen yorgunluklarda hekim değerlendirmesi gerekir. Hastanın öyküsü, fizik muayenesi ve gerekli görülen kan testleriyle demir, B12, folat, D vitamini, tiroit fonksiyonları, kan şekeri, böbrek fonksiyonları ve diğer olası nedenler değerlendirilebilir. Burada amaç yalnızca yorgunluğu gidermek değil, yorgunluğa neden olan problemi ortaya çıkarmaktır.'</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/dinlenmeyle-gecmeyen-yorgunluk_1788799518_W0IpP5.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Dinlenmeyle geçmeyen yorgunluk vücudun verdiği önemli bir sinyal olabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/dinlenmeyle-gecmeyen-yorgunluk_1788799518_W0IpP5.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Uzun süren uyku sorunları Alzheimer riskini artırabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/uzun-suren-uyku-sorunlari-alzheimer-riskini-artirabilir/232420/</link>
            <description><![CDATA[Biruni Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Demet Aygün Üstel, uzun süre devam eden ve uyku kalitesini bozan sorunların bilişsel gerileme ve Alzheimer hastalığı riskiyle ilişkili olabileceğine dikkat çekti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/uzun-suren-uyku-sorunlari-alzheimer-riskini-artirabilir/232420/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 15:24:43 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Uyku yalnızca vücudun dinlendiği bir dönem değil, beynin hafıza ve öğrenmeyle ilgili faaliyetlerini sürdürdüğü önemli bir süreç olarak öne çıkıyor. Uzun süre devam eden uyku problemlerinin ise özellikle ileri yaşlarda beyin sağlığı açısından dikkate alınması gerekiyor.</p><p>Biruni Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Demet Aygün Üstel, uyku sırasında beynin hafıza ve öğrenmeyle ilgili faaliyetlerini sürdürdüğünü, aynı zamanda gün içerisinde oluşan bazı metabolik atıkların uzaklaştırılmasına yönelik mekanizmaların daha aktif çalıştığını belirtti.</p><strong>Uyku ile Alzheimer arasındaki ilişki çift yönlü olabilir</strong><p>Uyku sorunları ile Alzheimer hastalığı arasındaki ilişkinin tek yönlü olmadığını ifade eden Doç. Dr. Demet Aygün Üstel, uyku bozukluklarının bilişsel gerileme açısından risk oluşturabileceğini, Alzheimer hastalığıyla bağlantılı beyindeki değişimlerin de kişinin uyku düzenini bozabileceğini kaydetti.</p><p>Üstel, 'Uyku bozuklukları bilişsel gerileme açısından bir risk faktörü olabilirken Alzheimer hastalığıyla ilişkili beyindeki değişiklikler de uyku-uyanıklık düzeninin bozulmasına neden olabiliyor. Bu nedenle özellikle ileri yaşlarda ortaya çıkan ve uzun süre devam eden uyku sorunlarını yalnızca yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak değerlendirmemek gerekiyor' dedi.</p><p>Uyku süresinin yanı sıra kalitesinin de önemli olduğunu vurgulayan Üstel, kişinin sekiz saat yatakta kalmasının kaliteli uyuduğu anlamına gelmediğini söyledi. Gece boyunca sık uyanmanın ve derin uyku dönemlerinin azalmasının dinlenmeyi olumsuz etkileyebileceğini belirten Üstel, 'Kişi sekiz saat yatakta kalmış olsa bile uykusu sürekli bölünüyorsa yeterli ve kaliteli bir uyku elde edemeyebilir' ifadelerini kullandı.</p><p>Yüksek sesle horlama, uyku sırasında nefesin durması, sabah dinlenmeden uyanma ve gün içerisinde aşırı uyku hali gibi belirtilerin de dikkate alınması gerektiğini kaydeden Üstel, bu şikyetlerin bulunması durumunda uyku apnesi açısından değerlendirme yapılmasının önem taşıdığını söyledi.</p><p>Uykusuzluk ve obstrüktif uyku apnesi gibi sorunlarla bilişsel gerileme ve demans arasındaki bağlantıya ilişkin çalışmalar bulunduğunu aktaran Üstel, her uyku problemi yaşayan kişinin Alzheimer hastalığına yakalanacağı şeklinde bir sonuç çıkarılmaması gerektiğini vurguladı.</p><p>Uyku sırasında beynin gün içerisinde oluşan bazı metabolik atıkları temizlemeye yönelik mekanizmalarının daha aktif çalıştığını ifade eden Üstel, Alzheimer hastalığında önemli rol oynayan beta-amiloid ve tau proteinleri ile uyku arasındaki ilişkinin de uzun süredir araştırıldığını belirtti.</p><p>Üstel, 'Burada önemli olan, kötü uyku Alzheimer&#39;ın kesin nedeni demek değildir. Bilimsel veriler bir ilişkiye işaret ediyor' dedi.</p><p>Unutkanlığın da tek başına Alzheimer belirtisi olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Üstel, yetersiz uyku, stres, depresyon, bazı ilaçlar ve farklı sağlık sorunlarının hafızayı etkileyebileceğini kaydetti.</p><p>Yakın zamanda yaşanan olayların sık sık unutulması, aynı soruların tekrar tekrar sorulması veya kişinin günlük işlerini yapmakta zorlanması durumunda sağlık değerlendirmesinin geciktirilmemesi gerektiğini ifade eden Üstel, özellikle bu şikyetlere belirgin uyku bozukluklarının eşlik etmesinin dikkate alınması gerektiğini söyledi.</p><p>Doç. Dr. Demet Aygün Üstel, beyin sağlığının korunmasında kaliteli uykunun yanı sıra düzenli fiziksel aktivite, dengeli beslenme ve damar sağlığının korunmasının da birlikte ele alınması gerektiğini belirtti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/uzun-suren-uyku-sorunlari-alzh_1788783882_1XfEJy.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Uzun süren uyku sorunları Alzheimer riskini artırabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/uzun-suren-uyku-sorunlari-alzh_1788783882_1XfEJy.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Çocukluktaki hareketsizlik genç yaşta bel ve boyun fıtığına zemin hazırlıyor]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/cocukluktaki-hareketsizlik-genc-yasta-bel-ve-boyun-fitigina-zemin-hazirliyor/232389/</link>
            <description><![CDATA[Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Orhan Şen, çocukluk döneminde hareketsiz yaşam ve egzersiz eksikliğinin kas gelişimini olumsuz etkileyerek genç yaşlarda bel ve boyun fıtığı riskini artırabildiğini söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/cocukluktaki-hareketsizlik-genc-yasta-bel-ve-boyun-fitigina-zemin-hazirliyor/232389/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 18:55:22 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Çocukların telefon, tablet ve bilgisayar karşısında geçirdiği sürenin artması, hareketli yaşamın giderek azalmasına neden oluyor. Uzun süre aynı pozisyonda kalmak ise özellikle boyun, bel ve bacak bölgesindeki kasların yeterince gelişmemesine ve eklem hareketlerinin kısıtlanmasına zemin hazırlayabiliyor.</p><p>Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Orhan Şen, gençlerde görülen bel ve boyun fıtığındaki artışa dikkat çekerek, sorunun temelinde çocukluk döneminden itibaren benimsenen hareketsiz yaşam tarzı ve egzersiz eksikliğinin bulunduğunu belirtti.</p><strong>Ekran başında geçirilen uzun süreye dikkat</strong><p>Geçmişte çocukların sokakta oynadığı hareketli oyunların yerini günümüzde bilgisayar, telefon ve tablet başında geçirilen uzun saatlerin aldığını belirten Prof. Dr. Orhan Şen, bu değişimin kas ve iskelet sistemi açısından olumsuz sonuçlar doğurabildiğini söyledi.</p><p>Şen, 'Gençlerde bel ve boyun fıtığının artmasındaki temel neden, çocukluktan itibaren hareketsiz bir yaşam sürülmesi ve egzersiz yapılmamasıdır. Geçmişte sokakta oynanan hareketli oyunların yerini, bugün saatlerce masa başında veya koltukta bilgisayar, tablet ve telefon ekranlarına bakarak geçirilen zaman aldı.' dedi.</p><p>Boyun, bel ve bacakların uzun süre hareketsiz kalmasının kas gelişimini yetersiz bırakabileceğini ifade eden Prof. Dr. Orhan Şen, eklem hareketlerinin de bu durumdan etkilenebildiğini kaydetti.</p><p>Çocukluk ve gençlik döneminde yeterince güçlenmeyen kasların ilerleyen yıllarda ani ve ağır yüklerle karşılaştığında zorlanabileceğine dikkat çeken Şen, 'Boyun, bel ve bacakların uzun süre hareketsiz kalması, kas gelişimini yetersiz kılar ve eklem hareketlerini sınırlar.' ifadelerini kullandı.</p><strong>Valiz taşımak bile sorun oluşturabilir</strong><p>Prof. Dr. Orhan Şen, hareketsiz geçirilen yılların ardından vücudun alışık olmadığı bir yükle karşılaşmasının bel ve boyun bölgesinde sorunlara yol açabileceğini belirtti.</p><p>Şen, 'Bu zayıf altyapı yüzünden gençler ilerleyen yıllarda valiz taşımak veya aniden ağır sporlara başlamak gibi durumlarla karşılaştığında kas ve eklemler bu yükü kaldıramaz, sonuç olarak bel ve boyun fıtıkları ortaya çıkar.' diye konuştu.</p><p>Hareketsiz yaşamın oluşturabileceği sorunlara karşı çocukların erken yaşlardan itibaren düzenli fiziksel aktiviteye yönlendirilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Orhan Şen, ailelere ve öğretmenlere önemli görevler düştüğünü söyledi.</p><p>Çocukların yalnızca tek bir aktiviteyle sınırlandırılmaması gerektiğini ifade eden Şen, yüzme ve koşu gibi farklı spor dallarının çocukların yaşamına dahil edilebileceğini belirtti.</p><p>Düzenli sporun kas ve iskelet sistemi üzerindeki etkilerinin yanı sıra zihinsel gelişime de katkı sağladığını ifade eden Prof. Dr. Orhan Şen, 'Aileler ve öğretmenler çocukları yüzme, koşu gibi farklı spor dallarına teşvik etmelidir. Spor, çocukları fıtıktan korumanın yanı sıra beyne yeterli kan gitmesini sağlayarak zihinsel gelişimi ve çözüm odaklı düşünmeyi de destekler.' dedi.</p><p>Şen, çocukluk döneminde kazanılan hareket alışkanlığının ilerleyen yaşlar açısından önem taşıdığını vurgulayarak, 'Gençlerimizi bu rahatsızlıklardan korumak için sporu onların hayatına erken yaşlardan itibaren yerleştirmemiz gerekiyor.' ifadelerini kullandı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cocukluktaki-hareketsizlik-gen_1788710120_rl6PN9.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Çocukluktaki hareketsizlik genç yaşta bel ve boyun fıtığına zemin hazırlıyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cocukluktaki-hareketsizlik-gen_1788710120_rl6PN9.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Çocuklarda yanlış ayakkabı seçimi ayak sağlığını bozabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/cocuklarda-yanlis-ayakkabi-secimi-ayak-sagligini-bozabilir/232388/</link>
            <description><![CDATA[Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sevil Bilir, yanlış numara ve uygun olmayan ayakkabıların çocuklarda ağrı, tırnak batığı ve ayak şekil bozukluklarına yol açabileceğini belirterek aileleri doğru ayakkabı seçimi konusunda uyardı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/cocuklarda-yanlis-ayakkabi-secimi-ayak-sagligini-bozabilir/232388/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 18:50:46 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Çocukların sağlıklı ayak gelişiminde ayakkabı seçimi önemli rol oynuyor. Yalnızca görünümüne bakılarak alınan, ayağa küçük veya büyük gelen ya da çocuğun ayak yapısına uygun olmayan ayakkabılar ilerleyen dönemlerde çeşitli sorunların ortaya çıkmasına neden olabiliyor.</p><p>Medipol Acıbadem Bölge Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sevil Bilir, özellikle çocukların ilk ayakkabısının ne zaman alınması gerektiğinden doğru numaranın belirlenmesine kadar ailelerin dikkat etmesi gereken noktaları anlattı.</p><strong>İlk ayakkabı için yürümeye başlamasını bekleyin</strong><p>Bebeklere henüz yürümeye başlamadan ayakkabı giydirilmesinin gerekli olmadığını belirten Doç. Dr. Sevil Bilir, ayakkabı ihtiyacının çocuğun yürümeye başlaması ve dışarıda zaman geçirmesiyle ortaya çıktığını söyledi.</p><p>Bilir, 'Bebekler ev içinde vakit geçirirken ve henüz yürümeye başlamamışken ayakkabı kullanmalarına gerek yoktur. Ayakkabı ihtiyacı, yürümeye başlayıp dışarıda zaman geçirdikleri dönemde başlar.' dedi.</p><p>Ayakkabı seçimindeki en önemli noktalardan birinin doğru numara olduğunu vurgulayan Bilir, çocuğun ayağını sıkan ayakkabılardan kaçınılması gerektiğini ifade etti.</p><p>Ayakkabının içerisinde parmakların rahat hareket edebilmesi gerektiğine dikkat çeken Bilir, ölçüm için gün içerisinde ayakların daha şiş olabileceği öğleden sonraki saatlerin tercih edilmesini önerdi.</p><p>Doç. Dr. Sevil Bilir, 'Ayakkabı, çocuğun ayağını sıkmamalı ve parmakların rahat hareket edebileceği alan bırakılmalıdır. Bu nedenle ölçüm, gün içinde ayakların en şiş olduğu öğleden sonra saatlerinde yapılmalı ve en uzun parmağın ön tarafından yaklaşık 1-1,5 santimetre pay bırakılmalıdır.' ifadelerini kullandı.</p><strong>Yanlış numara tırnak batığına neden olabilir</strong><p>Ayağa uygun olmayan numaradaki ayakkabıların çocuklarda yalnızca rahatsızlık hissine yol açmadığını belirten Bilir, yanlış seçimin tırnak batığı, ağrı ve ayak yapısında şekil bozukluklarına neden olabileceğine dikkat çekti.</p><p>Çocukların ayakları büyümeye devam ettiği için ayakkabının mevcut ayak ölçüsüne uygun olup olmadığının da belirli aralıklarla kontrol edilmesi gerekiyor.</p><p>Ayakkabının modeli ve üretildiği malzemenin de seçim sırasında göz önünde bulundurulması gerektiğini belirten Doç. Dr. Sevil Bilir, ön bölümün geniş ve yuvarlak olmasını önerdi.</p><p>Bilir, 'Topuk kısmı ayağı iyi kavramalı, tabanı kaymaz olmalı. Ayrıca ayakkabıların yumuşak, esnek ve hava alabilen materyallerden üretilmiş olması gerekir. Deri, kanvas ya da fileli yapılar bu açıdan daha uygundur.' dedi.</p><p>Bilir, çocukların parmaklarını sıkıştırabilecek sivri ve dar burunlu ayakkabıların tercih edilmemesi gerektiğini de belirtti.</p><strong>Bebeklerde ayak numarası neredeyse her ay kontrol edilmeli</strong><p>Çocukların hızlı büyümesi ayakkabı numaralarının da kısa süre içerisinde değişmesine neden olabiliyor. Bu nedenle çocuğun ayakkabısının sıkmaya başlamasını beklemeden düzenli kontrol yapılması önem taşıyor.</p><p>Doç. Dr. Sevil Bilir, 'Bebeklerde ayak numarası neredeyse her ay kontrol edilmelidir. Daha büyük çocuklarda ise en geç 3 ayda bir kontrol edilmesi gerekir.' ifadelerini kullandı.</p><p>Ailelerin dikkat etmesi gereken bir diğer noktanın kullanılmış ayakkabılar olduğunu belirten Bilir, her çocuğun ayak yapısının birbirinden farklı olduğuna dikkat çekti.</p><p>Ayakkabının iç bölümünün kullanım süresi boyunca onu giyen kişinin ayak yapısına göre şekillendiğini ifade eden Bilir, 'Her çocuğun ayak yapısı farklıdır. Ayakkabının iç yapısı zamanla kullanıcının ayağına göre şekillenir. Bu nedenle başka bir çocuğa ait ayakkabıların kullanılması önerilmez.' dedi.</p><p>Doç. Dr. Sevil Bilir, çocuklar için ayakkabı tercih edilirken görünümün önüne doğru numara, uygun kalıp, esnek ve hava alabilen malzeme ile ayağın rahat hareket edebilmesinin konulması gerektiğine dikkat çekti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cocuklarda-yanlis-ayakkabi-sec_1788709844_KGHb61.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Çocuklarda yanlış ayakkabı seçimi ayak sağlığını bozabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cocuklarda-yanlis-ayakkabi-sec_1788709844_KGHb61.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kahvaltı yapmadan okula gitmek başarıyı etkileyebilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/kahvalti-yapmadan-okula-gitmek-basariyi-etkileyebilir/232387/</link>
            <description><![CDATA[Beslenme ve Diyetetik Uzmanı Dyt. Merve Sena Nazlı, kahvaltı yapmadan okula giden çocukların yorgunluk ve odaklanma sorunları yaşayabildiğini, paketli ve şekerli gıdalara yönelimin ise obezite riskini artırabildiğini belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/kahvalti-yapmadan-okula-gitmek-basariyi-etkileyebilir/232387/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 18:45:53 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Yeni eğitim döneminde çocukların beslenme alışkanlıkları bir kez daha gündeme geldi. Medicana Konya Hastanesi Beslenme ve Diyetetik Uzmanı Dyt. Merve Sena Nazlı, okul çağındaki çocukların güne kahvaltıyla başlamasının hem günlük enerji ihtiyacının karşılanması hem de derslere odaklanma açısından önemli olduğunu söyledi.</p><p>Gece boyunca devam eden açlığın ardından kahvaltı yapmadan okula giden çocukların daha yorgun ve halsiz olabildiğine dikkat çeken Nazlı, kahvaltının içeriğinin de en az kahvaltı yapmak kadar önemli olduğunu vurguladı.</p><strong>'Kahvaltıda ne yediği de oldukça kıymetli'</strong><p>Çocukların kahvaltısında protein, kalsiyum, sebze ve meyve gibi farklı besin gruplarının bir arada bulunmasını öneren Dyt. Merve Sena Nazlı, kahvaltının çocukların seveceği şekilde çeşitlendirilebileceğini belirtti.</p><p>Nazlı, 'Gece uzun süre açlık olduğu için çocuklarımız eğer kahvaltı yapmazsa daha yorgun, halsiz ve okul başarısını etkileyecek şekilde olumsuz etkilerle karşı karşıya kalabiliyor. Burada önemli olan aslında kahvaltı yapmak. Tabii ki kahvaltı yapmak önemli ama kahvaltıda ne yediği de bizim açımızdan oldukça kıymetli.' dedi.</p><p>Hazır kahvaltılık ürünler yerine yumurtanın tercih edilebileceğini belirten Nazlı, çocukların damak zevkine göre haşlanmış yumurta, menemen, omlet veya pankek gibi seçeneklerin hazırlanabileceğini söyledi.</p><p>Peynirin de kahvaltıda bulunmasının önemli olduğunu ifade eden Nazlı, kalsiyum içeriğinin yanı sıra çocukların boy gelişimine katkısı açısından bu besin grubuna dikkat çekti. Kahvaltıya ekmek, domates, biber gibi sebzeler ile bir porsiyon meyvenin de eklenebileceğini kaydetti.</p><strong>Aç giden çocuk paketli gıdalara daha fazla yönelebiliyor</strong><p>Kahvaltının kilo kontrolü açısından da önemli olduğunu ifade eden Dyt. Merve Sena Nazlı, okula aç giden çocukların gün içerisinde paketli ve şekerli yiyeceklere daha fazla yönelebildiğine dikkat çekti.</p><p>Nazlı, 'Çocuklar okula aç gittiği zaman daha fazla paketli gıda, şekerli gıdalar tüketmek zorunda kalabiliyorlar ve canları daha çok fazla istiyor. Ama kahvaltı yapan çocuklarda ise zaten tok bir şekilde gittiği için bu tarz sağlıksız besinlere yönelme ihtimalleri daha da azalmış oluyor.' ifadelerini kullandı.</p><p>Kahvaltının okul başarısına etkisine de değinen Nazlı, yapılan çalışmalarda güne kahvaltıyla başlayan çocukların okul başarısının da arttığının görüldüğünü söyledi.</p><p>Çocuklarda yalnızca kahvaltı yapmak değil, kahvaltıda tüketilen besinlerin seçimi de önem taşıyor. Dyt. Merve Sena Nazlı, kahvaltı alışkanlığı olmayan çocukların simit ve poğaça gibi basit karbonhidrat ağırlıklı yiyeceklerle beslenmesinin sağlıklı bir kahvaltının yerini tutmadığını belirtti.</p><p>Bu tür beslenmenin çocuklarda obezite riskini artırabileceğine dikkat çeken Nazlı, karın bölgesinde yağlanmanın yanı sıra karaciğer yağlanmasına da yol açabileceğini ifade etti.</p><strong>'Kahvaltı hazırlamak için uzun zamana gerek yok'</strong><p>Çalışan anne ve babaların sabahları kahvaltı hazırlamak için yeterli zaman bulamayabildiğine de değinen Nazlı, sağlıklı bir kahvaltının mutlaka uzun hazırlık gerektirmediğini söyledi.</p><p>Nazlı, 'Bazen aileler de çalıştığı için &#39;Kahvaltı hazırlamaya fırsatımız olmuyor&#39; denilebiliyor. Ama burada çok kendimizi yormamıza gerek yok. Koyacağımız bir yumurta, bir peynir, zeytin çok hızlı bir şekilde ama sağlıklı bir şekilde de çocuklarımızı besleyebiliriz.' dedi.</p><p>Çocukların enerji ihtiyacının karşılanması için kahvaltıda bal ve pekmez gibi seçeneklerin değerlendirilebileceğini belirten Dyt. Merve Sena Nazlı, sürülebilir çikolatalar yerine bu ürünlerin tercih edilebileceğini ifade etti.</p><p>Nazlı, çocukların güne dengeli bir kahvaltıyla başlamasının hem beslenme düzeninin korunması hem kilo kontrolü hem de okul performansı açısından önemli olduğunu vurgulayarak öğrencilere başarılı bir eğitim dönemi diledi.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kahvalti-yapmadan-okula-gitmek_1788709552_RZC5IT.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kahvaltı yapmadan okula gitmek başarıyı etkileyebilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kahvalti-yapmadan-okula-gitmek_1788709552_RZC5IT.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Çocuklarda konuşma sorunlarının nedeni dil bağı olabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/cocuklarda-konusma-sorunlarinin-nedeni-dil-bagi-olabilir/232365/</link>
            <description><![CDATA[Çocuk Diş Hekimi Dt. Nurgül Demir, dil bağının konuşmaya başlamayı geciktirmediğini ancak dil hareketlerinin belirgin şekilde kısıtlandığı çocuklarda bazı seslerin doğru çıkarılmasını zorlaştırabileceğini belirterek, erken dönemde yapılacak muayenenin önemine dikkat çekti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/cocuklarda-konusma-sorunlarinin-nedeni-dil-bagi-olabilir/232365/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 21:37:34 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Çocukların dil ve konuşma gelişimi sırasında ortaya çıkan telaffuz sorunlarının altında farklı nedenler bulunabiliyor. Bunlardan biri de doğuştan gelen yapısal farklılıklardan biri olan ve dilin hareketlerini kısıtlayabilen 'dil bağı' olarak gösteriliyor.</p><p>Çocuk Diş Hekimi Dt. Nurgül Demir, dil bağının normalden kısa olması veya dil hareketlerini sınırlandırmasının bebeklik döneminde emme ve yutkunma fonksiyonlarını, ilerleyen dönemlerde ise bazı seslerin doğru çıkarılmasını etkileyebildiğini söyledi.</p><strong>Dil bağı konuşmaya başlamayı geciktirmiyor</strong><p>Dil bağı konusunda ailelerin en fazla merak ettiği konulardan birinin konuşma gecikmesi olduğunu belirten Dt. Nurgül Demir, dil bağının doğrudan konuşmanın başlamasını geciktirmediğine dikkat çekti.</p><p>Ancak dil hareketlerinin ciddi şekilde kısıtlandığı durumlarda telaffuz problemleri ortaya çıkabiliyor. Özellikle dil ucunun belirli hareketlerini gerektiren seslerde çocukların zorlanabileceğini belirten Demir, 'Çocuklar, özellikle dil ucunun doğru hareketi ile çıkarılabilen &#39;l, r, t, d, n, s, ş, z, j&#39; gibi sesleri çıkartmakta zorlanabilirler veya bu sesleri farklı şekilde çıkarabilirler.' dedi.</p><p>Dil bağının etkileri yalnızca telaffuz sorunlarıyla sınırlı kalmayabiliyor. Dt. Nurgül Demir, kısa dil bağı ve dil hareketlerini kısıtlayan yapının, yutkunma sırasında dilin üst damağı yeterince desteklemesini engelleyebileceğini belirtti.</p><p>Bu durumun dişlerin dizilimi ve çene gelişimi üzerinde etkili olabileceğini kaydeden Demir, bazı çocuklarda çiğneme fonksiyonunu da etkileyebilecek kapanış bozukluklarının ortaya çıkabileceğine dikkat çekti.</p><strong>Rutin muayenede fark edilebiliyor</strong><p>Özellikle henüz konuşmaya başlamayan küçük çocuklarda dil bağı probleminin anne ve babalar tarafından fark edilmesi her zaman kolay olmayabiliyor.</p><p>Dt. Nurgül Demir, rutin çocuk diş hekimi muayenelerinin bu açıdan önem taşıdığını belirterek, dil hareketlerindeki kısıtlılığın muayene sırasında tespit edilebileceğini ifade etti.</p><p>Bazı durumlarda dil bağının oluşturduğu hareket kısıtlılığı günlük yaşam sırasında da fark edilebiliyor. Çocuğun yutkunurken dilini rahat hareket ettirememesi, bazı sesleri farklı çıkarması veya dilini dışarı doğru uzatmakta güçlük çekmesi dikkat edilmesi gereken belirtiler arasında yer alıyor.</p><p>Dt. Nurgül Demir, daha ileri durumlarda görülebilecek belirtileri şöyle anlattı:</p><p>'İleri boyutlardaki dil bağı patolojilerinde, dilin dudaklara dahi değdirilememesi, dil bağının tedavi edilmesi gerektiğini gösteren önemli işaretlerdir. Dilini dışarı uzatması istendiğinde, dilin bulunduğu konumda bombeleşmesi ve dil ucunun &#39;V&#39; şeklini alması, daha spesifik bir bulgu olarak karşımıza çıkar.'</p><strong>Tedavinin zamanı çocuğa göre belirleniyor</strong><p>Dil bağı tespit edilen her çocukta aynı tedavi yaklaşımı uygulanmıyor. Tedavinin zamanlamasında dil hareketlerinin ne ölçüde kısıtlandığı ve bu durumun çocuğun fonksiyonlarını ne derece etkilediği dikkate alınıyor.</p><p>Tedavi gerekli görüldüğünde dil hareketlerini kısıtlayan bağ dokusuna cerrahi müdahale gerçekleştirilebiliyor.</p><p>Dt. Nurgül Demir, dil bağı tedavisinde lazer uygulamasının çocuklar açısından sağlayabileceği avantajlara da dikkat çekti.</p><p>Demir, 'Lazerin uygulandığı bölgede kanama kontrolünü sağlaması, hastanın koltukta geçireceği zamanı klasik cerrahi prosedürlerine göre çok daha kısa tutması, kullanılan malzeme sayısının azlığı, dikiş atılmasına gerek kalmaksızın işlemin tamamlanması ve bölgedeki bakteri üremesini önlemesi, lazerin çocuklarda kullanımında öne çıkan temel avantajlardır.' ifadelerini kullandı.</p><strong>Tedaviden sonra konuşma terapisi gerekebilir</strong><p>Dil bağı uzun süre devam eden çocuklarda bazı seslerin yanlış çıkarılması veya akıcı konuşmada yaşanan güçlükler, cerrahi müdahalenin ardından hemen ortadan kalkmayabilir.</p><p>Dt. Nurgül Demir, bu çocuklarda ihtiyaç halinde konuşma terapisi veya psikolojik desteğin tedavi sürecine dahil edilebileceğini belirtti.</p><p>Dil bağı tedavisinin çocukluğun ilerleyen dönemlerine bırakıldığı bazı vakalarda diş ve çene yapısının da değerlendirilmesi önem kazanıyor.</p><p>Dt. Nurgül Demir, 'Dil bağı tedavisi, çocukluğun ilerleyen dönemlerine bırakıldıysa ve çenelerde gelişim, dişlerde dizilim bozuklukları konuşma problemlerine eşlik ediyorsa, mutlaka bir ortodonti uzmanından görüş alınarak ideal tedavi planlanmalıdır.' dedi.</p><p>Demir, çocukta dil hareketlerinde belirgin kısıtlılık veya bazı seslerin çıkarılmasında güçlük fark edilmesi durumunda yapılacak muayenenin, sorunun kaynağının belirlenmesi ve gerekli tedavi planının oluşturulması açısından önem taşıdığını ifade etti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cocuklarda-konusma-sorunlarini_1788633453_0ubTHX.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Çocuklarda konuşma sorunlarının nedeni dil bağı olabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cocuklarda-konusma-sorunlarini_1788633453_0ubTHX.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Obezite tedavisinde yanlış yöntem zaman kaybettirebilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/obezite-tedavisinde-yanlis-yontem-zaman-kaybettirebilir/232358/</link>
            <description><![CDATA[Erdem Hastanesi Çakmak Şubesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Rafail Ibayev, obezite tedavisinde popüler yöntemler yerine hastanın metabolik yapısı, obezite derecesi ve eşlik eden hastalıklarına göre kişiye özel bir yol haritası belirlenmesi gerektiğini söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/obezite-tedavisinde-yanlis-yontem-zaman-kaybettirebilir/232358/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 18:27:41 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Obezite tedavisinde son dönemde zayıflama iğnelerinin yaygın şekilde gündeme gelmesi, kilo verme yöntemlerine yönelik ilgiyi de artırdı. Ancak sosyal medyada hızla yayılan şok diyetlerden çeşitli ürünlere, zayıflama iğnelerinden cerrahi yöntemlere kadar çok sayıda seçeneğin bulunması hastaların doğru tedaviye ulaşmasını zorlaştırabiliyor.</p><p>Erdem Hastanesi Çakmak Şubesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Rafail Ibayev, obezitenin kronik ve çok faktörlü bir hastalık olduğunu belirterek, tedavinin kişiye özel planlanması gerektiğine dikkat çekti.</p><strong>'Popüler olan değil, doğru tedavi önemli'</strong><p>Zayıflama iğnelerinin her hasta için tek ve kalıcı çözüm olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Op. Dr. Rafail Ibayev, kişinin genel sağlık durumunun tedavi seçiminde belirleyici olduğunu söyledi.</p><p>Ibayev, 'Tedavide önemli olan popüler olan yöntemi seçmek değil, hastanın ihtiyaç duyduğu doğru tedaviyi zamanında belirlemek. Özellikle morbid obezite ve eşlik eden hastalıkların bulunduğu durumlarda uygun tedavinin gecikmesi, zamanın sağlık aleyhine işlemesine neden olabiliyor.' dedi.</p><p>Her insanın metabolik hızı, genetik özellikleri ve obezite derecesinin farklı olduğunu vurgulayan Ibayev, bir kişide sonuç verdiği belirtilen yöntemin başka bir kişide aynı sonucu vermesinin beklenmemesi gerektiğini ifade etti.</p><p>Obezitenin yalnızca alınan ve harcanan kalori üzerinden değerlendirilmesinin yeterli olmadığını belirten Op. Dr. Rafail Ibayev, kilo artışının altında farklı sağlık sorunlarının bulunabileceğine dikkat çekti.</p><p>İnsülin direnci, tiroid fonksiyon bozuklukları ve yeme davranışı bozuklukları gibi faktörlerin değerlendirilmesi gerektiğini kaydeden Ibayev, bunların gözden kaçırılmasının doğru tedavinin gecikmesine ve tekrarlayan kilo verme girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açabileceğini söyledi.</p><p>Ibayev, 'Altta yatan metabolik sorunların tespit edilmemesi durumunda eksik ve sonuçsuz çabalarla aylar kaybedilebiliyor' ifadelerini kullandı.</p><strong>Tedavi öncesinde kapsamlı değerlendirme yapılmalı</strong><p>Obezite tedavisinde kişinin sağlık tablosunun bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Op. Dr. Rafail Ibayev, gerekli endokrinolojik incelemeler, kan değerleri ve psikolojik değerlendirmelerin tedavi planının oluşturulmasında önemli olduğunu belirtti.</p><p>Özellikle cerrahi düşünülen hastalarda yalnızca vücut ağırlığına bakılarak karar verilmemesi gerektiğini ifade eden Ibayev, obezitenin derecesinin yanı sıra eşlik eden hastalıkların da dikkate alınması gerektiğini söyledi.</p><p>Kilo verip yeniden alma şeklinde tekrarlanan 'yo-yo' diyet döngüsünün uzun süre devam etmesinin doğru tedaviye ulaşmayı geciktirebileceğine dikkat çeken Op. Dr. Rafail Ibayev, özellikle ileri obezite tablosunda zaman faktörünün önem taşıdığını söyledi.</p><p>Ibayev, vücut kitle indeksi 35 ve üzerinde olup tip 2 diyabet, hipertansiyon veya uyku apnesi gibi eşlik eden hastalıkları bulunan kişilerin sağlık durumlarının kapsamlı şekilde değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.</p><p>Obezitenin zaman içerisinde kalp ve damar sistemi başta olmak üzere farklı organlar üzerinde olumsuz etkiler oluşturabileceğini ifade eden Ibayev, ailesinde erken yaşta kalp krizi öyküsü bulunan, kontrol altına alınamayan diyabeti, karaciğer yağlanması veya obeziteye bağlı ciddi eklem sorunları olan kişilerde zamanın daha kritik hale gelebildiğini kaydetti.</p><strong>VKİ 40&#39;ın üzerindeyse başarısız yöntemlerde ısrar edilmemeli</strong><p>Dengeli beslenme ve egzersizin sağlıklı yaşamın vazgeçilmez parçaları olduğunu belirten Op. Dr. Rafail Ibayev, vücut kitle indeksinin 40&#39;ın üzerinde olduğu morbid obezite durumunda, tıbbi gözetim altında tekrarlanmasına rağmen sonuç alınamayan yöntemlerde uzun süre ısrar edilmesinin zaman kaybına dönüşebileceğini ifade etti.</p><p>Ibayev, yıllarca devam eden ve sonuç vermeyen diyet-egzersiz girişimlerinin ardından hastanın sağlık durumuna göre cerrahi seçeneklerin de değerlendirmeye alınabileceğini belirtti.</p><p>Obezite cerrahisinde de tek tip bir tedaviden söz edilemeyeceğine dikkat çeken Op. Dr. Rafail Ibayev, ameliyat kararının kişiye özel ve farklı tıp disiplinlerinin değerlendirmesiyle verilmesi gerektiğini söyledi.</p><p>Tüp mide ve gastrik bypass gibi cerrahi yöntemler arasında seçim yapılırken kişinin tıbbi geçmişinin, anatomik yapısının, yeme alışkanlıklarının ve obeziteye eşlik eden hastalıklarının dikkate alınması gerektiğini belirten Ibayev, doğru yöntem belirlenmeden yapılan planlamaların istenilen sonucu vermeyebileceğini ifade etti.</p><strong>'Cerrahi sihirli bir değnek değil'</strong><p>Ameliyatın obezite tedavisindeki sürecin yalnızca bir bölümünü oluşturduğunu belirten Op. Dr. Rafail Ibayev, cerrahi sonrasında hastanın yaşam tarzı değişikliklerine uyumunun ve düzenli takibinin kalıcı başarı açısından önem taşıdığını söyledi.</p><p>Ameliyat sonrasında yeniden kilo alınması halinde hastanın baştan değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Ibayev, mide anatomisinin mevcut durumu, beslenme alışkanlıkları, vitamin ve mineral değerleri ile psikolojik uyumun gözden geçirilmesi gerektiğini kaydetti.</p><p>Ibayev, 'Tedavi ve takip şeması bu bulgular ışığında güncellenmeli, gerekiyorsa diyetisyen ve psikolog eşliğinde davranışsal terapiler veya revizyon cerrahisi ihtimalleri değerlendirilerek kişiye özel yeni bir yol haritası çizilmelidir.' dedi.</p><p>Op. Dr. Rafail Ibayev, obeziteyle mücadelede zayıflama iğnesi, diyet veya cerrahi gibi tek bir yöntemin herkes için doğru seçenek olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çekti.</p><p>Hastanın obezite derecesi, metabolik durumu, eşlik eden hastalıkları ve daha önce uygulanan tedavilerin sonuçları birlikte değerlendirilerek uygun yöntemin zamanında belirlenmesinin, tedavi sürecinin en önemli aşamalarından biri olduğunu ifade etti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/obezite-tedavisinde-yanlis-yon_1788622060_mvfoBn.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Obezite tedavisinde yanlış yöntem zaman kaybettirebilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/obezite-tedavisinde-yanlis-yon_1788622060_mvfoBn.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Çocukların yeni tehdidi ekrandan geliyor]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/cocuklarin-yeni-tehdidi-ekrandan-geliyor/232357/</link>
            <description><![CDATA[Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Oğuz Polat, çocukların dijital dünyadan uzaklaştırılmasının çözüm olmadığını belirterek, siber zorbalık, çevrimiçi istismar ve yapay zekâyla üretilen sahte içeriklere karşı aileleri uyardı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/cocuklarin-yeni-tehdidi-ekrandan-geliyor/232357/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 17:36:28 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Çocukların eğitimden arkadaşlık ilişkilerine, oyunlardan sosyal medyaya kadar günlük yaşamlarının önemli bir bölümünü dijital ortamda geçirmesi, beraberinde yeni riskleri de getiriyor. Siber zorbalık, tehdit, şantaj, çevrimiçi cinsel istismar, çocukların güvenini kazanarak istismara hazırlamayı ifade eden 'grooming' ve yapay zek kullanılarak oluşturulan sahte görüntüler, çocukların karşı karşıya kalabileceği tehlikeler arasında bulunuyor.</p><p>Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı ve ASUMA Direktörü Prof. Dr. Oğuz Polat, çocukları internetten tamamen uzaklaştırmaya çalışmak yerine dijital dünyada karşılaşabilecekleri risklere karşı bilinçlendirmenin önem taşıdığını söyledi.</p><strong>Çocukların yüzde 66,1&#39;i sosyal medya kullanıyor</strong><p>TÜİK&#39;in 2024 Çocuklarda Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması&#39;na göre Türkiye&#39;de 6-15 yaş grubundaki çocukların yüzde 66,1&#39;i sosyal medya kullanıyor. Bu oran 11-15 yaş grubunda yüzde 79&#39;a kadar yükseliyor.</p><p>Çocukların yüzde 76,1&#39;inin cep telefonu veya akıllı telefon kullandığı belirtilirken, sosyal medya kullanan çocukların yüzde 97,9&#39;unun bu platformları düzenli kullandığı kaydediliyor.</p><p>Prof. Dr. Oğuz Polat, dijital ortamın artık çocukların günlük yaşamından ayrı düşünülemeyeceğine dikkat çekerek, 'Çocukların hayatındaki şiddet dijitalleşti; çocuklar artık ekran başında da tehdit altında.' dedi.</p><p>Şiddeti Önleme ve Rehabilitasyon Derneği (İMDAT) ile Acıbadem Üniversitesi Suç ve Şiddetle Mücadele Uygulama ve Araştırma Merkezi (ASUMA) tarafından hazırlanan 'Siber Şiddet ve Çocuk' çalışmasında, çocukların dijital ortamda karşılaşabileceği riskler farklı yönleriyle ele alındı.</p><p>Prof. Dr. Oğuz Polat, dijital dünyada yaşanan olayların fiziksel ortamda gerçekleşmemesinin çocuk üzerindeki etkilerini ortadan kaldırmadığını belirterek şunları söyledi:</p><p>'Çocukların yaşamında dijital dünya artık ayrı bir alan değil. Çocuk okulda ve evde olduğu kadar artık dijital dünyada da yaşıyor. Bu nedenle çocuğa yönelik şiddetin dijitalleşmesini çocuk koruma sisteminin dışında değerlendiremeyiz. Siber zorbalık, tehdit, şantaj, grooming ya da çocuğun görüntülerinin izinsiz kullanılması, fiziksel ortamda gerçekleşmese de çocuk açısından gerçek bir şiddettir.'</p><strong>Siber zorbalık ile depresyon arasında dikkat çeken ilişki</strong><p>Siber zorbalığın çocukların ruh sağlığı üzerindeki etkilerine de değinen Prof. Dr. Oğuz Polat, Diyarbakır&#39;da 13-18 yaş grubundaki bin 985 lise öğrencisinin değerlendirildiği araştırmanın sonuçlarını paylaştı.</p><p>Çalışmada siber zorbalık ve siber mağduriyet ile depresyon belirtileri arasında anlamlı pozitif ilişkiler bulunduğunu aktaran Polat, bunun dijital saldırganlığın ergenlerin ruh sağlığı açısından önemli bir risk alanı olduğunu gösterdiğini söyledi.</p><p>Polat, 'Siber zorbalığı &#39;çocukların kendi aralarındaki bir internet şakası&#39; olarak görmek artık mümkün değil. Bunun çocuk üzerinde psikolojik ve sosyal sonuçları var.' ifadelerini kullandı.</p><p>Siber zorbalığa maruz kalan çocuklarda kaygı, üzüntü, yalnızlık, özgüven kaybı ve okul başarısında düşüş gibi sorunların görülebileceğine dikkat çekiliyor.</p><p>Dijital risklerle mücadelede ailelerin yaklaşımının belirleyici olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Oğuz Polat, yasaklamanın tek başına çözüm olmayacağını söyledi.</p><p>Polat, 'Çocuğa &#39;telefonu bırak&#39; demek, sorunu çözmüyor. Çünkü çocuğun sosyal hayatı, arkadaşlıkları, eğitimi ve kendini ifade etme biçimleri de dijitalleşmiş durumda. Bizim yapmamız gereken çocuğu dijital dünyadan koparmak değil, dijital dünyada güvenli davranabilen bir çocuk yetiştirmek. Bunun yolu da yasaklamaktan önce eğitimden, iletişimden ve güven ilişkisinden geçiyor.' dedi.</p><p>Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölgesi tarafından 44 ülke ve bölgede gerçekleştirilen araştırmanın sonuçları da siber zorbalığın küresel boyutuna işaret ediyor. Araştırmaya göre okul çağındaki ergenlerin yaklaşık yüzde 15&#39;i siber zorbalığa maruz kalırken, yüzde 12&#39;si başkalarına siber zorbalık yaptığını bildiriyor.</p><strong>Yapay zekyla yeni bir tehlike ortaya çıktı</strong><p>Çocukların dijital güvenliği açısından son dönemin en önemli risklerinden birini de yapay zek kullanılarak hazırlanan sahte görüntü ve videolar oluşturuyor.</p><p>UNICEF&#39;in Haziran 2026 tarihli değerlendirmesinde yer verilen 11 ülkedeki araştırmalardan elde edilen tahminlere göre, bir yıl içerisinde en az 1,2 milyon çocuğun görüntüsünün yapay zek kullanılarak sahte cinsel içerikli görüntü veya videolara dönüştürülmüş olabileceği belirtiliyor.</p><p>Prof. Dr. Oğuz Polat, yapay zeknın kötü amaçlı kullanımının çocukların mahremiyeti açısından yeni bir dönemi beraberinde getirdiğine dikkat çekti.</p><p>Yapay zek teknolojilerinin mevcut görüntülerin izinsiz paylaşılmasının ötesinde yeni riskler oluşturduğunu belirten Polat, 'Çocuğun gerçek bir görüntüsünün izinsiz paylaşılmasının ötesine geçiyoruz; yapay zek kullanılarak çocuğun hiç bulunmadığı bir ortamda bile sahte görüntüler üretilebiliyor. Bu içerikler çocuğun mahremiyetini, itibarını ve psikolojik bütünlüğünü tehdit ediyor.' dedi.</p><p>Polat, çocuk koruma politikalarının yapay zek kaynaklı yeni tehditler dikkate alınarak yeniden şekillendirilmesi gerektiğini ifade etti.</p><strong>Ailelerin paylaştığı fotoğraflara dikkat</strong><p>Çocukların dijital ayak izinin oluşmasında ebeveynlerin sosyal medya paylaşımları da önemli yer tutuyor. Çocuğun fotoğrafı, okul bilgisi, bulunduğu konum veya özel yaşamına ilişkin ayrıntıların sosyal medyada paylaşılması ilerleyen yıllarda mahremiyet açısından sorun oluşturabiliyor.</p><p>Prof. Dr. Oğuz Polat, ailelere bu konuda dikkatli olmaları çağrısında bulunarak, 'Çocukların dijital ayak izini biz yetişkinler oluşturuyoruz. Bugün masum görünen bir fotoğraf veya bilgi, yıllar sonra çocuğun karşısına çıkabilir. Çocuğun mahremiyet hakkı, ebeveynin paylaşma hakkından önce gelmelidir.' ifadelerini kullandı.</p><p>Polat, ebeveynlerin çocukları hakkında paylaşım yapmadan önce bunun çocuğun gelecekte karşısına nasıl çıkabileceğini düşünmesi gerektiğini belirtti.</p><p>Siber zorbalık, tehdit veya şantajla karşılaşan bir çocuğun yaşadıklarını ailesine anlatabilmesinin kritik önem taşıdığını vurgulayan Prof. Dr. Oğuz Polat, ebeveynlerin ilk tepkisinin suçlayıcı olmaması gerektiğini söyledi.</p><p>Polat, 'Çocuk bir tehdit, şantaj, cinsel içerikli mesaj veya siber zorbalıkla karşılaştığında &#39;Bunu neden yaptın?&#39; sorusuyla değil, &#39;Bunu benimle paylaştığın için doğru yaptın&#39; cümlesiyle karşılaşmalı.' dedi.</p><p>Çocukların dijital güvenliğinin yalnızca ailelerin sorumluluğu olmadığını belirten Polat; aile, okul, sağlık sistemi, hukuk ve teknoloji şirketlerinin birlikte hareket etmesi gerektiğine dikkat çekti.</p><strong>Prof. Dr. Oğuz Polat&#39;tan ailelere 5 öneri</strong><p>Prof. Dr. Oğuz Polat, çocukların dijital dünyada daha güvenli hareket edebilmesi için ailelere beş temel öneride bulundu:</p><p>1. Yasaklamak yerine konuşun: Çocuğun dijital dünyasını yargılamadan dinleyin.</p><p>2. Mahremiyetini koruyun: Fotoğraf, konum, okul ve özel bilgilerini izinsiz paylaşmayın.</p><p>3. Siber zorbalığı ciddiye alın: Tehdit, şantaj veya zorbalık karşısında çocuğu suçlamak yerine destek olun.</p><p>4. Dijital güvenliği güçlendirin: Gizlilik ayarlarını kontrol edin, güçlü şifreler ve iki aşamalı doğrulama kullanın.</p><p>5. Yardım istemesini teşvik edin: Çocuğa, yaşadığı sorun ne olursa olsun bunu ailesiyle paylaşabileceğini hissettirin.</p><p>Prof. Dr. Oğuz Polat, dijital dünyanın çocuklar açısından hem fırsatlar hem de yeni riskler barındırdığını belirterek çözümün çocukları teknolojiden tamamen uzaklaştırmak olmadığını vurguladı.</p><p>Polat, 'Çocukların internetten uzaklaştırılması değil; dijital haklarını bilen, mahremiyetini koruyabilen, siber şiddeti tanıyabilen ve karşılaştığı durumda yardım isteyebilen bireyler olarak güçlendirilmesi gerekiyor.' ifadelerini kullandı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cocuklarin-yeni-tehdidi-ekrand_1788618987_0gP8Gr.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Çocukların yeni tehdidi ekrandan geliyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cocuklarin-yeni-tehdidi-ekrand_1788618987_0gP8Gr.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Karaciğer tümörlerinde “iğne deliğinden” tedavi dönemi başladı]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/karaciger-tumorlerinde-igne-deliginden-tedavi-donemi-basladi/232356/</link>
            <description><![CDATA[Memorial Ankara Hastanesi Girişimsel Radyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Onur Ergun, karaciğer tümörlerinin tedavisinde kullanılan ablasyon ve damar içi yöntemlerin cerrahi kesi gerektirmeden uygulanabildiğini belirterek, uygun hastalarda hastanede kalış ve iyileşme süresinin kısalabildiğini söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/karaciger-tumorlerinde-igne-deliginden-tedavi-donemi-basladi/232356/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 17:13:49 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Vücudun hayati organlarından biri olan karaciğerde hem organın kendi dokusundan kaynaklanan birincil tümörler hem de başka organlardaki kanserlerin yayılması sonucu ortaya çıkan metastatik tümörler görülebiliyor. Tedavide izlenecek yol ise tümörün türü, büyüklüğü, sayısı ve yerleşiminin yanı sıra hastanın genel sağlık durumuna göre belirleniyor.</p><p>Memorial Ankara Hastanesi Girişimsel Radyoloji Bölümü&#39;nden Prof. Dr. Onur Ergun, gelişen girişimsel radyoloji uygulamalarının karaciğer tümörlerinde hem tanı hem de tedavi aşamasında önemli seçenekler sunduğunu belirtti.</p><p>Karaciğer tümörlerinde tedaviye geçilmeden önce tümörün yapısının doğru şekilde belirlenmesi önem taşıyor. Prof. Dr. Onur Ergun, girişimsel radyolojinin bu aşamada da kullanıldığını ifade etti.</p><p>Ultrasonografi veya Bilgisayarlı Tomografi eşliğinde gerçekleştirilen iğne biyopsileriyle tümörden örnek alınabiliyor. Alınan örnekler üzerinden tümörün yapısı, gerekli görülen durumlarda ise moleküler özellikleri değerlendirilebiliyor.</p><p>Görüntüleme eşliğinde gerçekleştirilen işlem sayesinde biyopsi iğnesinin hedeflenen bölgeye kontrollü ve hassas şekilde ulaştırılması mümkün oluyor.</p><strong>Tümöre 1-2 milimetrelik noktadan ulaşılabiliyor</strong><p>Karaciğer tümörlerinde kullanılan girişimsel radyolojik tedavilerin önemli bölümünü ablasyon yöntemleri oluşturuyor.</p><p>Prof. Dr. Onur Ergun&#39;un verdiği bilgilere göre, ablasyon işleminde ciltten özel bir iğneyle tümörün içerisine ulaşılıyor. Ardından kullanılan yönteme göre tümör dokusuna enerji uygulanıyor veya doku kontrollü şekilde donduruluyor. Böylece kanser hücrelerinin tahrip edilmesi hedefleniyor.</p><p>İşlemler yaklaşık 1-2 milimetrelik giriş noktasından ve görüntüleme yöntemlerinin rehberliğinde gerçekleştirilebiliyor. Cerrahi kesi yapılmaması da uygun hastalarda iyileşme sürecinin daha kısa olmasına katkı sağlıyor.</p><p>Özellikle küçük boyutlu ve sınırlı sayıdaki uygun tümörlerde farklı ablasyon yöntemlerinden yararlanılabiliyor.</p><p>Radyofrekans ablasyonda elektrik akımı kullanılarak tümör dokusunun ısıtılması ve tahrip edilmesi amaçlanıyor. Mikrodalga ablasyonda ise mikrodalga enerjisiyle yüksek sıcaklık oluşturularak tümör dokusunun yok edilmesi hedefleniyor.</p><p>Kriyoablasyonda bunun tersine tümör dokusu kontrollü olarak dondurularak kanser hücrelerinin tahrip edilmesi amaçlanıyor.</p><p>Hangi yöntemin uygulanacağına ise tümörün özellikleri ve hastanın genel durumu değerlendirilerek karar veriliyor.</p><strong>Tümörü besleyen damarlara doğrudan ulaşılıyor</strong><p>Prof. Dr. Onur Ergun, karaciğer tümörlerinde kullanılan bir diğer seçeneğin damar yoluyla gerçekleştirilen endovasküler tedaviler olduğunu belirtti.</p><p>Bu işlemlerde damar yolundan ilerlenerek karaciğer atardamarına ve buradan da tümörü besleyen damarlara ulaşılıyor. Tedavinin doğrudan hedeflenen bölgeye uygulanması amaçlanıyor.</p><p>Bu alanda öne çıkan yöntemlerden biri TAKE olarak bilinen Transarteriyel Kemoembolizasyon. İşlem sırasında tümörü besleyen damarlara kemoterapi ilacı verilirken aynı zamanda damarlar embolize edilerek tümörün kanlanmasının azaltılması hedefleniyor.</p><p>Bir diğer yöntem olan TARE&#39;de ise tümörü besleyen damarlara radyoaktif mikroküreler gönderiliyor. Böylece radyasyonun doğrudan tümör dokusuna ulaştırılması amaçlanıyor.</p><strong>Cerrahiye uygun olmayan hastalarda seçenek olabiliyor</strong><p>TAKE ve TARE gibi damar içi yöntemler özellikle cerrahi tedaviye uygun olmayan bazı hastalarda kullanılabiliyor. Hastalığın özelliklerine göre tümörün küçültülmesi veya büyümesinin kontrol altına alınması hedefleniyor.</p><p>Prof. Dr. Onur Ergun, bazı hastalarda girişimsel tedaviler sonrasında cerrahi tedavinin uygulanabileceği koşulların da oluşabildiğini ifade etti.</p><p>Girişimsel radyolojik tedavilerin dikkat çeken özelliklerinden biri işlemlerin küçük bir giriş noktasından yapılabilmesi. Cerrahi kesi gerektirmeyen uygulamalar, uygun hastalarda daha az ağrı ve daha kısa iyileşme süreci sağlayabiliyor.</p><p>Prof. Dr. Onur Ergun, hastanın ve gerçekleştirilen işlemin özelliklerine bağlı olarak hastanede kalış süresinin de kısa olabileceğini belirterek, uygun hastaların aynı gün veya ertesi gün taburcu edilebildiğini kaydetti.</p><p>Hastalığın seyri ve tümörün özellikleri uygun olduğunda bazı girişimsel tedavilerin gerektiğinde yeniden uygulanabilmesi de yöntemin avantajları arasında bulunuyor.</p><p>Karaciğer tümörlerinde uygulanacak yöntemin kişiye özel belirlenmesi gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Onur Ergun, tümörün türü, sayısı, büyüklüğü ve yaygınlığının yanı sıra hastanın genel sağlık durumunun da tedavi kararında etkili olduğunu belirtti.</p><p>Bu nedenle tedavi planlamasında girişimsel radyolojinin yanı sıra onkoloji ve genel cerrahi gibi farklı branşların birlikte değerlendirme yapması önem taşıyor.</p><strong>Yapay zek ve robotik teknolojiler tedaviye giriyor</strong><p>Girişimsel radyolojide teknolojik gelişmeler de devam ediyor. Görüntüleme sistemlerinin gelişmesi, işlemler sırasında tümörün daha hassas şekilde hedeflenmesine yönelik yeni imknlar sağlıyor.</p><p>Prof. Dr. Onur Ergun&#39;un aktardığı bilgilere göre, yapay zek ve robotik teknolojilerin görüntüleme sistemlerine entegrasyonunun ilerleyen dönemde tedavilerin hassasiyetini daha da artırması ve karaciğer tümörlerinin tedavisinde yeni olanaklar oluşturması bekleniyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/karaciger-tumorlerinde-igne-de_1788617628_IuVjCp.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Karaciğer tümörlerinde “iğne deliğinden” tedavi dönemi başladı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/karaciger-tumorlerinde-igne-de_1788617628_IuVjCp.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Yapay zekâ otizmde erken tanı sürecini değiştirebilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/yapay-zeka-otizmde-erken-tani-surecini-degistirebilir/232336/</link>
            <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, yapay zekâ sistemlerinin çocukların göz hareketlerinden ses tonuna, mimiklerinden oyun davranışlarına kadar çok sayıda veriyi analiz ederek otizmde erken tarama ve müdahale süreçlerine önemli katkılar sağlayabileceğini söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/yapay-zeka-otizmde-erken-tani-surecini-degistirebilir/232336/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Fri, 04 Sep 2026 22:25:18 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Yapay zek teknolojilerinin sağlık alanındaki kullanımının yaygınlaşması, Otizm Spektrum Bozukluğunun erken dönemde fark edilmesine yönelik yeni olanakları da beraberinde getiriyor. Çocukların davranışlarını ve gelişimsel özelliklerini analiz edebilen yapay zek tabanlı sistemlerin, erken taramadan kişiselleştirilmiş eğitime kadar farklı alanlarda kullanılmasına yönelik çalışmalar sürüyor.</p><p>Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, yapay zek ile Otizm Spektrum Bozukluğunun kesiştiği alandaki gelişmeleri değerlendirerek teknolojinin özellikle erken tarama, tanılama ve müdahale süreçlerinde taşıdığı potansiyele dikkat çekti.</p><strong>'İnsan davranışlarındaki nüansları da anlayabiliyor'</strong><p>Yapay zeknın artık yalnızca kendisine verilen verileri işleyen bir sistem olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, derin öğrenme ve doğal dil işleme teknolojilerindeki ilerlemelerin insan davranışlarının analizinde yeni bir dönemin kapısını açtığını söyledi.</p><p>Gülaldı, 'Artık yapay zekyı sadece veri işleyen bir sistem olarak görmek mümkün değil. Günümüzde bu sistemler öğrenebiliyor, insan davranışlarını analiz edebiliyor ve çok karmaşık örüntüleri kısa sürede çözebiliyor.' dedi.</p><p>Derin Öğrenme ve Doğal Dil İşleme alanındaki gelişmelere değinen Gülaldı, yapay zeknın büyük veri grupları içerisindeki, insan gözüyle fark edilmesi zor olabilecek ipuçlarını da tespit edebildiğini ifade etti.</p><p>Otizm Spektrum Bozukluğunun sosyal etkileşim, iletişim ve davranış örüntüleriyle karakterize geniş bir nörogelişimsel spektrum olduğunu anlatan Gülaldı, nedenlerin genetik ve çevresel faktörleri içeren karmaşık bir yapıya sahip olduğunu söyledi.</p><p>Genetik göstergelerdeki bireysel farklılıklar nedeniyle klinik değerlendirmelerde gözlemlenebilir ve ölçülebilir davranışsal göstergelerin önemli yer tuttuğunu belirten Gülaldı, yapay zeknın tam da bu noktada büyük miktardaki davranışsal verinin analiz edilmesine katkı sağlayabileceğini kaydetti.</p><strong>Erken müdahalede zaman kritik</strong><p>Otizm belirtilerinin erken dönemde fark edilmesinin önemine dikkat çeken Gülaldı, erken müdahalenin çocukların sosyal dikkat, dil ve bilişsel gelişim alanlarında önemli kazanımlar sağlayabileceğini ifade etti.</p><p>Gülaldı, 'Erken tanı ve müdahale, otizmli bireylerde sosyal dikkat, dil ve zeka alanlarındaki yetersizlikleri azaltmada ve semptomların genel şiddetini düşürmede etkili olmaktadır.' diye konuştu.</p><p>Otizm belirtilerinin genellikle 2 yaşından önce ortaya çıkabildiğini belirten Gülaldı, buna karşın bazı çocukların tanı alma sürecinin 6 yaş sonrasına kadar uzayabildiğine dikkat çekti.</p><strong>Göz hareketi, ses tonu ve oyun biçimi analiz edilebiliyor</strong><p>Yapay zek teknolojilerinin erken taramada sağlayabileceği en önemli katkılardan birinin çocukların günlük davranışlarındaki küçük farklılıkları analiz edebilmesi olduğunu belirten Gülaldı, göz hareketleri, ses tonu ve oyun davranışlarının bunlar arasında yer aldığını söyledi.</p><p>Gülaldı, 'Makine öğrenmesi algoritmaları, bir çocuğun göz hareketlerinden, ses tonundaki frekans değişimlerinden veya oyun oynama biçiminden yola çıkarak, geleneksel yöntemlerin 6 yaşında yakaladığı işaretleri 6-12 aylıkken tespit edebilmesi çok önemli gelişmelerdir.' ifadelerini kullandı.</p><p>Yapay zeknın mimik, göz teması ve dikkat süreçleri gibi farklı davranışsal verileri birlikte değerlendirebilmesi, erken dönemde risk işaretlerinin belirlenmesine yönelik çalışmalarda yeni imknlar sunuyor.</p><p>Geleneksel erken tarama süreçlerinde ebeveynlerden alınan bilgiler ile klinik gözlemlerin önemli olduğunu hatırlatan Gülaldı, makine öğrenmesi modellerinin geçmiş verilerden yararlanarak değerlendirme sürecini destekleyebileceğini söyledi.</p><p>Gülaldı, 'Makine öğrenmesi gibi yapay zek yöntemleri; çok sayıda geçmiş otistik örneklemden ve kontrol grubundan veri kategorilerini öğrenerek otizm teşhis sürecini otomatikleştirebilir ve hızlandırabilir.' dedi.</p><p>Evrişimli Sinir Ağı (CNN) tabanlı sınıflandırma sistemlerinde doğruluk, duyarlılık ve özgüllük açısından umut verici sonuçların bildirildiğini aktaran Gülaldı, bu teknolojilerin yeni verileri değerlendirebilen tahmin modellerinin oluşturulmasına olanak verdiğini kaydetti.</p><p>Yapay zek tabanlı modellerin küçük yaştaki çocuklarda kullanımına ilişkin araştırmalara da değinen Gülaldı, bir çalışmada 13 ila 48 aylık otizmli çocuklar için alternatif karar ağacı modeli kullanıldığını söyledi.</p><p>Gülaldı, söz konusu çalışmada yüzde 99,97 doğruluk oranı bildirildiğini belirterek, yapay zeknın küçük çocukların sosyal etkileşim, kişilerarası iletişim, duyguları tanıma ve yönetme becerilerinin desteklenmesinde de kullanılabileceğini ifade etti.</p><p>Bu tür yüksek araştırma doğruluk oranlarının tek başına klinik tanı anlamına gelmediği ve sonuçların farklı gruplarda doğrulanmasının önem taşıdığı da değerlendirmelerde göz önünde bulunduruluyor.</p><strong>Her çocuğa göre kişiselleştirilmiş destek</strong><p>Yapay zeknın kullanım alanının erken taramayla sınırlı olmadığını belirten Gülaldı, müdahale ve eğitim süreçlerinde de çocukların bireysel özelliklerine göre kişiselleştirilmiş uygulamaların geliştirilebileceğine dikkat çekti.</p><p>Yapay zek destekli araçların çocuğun davranışlarını sürekli analiz ederek ihtiyaç duyduğu alanlara göre eğitim sürecinin şekillendirilmesine yardımcı olabileceğini ifade eden Gülaldı, teknolojinin doğru kullanılması halinde çocukların gelişimini destekleyen önemli bir araca dönüşebileceğini söyledi.</p><p>Gülaldı, yapay zeknın otizm alanında sağlayabileceği katkıyı şu sözlerle özetledi:</p><p>'Yapay zek destekli sistemler çocukların davranışlarını analiz edebiliyor, göz teması, mimik ve dikkat süreçlerini değerlendirebiliyor ve dolayısıyla tanı süresini önemli ölçüde kısaltabiliyor. Böylelikle bu sistemlerin otizmde erken müdahale için kritik fırsatlar sunması sevindirici gelişmelerdir. Yapay zek artık sadece bir teknoloji değil; otizm alanında erken tanı, erken müdahale ve doğru destek almanın önemli bir aracı haline geliyor.'</p><p>Gülaldı&#39;nın değerlendirmeleri, yapay zeknın klinik değerlendirmelerin yerine geçmesinden çok, erken risk işaretlerinin belirlenmesi ve çocukların uygun değerlendirme ve desteğe daha erken yönlendirilmesinde yardımcı bir araç olarak kullanılabileceğine işaret ediyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/yapay-zeka-otizmde-erken-tani-_1788549917_5kowrf.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Yapay zekâ otizmde erken tanı sürecini değiştirebilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/yapay-zeka-otizmde-erken-tani-_1788549917_5kowrf.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Yürürken artıp dinlenince geçen ağrı bel daralmasının habercisi olabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/yururken-artip-dinlenince-gecen-agri-bel-daralmasinin-habercisi-olabilir/232298/</link>
            <description><![CDATA[Yürüdükçe artan, oturunca veya öne eğilince hafifleyen bel ve bacak ağrılarının yaşlılığın doğal sonucu olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Necdet Sağlam, özellikle ilerleyen kas güçsüzlüğü ve yürüme mesafesindeki azalmanın dikkate alınması gerektiğini söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/yururken-artip-dinlenince-gecen-agri-bel-daralmasinin-habercisi-olabilir/232298/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Thu, 03 Sep 2026 20:04:46 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Yürürken kalça ve bacaklarda ortaya çıkan ağrı, baldır bölgesindeki kramplar, uyuşma ve karıncalanma günlük yaşamı giderek zorlaştırıyorsa bunun altında bel daralması yatabiliyor. Özellikle orta ve ileri yaşlarda daha sık görülen rahatsızlık, zamanında değerlendirilmediğinde kişinin hareket kapasitesini önemli ölçüde azaltabiliyor.</p><p>Acıbadem Kartal Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Necdet Sağlam, bel daralmasının omurilik kanalı ile sinirlerin geçtiği alanların daralması sonucu ortaya çıktığını belirterek, hastalığın yaşlanmanın doğal bir parçası olarak görülüp ihmal edilmemesi gerektiğini vurguladı.</p><p>Prof. Dr. Sağlam, belirtilerin başlamasıyla birlikte hastaların yürüme kapasitesinin ve günlük yaşam kalitesinin bozulabildiğini ifade ederek, özellikle kontrol edilmesi güç ağrı ile ilerleyen kas gücü kaybının önemli belirtiler arasında bulunduğunu kaydetti.</p><strong>Yürüdükçe ağrı artıyor, oturunca rahatlıyor</strong><p>Bel bölgesindeki omurilik kanalının ve sinirlerin geçtiği boşlukların daralması, sinirler ile onları besleyen damarların baskı altında kalmasına neden olabiliyor. Bunun sonucunda kalça ve bacaklarda kramp şeklinde ağrı, yanma, uyuşma ve karıncalanma görülebiliyor.</p><p>Bel daralmasını diğer bazı rahatsızlıklardan ayıran önemli belirtilerden biri ise şikyetlerin hareketle değişmesi. Hastalar yürüdükçe veya uzun süre ayakta kaldıkça daha fazla ağrı hissederken, oturduklarında ya da öne doğru eğildiklerinde rahatlayabiliyor. Uyuşma şikyetleri ise bazı hastalarda geceleri daha belirgin hale gelebiliyor.</p><p>Prof. Dr. Necdet Sağlam, hastaların başlangıçta daha önce kolaylıkla yürüdükleri mesafeleri tamamlamakta zorlandıklarını belirterek, 'Hasta, daha önce rahatlıkla yürüdüğü mesafeyi artık ağrı nedeniyle dinlenerek tamamlamak zorunda kaldığını fark eder. Yürürken zamanla öne doğru eğilir, yokuş çıkmakta zorlanır; baldırlarında kramp, yanma ve uyuşma hisseder. Oturduğunda veya öne doğru eğildiğinde ise belirgin bir rahatlama yaşar' ifadelerini kullandı.</p><p>Bel daralması özellikle orta ve ileri yaşlarda daha sık ortaya çıkıyor. Omurgadaki diskler ve eklemlerde yaşla birlikte meydana gelen değişimler, zaman içerisinde omurilik kanalının daralmasına yol açabiliyor.</p><p>60 yaşın üzerindeki her üç kişiden birinde anatomik olarak bel daralmasına rastlanabilmesine rağmen, bu kişilerin yalnızca küçük bir bölümünde belirgin klinik şikyetlerin ortaya çıktığı belirtiliyor. Bu nedenle görüntüleme sonucunda daralma görülmesi tek başına tedavi veya ameliyat kararı verilmesi için yeterli kabul edilmiyor.</p><p>Hastanın yaşadığı ağrının şiddeti, yürüme kapasitesindeki azalma, kas gücü kaybı ve günlük yaşamını ne ölçüde sürdürebildiği tedavinin belirlenmesinde önemli rol oynuyor.</p><p>Hastalık çoğunlukla yavaş ilerliyor. Omurlar arasındaki disklerde başlayan bozulmaya zaman içerisinde eklemlerdeki değişimler, kemik çıkıntıları ve bağ dokularındaki kalınlaşmalar eşlik edebiliyor. Kanalın giderek daralması ise sinirler üzerindeki baskıyı artırabiliyor.</p><p>Bel fıtığı, bel kayması, omurga kırıkları ve tümörler de sonradan gelişen bel daralmasının nedenleri arasında yer alabiliyor. Genetik yatkınlığın yanı sıra fazla kilo ve omurgaya sürekli yük bindiren bazı mekanik etkenler de sürecin hızlanmasına neden olabiliyor.</p><strong>Ağrı nedeniyle tamamen hareketsiz kalmak tabloyu ağırlaştırabilir</strong><p>Yürümek veya uzun süre ayakta kalmak ağrıyı artırdığı için bazı hastalar zaman içerisinde hareketlerini önemli ölçüde azaltabiliyor. Ancak ağrı yaşamamak amacıyla tamamen hareketsiz bir yaşam tarzının benimsenmesi kasların ve eklemlerin daha fazla güç kaybetmesine yol açabiliyor.</p><p>Prof. Dr. Necdet Sağlam, ağrıdan kaçınmak amacıyla hareketsiz kalmanın doğru olmadığını belirterek, 'Hareketsizlik kemik, kas ve eklemlerdeki yaşlanma ve bozulmayı artırabilir. Bunun yerine ağrıyı artıracak zorlayıcı hareketlerden kaçınılmalı, kişinin hareket kapasitesini korumaya yönelik tedaviler sürdürülmelidir' dedi.</p><p>Bel daralması her hastada aynı şiddette seyretmiyor. Ancak hastalık ilerlediğinde ağrıların sıklaşmasının yanı sıra uyuşma ve kas güçsüzlüğü de artabiliyor.</p><p>İleri vakalarda idrar ve büyük abdest kontrolünde bozulma ve ciddi nörolojik kayıplar gelişebiliyor. Bel kanalının ani ve ileri derecede daraldığı nadir durumlarda ise şiddetli ağrı ve felç tablosu ortaya çıkabiliyor.</p><p>Prof. Dr. Necdet Sağlam, kontrol edilemeyen şiddetli ağrı, giderek artan kas gücü kaybı ile idrar veya büyük abdest kontrolünde bozulma ortaya çıkması halinde zaman kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiğini ifade etti.</p><strong>Tedavi kararı yalnızca MR sonucuna göre verilmiyor</strong><p>Bel daralmasının değerlendirilmesinde hastanın şikyetlerinin hangi durumlarda ortaya çıktığı, duruş özellikleri ve nörolojik muayene bulguları dikkate alınıyor. Tanının kesinleştirilmesinde MR görüntülemeden yararlanılırken gerekli görülen hastalarda dinamik görüntüleme yöntemleri ve elektromiyografik incelemeler de uygulanabiliyor.</p><p>İleri yaşlarda görüntülemelerde bel daralmasına sık rastlanması nedeniyle tedavinin yalnızca MR sonucuna göre belirlenmemesi önem taşıyor. Hastanın ne kadar yürüyebildiği, ağrısının şiddeti, kas gücü ve günlük yaşamındaki bağımsızlık düzeyi de tedavi planının oluşturulmasında değerlendiriliyor.</p><p>Bel daralmasının tedavisinde temel amaç ağrı ve sinir kaynaklı yakınmaları azaltmak, hastanın hareket ve yürüme kapasitesini mümkün olduğunca korumak ve günlük yaşam kalitesini artırmak.</p><p>İlk aşamada hastanın durumuna göre ilaç tedavisi, fizik tedavi ve kişiye özel egzersiz programları uygulanabiliyor. Uygun hastalarda sinir kökü blokajlarından da ağrının kontrol altına alınması amacıyla yararlanılabiliyor.</p><p>Prof. Dr. Necdet Sağlam, bel daralması tanısının doğrudan ameliyat anlamına gelmediğine dikkat çekerek, 'Hastanın şikyetleri kontrol edilebiliyor ve ilerleyici bir nörolojik kayıp bulunmuyorsa öncelikle ameliyatsız yöntemlerle takip ediyoruz. Ancak stabilite bozukluğundan kaynaklanan mekanik ağrılar ile ilerleyici sinir ve kas güçsüzlüğü ameliyat gerektirebilir' diye konuştu.</p><strong>Ameliyatla sinirler üzerindeki baskı kaldırılabiliyor</strong><p>Ağrının diğer tedavi yöntemleriyle kontrol altına alınamadığı, nörolojik kaybın ilerlediği veya hastanın günlük yaşamını bağımsız şekilde sürdürmekte ciddi güçlük çektiği durumlarda cerrahi tedavi gündeme gelebiliyor.</p><p>Ameliyat sırasında daralan bölgedeki kemik ve yumuşak dokuların bir bölümü çıkarılarak sinirlerin üzerindeki baskının azaltılması amaçlanıyor. Omurgada kayma veya stabilite problemi bulunan bazı hastalarda ise vida kullanılarak füzyon ameliyatı uygulanabiliyor.</p><p>Prof. Dr. Necdet Sağlam, bel daralmasının yalnızca yaşlanmaya bağlanarak göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulayarak, her hastanın ameliyata ihtiyaç duymadığını ancak kontrol edilemeyen ağrı, kas gücü kaybı ve günlük yaşam bağımsızlığındaki belirgin bozulmanın cerrahi tedaviyi gerekli hale getirebileceğini kaydetti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/yururken-artip-dinlenince-gece_1788455085_0HI9px.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Yürürken artıp dinlenince geçen ağrı bel daralmasının habercisi olabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/yururken-artip-dinlenince-gece_1788455085_0HI9px.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kalp krizinde ilk dakikalar hayat kurtarıyor]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/kalp-krizinde-ilk-dakikalar-hayat-kurtariyor/232296/</link>
            <description><![CDATA[Kalp krizinin yalnızca ileri yaşlarda görülmediğine dikkat çeken Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Baltalı, özellikle sigaranın gençlerde riski ciddi ölçüde artırdığını belirterek, kriz şüphesinde vakit kaybetmeden 112 Acil Çağrı Merkezi’nin aranması gerektiğini söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/kalp-krizinde-ilk-dakikalar-hayat-kurtariyor/232296/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Thu, 03 Sep 2026 19:17:09 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Kalp krizi, kalbi besleyen damarlardan birinin aniden tıkanması sonucu ortaya çıkıyor. Tıkanan damarın beslediği kalp bölgesine yeterli oksijen ulaşamaması, kalp kasında ciddi hasara ve hayati sonuçlara yol açabiliyor.</p><p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Baltalı, miyokard enfarktüsü olarak da adlandırılan kalp krizinin erkeklerde ve ileri yaşlarda daha sık görülmesine rağmen gençler açısından da önemli bir tehdit oluşturduğunu belirtti.</p><p>Kalp krizinin temelinde kalbi besleyen damarlardaki ani tıkanmanın bulunduğunu ifade eden Baltalı, 'Normal şartlar altında kalbi üç ana damar besliyor. Bunlardan herhangi biri tıkandığında o damarın beslediği bölgeye oksijen gitmiyor. Bir anda o bölge kasılmamaya başlıyor ve bu ciddi problemlere yol açabiliyor.' dedi.</p><strong>Sigara gençlerde riski artırıyor</strong><p>Son yıllarda 45 yaş altındaki kadın ve erkeklerde görülen kalp krizlerine dikkat çeken Prof. Dr. Baltalı, genetik yatkınlık, sigara ve yüksek kolesterolün genç yaşta ortaya çıkan vakalarda önemli rol oynadığını kaydetti.</p><p>Özellikle sigara kullanımını öne çıkaran Baltalı, 'Sigara en önemli nedenlerden biri ve kalp krizi riskini 3-4 kat artırıyor. İkinci sırada kötü kolesterol yüksekliği geliyor. Tansiyon, şeker hastalığı ve genetik de diğer önemli nedenler arasında.' ifadelerini kullandı.</p><p>Ailesinde erken yaşta kalp krizi öyküsü bulunan kişilerin daha dikkatli olması gerektiğini belirten Baltalı, anne veya babası 60 yaşın altında kalp krizi geçiren bireylerin risk faktörlerini daha erken dönemde kontrol ettirmelerini önerdi.</p><p>Kalp krizinin bazı kişilerde hiçbir belirti göstermeden gelişebileceğini aktaran Prof. Dr. Baltalı, en sık karşılaşılan şikyetin ise göğüs veya sol kol ağrısı olduğunu söyledi.</p><p>Tıkanmanın meydana geldiği damara bağlı olarak belirtilerin değişebileceğini belirten Baltalı, özellikle bazı koroner damar tıkanıklıklarında karın ağrısı ve mide bulantısının da ortaya çıkabileceğine dikkat çekti.</p><p>Kalpte meydana gelebilecek ciddi ritim bozukluklarının hayati tehlike oluşturabileceğini ifade eden Baltalı, krizin şiddetinde hangi damarın tıkandığının ve kalbin ne kadarlık bölümünün oksijensiz kaldığının belirleyici olduğunu kaydetti.</p><strong>Gençlerde ani ölüm tehlikesine dikkat</strong><p>Kalp krizinin her yaş grubunda ciddi sonuçlara yol açabileceğini belirten Prof. Dr. Baltalı, gençlerde meydana gelen vakalarda ani kardiyak ölüm riskine özellikle dikkat çekti.</p><p>Baltalı, 'Büyük damarlardan birinin tıkanması durumunda kalbin hangi bölgesinin kansız ve oksijensiz kaldığı önemlidir. Bu durum yaşla doğrudan bağlantılı değildir. Ancak gençlerde kalp krizinin daha yüksek oranda ani kardiyak ölüme neden olabildiğini söyleyebiliriz.' dedi.</p><p>Kalp ve damar sağlığını korumak için değiştirilebilir risk faktörlerinin kontrol altına alınması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Baltalı, sigaranın bırakılması, kolesterol ve tansiyon değerlerinin takip edilmesi ile sağlıklı beslenmenin önemine işaret etti.</p><p>Sebze ve meyve ağırlıklı beslenme ile zeytinyağı tüketimine yer verilmesini öneren Baltalı, düzenli fiziksel aktivitenin de ihmal edilmemesi gerektiğini söyledi. Günlük yürüyüş ve yüzme gibi egzersizlerin kalp sağlığının korunmasına katkı sağlayabileceğini belirtti.</p><strong>Kalp krizi şüphesinde ilk iş 112&#39;yi aramak</strong><p>Kalp krizinde zaman kaybının ciddi sonuçlara yol açabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Mehmet Baltalı, kriz şüphesi bulunan kişinin hareketini sınırlandırarak dinlenmesi ve en kısa sürede profesyonel sağlık desteğine ulaşılması gerektiğini söyledi.</p><p>Baltalı, 'Yapılacak ilk şey istirahate geçmektir. En önemlisi ise 112 Acil Çağrı Merkezi&#39;ni aramak ve ambulans çağırmaktır.' ifadelerini kullandı.</p><p>Kalp krizi geçirdiğinden şüphelenen kişinin araç kullanması halinde güvenli bir şekilde aracını durdurması ve kendi imknlarıyla hastaneye gitmeye çalışmak yerine 112&#39;den yardım istemesi gerektiğini belirtti.</p><p>Prof. Dr. Baltalı, kriz sırasında paniğe kapılarak bilinçsiz müdahalelerde bulunulmaması gerektiğini vurguladı. Sağlık ekipleri olay yerine ulaşana kadar 112 görevlilerinin yönlendirmelerine uyulmasının önem taşıdığını belirtti.</p><p>Ani kardiyak ölümün kalp krizini takip eden erken dönemde meydana gelebileceğine dikkat çeken Baltalı, bu nedenle sağlık ekiplerine mümkün olan en kısa sürede haber verilmesi gerektiğini ifade etti.</p><p>Prof. Dr. Mehmet Baltalı, kişinin bilinci, solunumu ve genel durumunun değerlendirilmesinin önem taşıdığını belirterek, kalp masajı gibi uygulamaların gerekip gerekmediği konusunda 112 Acil Çağrı Merkezi&#39;nin yönlendirmelerinin takip edilmesi gerektiğini kaydetti.</p><p>Kalp krizi şüphesinde geçen her dakikanın önemli olduğunu vurgulayan Baltalı, hızlı şekilde profesyonel sağlık yardımına ulaşmanın olası kalp hasarının ve hayati riskin azaltılmasında kritik rol oynadığını belirtti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kalp-krizinde-ilk-dakikalar-ha_1788452228_r8yl5Q.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kalp krizinde ilk dakikalar hayat kurtarıyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kalp-krizinde-ilk-dakikalar-ha_1788452228_r8yl5Q.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Bel çevresindeki değişim diyabetin habercisi olabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/bel-cevresindeki-degisim-diyabetin-habercisi-olabilir/232295/</link>
            <description><![CDATA[Dünyada yüz milyonlarca kişiyi etkileyen diyabet, çoğu zaman belirgin şikâyetlere yol açmadan ilerlerken, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Adnan Batman, özellikle bel çevresindeki yağlanma, hareketsizlik ve şekerli içecek tüketiminin Tip 2 diyabet açısından önemli risk oluşturduğuna dikkat çekti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/bel-cevresindeki-degisim-diyabetin-habercisi-olabilir/232295/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Thu, 03 Sep 2026 17:43:31 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Diyabet dünya genelinde giderek daha fazla kişiyi etkileyen önemli sağlık sorunları arasında yer alıyor. Uluslararası Diyabet Federasyonu verilerine göre dünyada 589 milyon yetişkin diyabetle yaşarken, Türkiye&#39;de bu sayının yaklaşık 9,6 milyon olduğu belirtiliyor. Türkiye bu rakamla Avrupa&#39;da ilk sırada bulunuyor.</p><p>Türkiye&#39;de gerçek diyabetli sayısının 12 milyona yaklaştığının tahmin edildiğini belirten Acıbadem Altunizade Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Adnan Batman, hastalığın uzun süre fark edilmeden ilerleyebildiğini söyledi.</p><p>Çok su içme, sık idrara çıkma, nedeni açıklanamayan kilo kaybı, halsizlik, bulanık görme ve yaraların geç iyileşmesi diyabetin belirtileri arasında bulunuyor. Ancak bu şikyetlerin çoğu zaman geç fark edilmesi tanıyı geciktirebiliyor.</p><p>Doç. Dr. Batman, 'Ülkemizdeki her 2 diyabet hastasından 1&#39;inin hastalığından haberdar olmadığını düşünürsek, önümüze çok daha çarpıcı bir tablo çıkmaktadır. Üstelik henüz diyabet olmayan ancak şekeri sınırda seyreden milyonlarca prediyabetli ve insülin direnci taşıyan vatandaşımız da kapının eşiğinde bekliyor.' dedi.</p><p>Genetik yatkınlığın yanı sıra fazla kilo, hareketsiz yaşam, rafine şeker ağırlıklı beslenme, stres ve uyku düzensizliği Tip 2 diyabet gelişiminde etkili olabiliyor.</p><p>Özellikle karın bölgesindeki yağlanmaya dikkat çeken Doç. Dr. Batman, erkeklerde bel çevresinin 102, kadınlarda ise 88 santimetrenin üzerine çıkmasının insülin direnci ve diyabet açısından uyarıcı olabileceğini belirtti.</p><p>Bu nedenle yalnızca tartıdaki rakamın değil, bel çevresindeki değişimin de takip edilmesi önem taşıyor. Vücut ağırlığının yüzde 5-10 oranında azaltılması, risk grubundaki kişilerde diyabet gelişme ihtimalini yüzde 58&#39;e varan oranda düşürebiliyor. Örneğin 90 kilogram ağırlığındaki bir kişinin 5-9 kilogram vermesi bile metabolik sağlık açısından önemli kazanımlar sağlayabiliyor.</p><p>Batman, hızlı kilo vermeye yönelik ağır diyetler yerine sürdürülebilir beslenme ve hareket alışkanlıklarının benimsenmesini öneriyor.</p><strong>Bir kutu şekerli içecek bile riski artırıyor</strong><p>Kola, gazoz, hazır meyve suyu ve şeker içeren çay-kahve karışımlarının sık tüketilmesi kan şekerinin hızla yükselmesine yol açıyor. Günde bir kutu şekerli içeceğin düzenli tüketilmesi bile Tip 2 diyabet riskini artırabiliyor.</p><p>Doç. Dr. Batman, beyaz ekmek, pirinç ve şekerli unlu mamuller gibi rafine karbonhidratların azaltılmasını; bunların yerine tam tahıllı ürünlerin tercih edilmesini tavsiye ediyor. Tatlı ihtiyacının meyvelerden karşılanması, içecek olarak ise su, sade maden suyu, ayran ve şekersiz çayın tercih edilmesi öneriliyor.</p><strong>Diyabete karşı günde 30 dakika yürüyün</strong><p>Diyabet riskini azaltmanın en kolay yollarından biri de günlük yaşamda daha fazla hareket etmek. Haftada en az 150 dakika tempolu yürüyüş yapılması, insülin duyarlılığının artırılmasına katkı sağlıyor.</p><p>Doç. Dr. Batman, 'Kaslarımız, şekeri yakan en büyük fabrikamızdır; hareketsiz kaldıkça bu fabrika kapanır. Spor salonuna gitmek şart değil. Asansör yerine merdiven kullanmak, servisten bir durak önce inmek veya akşam yemeğinden sonra yürüyüş yapmak bile işe yarar.' ifadelerini kullandı.</p><p>Uzun süre masa başında çalışanların da her 30-45 dakikada bir ayağa kalkarak birkaç dakika hareket etmesini öneren Batman, kesintisiz oturmanın düzenli spor yapan kişiler açısından bile risk oluşturabileceğini vurguladı.</p><strong>Sofranızı yeniden düzenleyin</strong><p>Beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi Tip 2 diyabetten korunmada önemli rol oynuyor. Doç. Dr. Batman, tabağın yarısının sebze ve salatadan, dörtte birinin tavuk, balık veya baklagiller gibi protein kaynaklarından, kalan bölümünün ise tam tahıllardan oluşturulmasını öneriyor.</p><p>Haftada en az iki kez balık tüketilmesi, zeytinyağı ve lif içeriği yüksek besinlerin sofralarda daha fazla yer alması, günlük bir avuç çiğ kuruyemiş tüketilmesi de öneriler arasında bulunuyor.</p><p>Salam ve sosis gibi işlenmiş etlerle paketli atıştırmalık ve hazır gıdaların ise mümkün olduğunca sınırlandırılması gerekiyor.</p><strong>Uykusuzluk ve stres diyabet riskini etkiliyor</strong><p>Doç. Dr. Batman, diyabetten korunmada yalnızca beslenme ve hareketin değil, uyku düzeninin de önem taşıdığına dikkat çekiyor.</p><p>Düzenli olarak 6 saatten az uyumanın insülin direnci ve diyabet riskini artırabildiğini belirten Batman, uykusuzluğun kortizol seviyesini yüksek tutarak iştah düzenini de olumsuz etkileyebileceğini ifade etti.</p><p>Batman, 'Günde 7-8 saatlik kaliteli uyku bir lüks değil, tedavi gibi görülmelidir. Bunun yanında yatış saatinin gece 11&#39;den geç olması biyolojik yaşlanmayı hızlandırmaktadır.' dedi.</p><p>Stresin kontrol altında tutulması için yürüyüş, nefes egzersizleri, hobiler ve sosyal iletişim gibi kişiye uygun yöntemlerden yararlanılabileceğini ifade eden Batman, gece geç saatlere kadar ekran karşısında kalmanın hem uyku düzenini hem de kan şekeri kontrolünü olumsuz etkileyebileceğini kaydetti.</p><strong>Sigara diyabet riskini de yükseltiyor</strong><p>Sigara kullanımı yalnızca solunum sistemi açısından değil, diyabet bakımından da önemli bir risk oluşturuyor. Sigara içen kişilerde Tip 2 diyabet riskinin kullanmayanlara kıyasla yüzde 30-40 daha yüksek olduğu belirtiliyor.</p><p>Sigaranın insülin direncini artırabildiğini ve karın çevresindeki yağlanmayı olumsuz etkileyebildiğini belirten Doç. Dr. Batman, diyabeti bulunan kişilerin sigara kullanmaya devam etmesinin kalp krizi, böbrek hasarı ve damar tıkanıklığı gibi komplikasyonların riskini daha da artırabileceğine dikkat çekti.</p><strong>Kan şekerinizi düzenli kontrol ettirin</strong><p>Diyabetin yıllarca belirti vermeden ilerleyebilmesi nedeniyle düzenli kan şekeri kontrolü erken tanı açısından büyük önem taşıyor.</p><p>Doç. Dr. Batman, 35-40 yaşından itibaren herkesin yılda bir kez kontrolden geçmesini önerirken, ailesinde diyabet bulunanların, fazla kilolu kişilerin ve gebelik şekeri öyküsü olan kadınların kontrollerine daha erken yaşlarda başlaması gerektiğini belirtti.</p><p>Açlık kan şekeri ve gerekli durumlarda son üç aylık kan şekeri ortalamasını gösteren HbA1c değerinin ölçülmesiyle riskin daha erken belirlenebileceğini kaydeden Batman, açlık kan şekerinin 100-125 mg/dl arasında olmasının prediyabete işaret ettiğini söyledi.</p><p>Doç. Dr. Batman, 'Prediyabet bir hastalık ilanı değil, yaşam tarzınızı değiştirmek için altın değerinde bir son çağrıdır. Ülkemizde milyonlarca kişi diyabetli olduğunu bilmiyor. Siz de onlardan biri olmayın; rakamlarınızı öğrenin ve düzenli kontrollerinizi ihmal etmeyin.' ifadelerini kullandı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/bel-cevresindeki-degisim-diyab_1788446610_oFRmxb.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bel çevresindeki değişim diyabetin habercisi olabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/bel-cevresindeki-degisim-diyab_1788446610_oFRmxb.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Iğdır’da motosikletini temizlerken bir anda alevler içinde kaldı]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/igdir-da-motosikletini-temizlerken-bir-anda-alevler-icinde-kaldi/232251/</link>
            <description><![CDATA[Iğdır’da motosikletini balata spreyiyle temizleyen 18 yaşındaki Muhammet Duman, çakmağını çaktığı anda meydana gelen parlamada vücudunun çeşitli bölgelerinden ağır şekilde yandı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/igdir-da-motosikletini-temizlerken-bir-anda-alevler-icinde-kaldi/232251/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Wed, 02 Sep 2026 11:34:42 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Iğdır&#39;da motosikletini temizlemek için kullandığı balata spreyinin yanıcı olduğunu bilmeyen 18 yaşındaki Muhammet Duman, sigara yakmak için çakmağını çaktığı anda meydana gelen parlamada yaralandı. Kollarında, bacaklarında, boynunda ve göğsünde ikinci ve üçüncü derece derin yanıklar oluşan genç, Erzurum&#39;da tedavi altına alındı.</p><p>Kentte bir oto tamir servisinde kalfa olarak çalışan Muhammet Duman, yaklaşık 10 gün önce evlerinin deposunda bulunan motosikletinin bakımını yapmak istedi. Motosikletin zincirini balata spreyiyle temizleyen Duman, çalışma sırasında ellerine, kollarına ve bacaklarına bulaşan yağ ve kiri çıkarmak için de aynı spreyi kullandı.</p><p>Temizlik işlemini tamamlayan Duman, sprey kutusunu bir kenara bıraktıktan sonra sigara yakmak için çakmağını çaktı. Bu sırada balata spreyinden kaynaklanan yanıcı maddelerin parlamasıyla gencin vücudunu bir anda alevler sardı.</p><p>Kısa şort giydiğini belirten Duman&#39;ın özellikle bacakları ciddi şekilde etkilenirken, alevlerin kollarına, boynuna ve göğüs bölgesine de sıçradığı belirtildi.</p><p>Ailesinin yardımıyla Iğdır Dr. Nevruz Erez Devlet Hastanesi&#39;ne götürülen Duman, burada yapılan ilk müdahalenin ardından yanıklarının derecesi nedeniyle Erzurum Şehir Hastanesi Yanık Tedavi Merkezi&#39;ne sevk edildi.</p><strong>'Balata spreyinin yanıcı olduğunu bilmiyordum'</strong><p>Tedavisi devam eden Muhammet Duman, yaşadığı olayın etkisini halen üzerinden atamadığını belirterek olay anını şöyle anlattı:</p><p>'Temizlikten sonra sprey kutusunu yan tarafa bırakıp sigara yakmak istedim, çakmağı çakınca vücudum birden alev aldı. Sonra annem geldi, kısa şort giymiştim, bacaklarıma ve boynuma alevler sıçradı. Balata spreyinin yanıcı olduğunu bilmiyordum.'</p><p>Uzun süredir oto tamir işinde çalışmasına rağmen balata spreyinin oluşturabileceği tehlikenin farkında olmadığını anlatan Duman, yaşadığı olayın ardından benzer ürünleri kullananlara dikkatli olmaları çağrısında bulundu.</p><strong>'Benim başıma geldi, kimsenin başına gelmesin'</strong><p>Yanık nedeniyle oldukça zorlu ve ağrılı bir tedavi süreci geçirdiğini dile getiren Duman, özellikle kapalı alanlarda bu tür kimyasal ürünlerin kullanılmasının ciddi risk oluşturabileceğini yaşadığı olayla gördüğünü söyledi.</p><p>Duman, 'Ellerim yandı, bacaklarım ağır yandı. Yıllardır bu işin içindeyim, balata spreyinin yanıcı olduğunu bilmiyordum. Kötü bir durum, başka yara olsa sorun değil ama yanık yarası çok zor, ağrılı ve insanın canını çok acıtıyor.' dedi.</p><p>Olayın evin deposu gibi kapalı bir alanda meydana geldiğini anlatan Duman, sprey kullanırken başının da döndüğünü belirterek, 'Çakmağı çaktığım gibi yandım. Benim başıma geldi, kimsenin başına gelmesin. Herkes dikkatli olsun.' ifadelerini kullandı.</p><strong>Doktordan balata spreyi uyarısı geldi</strong><p>Erzurum Şehir Hastanesi Yanık Tedavi Merkezi doktorlarından Mehmet Zeki Gürgür de balata spreyi nedeniyle meydana gelen yanık vakalarıyla karşılaşmaya başladıklarını belirterek, son haftalarda benzer şekilde iki hastayı tedavi ettiklerini söyledi.</p><p>Bu tür kimyasal maddelerin küçük bir kıvılcımla dahi alev alabileceğine dikkat çeken Gürgür, 'Bu kimyasallar en küçük bir kıvılcımda hemen alev alabiliyor. Hastamız balata spreyinin yanıcı madde olduğunu bilmiyormuş. Balata spreyini kapalı ortamda kullanmayalım, kesinlikle evde bulundurmayalım, profesyonel ekiplerce kullanılmasını öneriyoruz.' diye konuştu.</p><p>Duman&#39;ın ikinci ve üçüncü derece yanıklarla hastaneye getirildiğini aktaran Gürgür, gerekli tedavi ve pansumanların gerçekleştirildiğini, sağlık durumunun takip edildiğini ve kısa süre içerisinde taburcu edilmesinin planlandığını ifade etti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/igdir-da-motosikletini-temizle_1788338081_2HEYTZ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Iğdır’da motosikletini temizlerken bir anda alevler içinde kaldı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/igdir-da-motosikletini-temizle_1788338081_2HEYTZ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Çene ekleminden gelen sese ağrı ve kilitlenme eşlik ediyorsa dikkat]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/cene-ekleminden-gelen-sese-agri-ve-kilitlenme-eslik-ediyorsa-dikkat/232241/</link>
            <description><![CDATA[Prof. Dr. Mustafa Ercüment Önder, çene ekleminden gelen seslere ağrı, hareket kısıtlılığı veya kilitlenmenin eşlik etmesi durumunda ayrıntılı değerlendirme yapılması gerektiğini belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/cene-ekleminden-gelen-sese-agri-ve-kilitlenme-eslik-ediyorsa-dikkat/232241/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Tue, 01 Sep 2026 20:22:20 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Çene ekleminden ağız açıp kapatırken gelen 'klik' veya 'çıt' şeklindeki sesler birçok kişide görülebiliyor. Ancak bu seslerle birlikte ağrı, ağız hareketlerinde kısıtlanma veya çenenin zaman zaman kilitlenmesi, altta yatan problemin değerlendirilmesini gerektirebiliyor.</p><p>Lokman Hekim Üniversitesi Söğütözü Diş Hastanesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Ercüment Önder, çene eklemindeki seslerin nedenleri ve uygulanabilecek tedavi yöntemlerine ilişkin açıklamalarda bulundu.</p><strong>Her çene sesi aynı anlama gelmiyor</strong><p>Ağız açılıp kapatılırken duyulan 'klik' veya 'çıt' seslerinin çoğunlukla eklem içerisinde bulunan diskin hareketindeki düzensizliklerle ilişkili olabileceğini belirten Önder, daha kaba ve sürtünmeye benzer seslerin ise bazı hastalarda eklem yüzeylerindeki dejeneratif değişiklikleri düşündürebileceğini ifade etti.</p><p>Çene eklemindeki sese eşlik eden diğer belirtilerin önemli olduğuna dikkat çeken Önder, 'Özellikle eklem sesine ağrı, ağız açmada kısıtlılık, çenenin hareket sırasında bir tarafa kayması veya zaman zaman kilitlenme eşlik ediyorsa hastanın ayrıntılı olarak değerlendirilmesi gerekir.' dedi.</p><p>Diş sıkma ve gıcırdatma çene eklemine yük bindirebilir</p><p>Prof. Dr. Önder, özellikle diş sıkma ve gıcırdatma alışkanlığının çene eklemi üzerinde oluşturduğu yükün göz ardı edilmemesi gerektiğini belirtti.</p><p>Önder, 'Diş sıkma ve gıcırdatma alışkanlığı da çene eklemi ve çiğneme kasları üzerinde ciddi bir yük oluşturabilir.' ifadelerini kullandı.</p><p>Bu nedenle çene eklemi şikayetlerinin değerlendirilmesinde yalnızca eklemden gelen sese değil, kişinin diş sıkma veya gıcırdatma alışkanlığına ve çiğneme kaslarındaki yakınmalarına da dikkat edilmesi gerektiğini kaydetti.</p><strong>Her hastaya cerrahi tedavi gerekmiyor</strong><p>Çene eklemi rahatsızlıklarında uygulanacak tedavinin sorunun nedeni ve bulunduğu evreye göre belirlendiğini aktaran Önder, her hastanın cerrahi müdahaleye ihtiyaç duymadığını vurguladı.</p><p>Tedavinin ilk aşamasında eklemin üzerindeki aşırı yükün azaltılması ve hastanın çene eklemini olumsuz etkileyebilecek alışkanlıklarının düzenlenmesi amaçlanıyor. Gerekli görülen durumlarda ilaç tedavilerinden ve gece plakları gibi koruyucu yöntemlerden de yararlanılabiliyor.</p><p>Yoğun diş sıkması nedeniyle çiğneme kaslarında belirgin aşırı aktivite oluşan bazı hastalarda botulinum toksin uygulamasının da seçenekler arasında bulunduğunu aktaran Önder, tedavinin kişiye özel planlanması gerektiğini söyledi.</p><p>Önder, 'Botulinum toksin uygulamasını özellikle yoğun diş sıkma nedeniyle çiğneme kaslarında belirgin aşırı aktivite ve buna bağlı yakınmaları bulunan seçilmiş hastalarda kullanıyoruz. Ancak hangi tedavinin uygulanacağı mutlaka hastanın klinik değerlendirmesinden sonra belirlenmelidir.' dedi.</p><strong>Muayene ve görüntüleme tedavinin yolunu belirliyor</strong><p>Çene eklemindeki sorunun kaynağının doğru şekilde belirlenmesinin tedavi sürecinin temelini oluşturduğunu ifade eden Prof. Dr. Mustafa Ercüment Önder, klinik muayenenin yanı sıra gerekli durumlarda radyolojik görüntüleme yöntemlerinden yararlanılabileceğini belirtti.</p><p>Önder, özellikle sürekli hale gelen ağrı, ağız açmada güçlük, çenenin hareket sırasında bir tarafa kayması veya tekrarlayan kilitlenme gibi şikayetlerin dikkate alınması gerektiğini belirterek, tedavi yönteminin hastanın belirtileri ve yapılan değerlendirmeler doğrultusunda belirlenmesi gerektiğini kaydetti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cene-ekleminden-gelen-sese-agr_1788283338_PsJeGE.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Çene ekleminden gelen sese ağrı ve kilitlenme eşlik ediyorsa dikkat ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cene-ekleminden-gelen-sese-agr_1788283338_PsJeGE.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Okul çantasında yanlış seçim çocuklarda ağrıya neden olabiliyor]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/okul-cantasinda-yanlis-secim-cocuklarda-agriya-neden-olabiliyor/232240/</link>
            <description><![CDATA[Uzmanlar, ağır ve yanlış kullanılan okul çantalarının çocuklarda sırt, bel, boyun ve omuz ağrılarına yol açabileceği konusunda aileleri uyarıyor.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/okul-cantasinda-yanlis-secim-cocuklarda-agriya-neden-olabiliyor/232240/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Tue, 01 Sep 2026 20:12:14 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Yeni eğitim-öğretim dönemiyle birlikte öğrenciler yeniden sıralarına dönerken, okul çantalarının ağırlığı da çocukların kas ve iskelet sağlığı açısından gündeme geldi. Uzmanlar, özellikle büyüme çağındaki çocukların her gün taşıdığı ağır çantaların yanlış kullanımla birleşmesi durumunda sırt, bel, boyun ve omuz bölgelerinde ağrı ve kas yorgunluğuna neden olabileceğine dikkat çekiyor.</p><p>Biruni Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Necdet Demir, ailelere çocuklarının okul çantalarını düzenli olarak kontrol etmeleri çağrısında bulundu.</p><strong>Çocuğun yürüyüşü bile değişebilir</strong><p>Çantanın yalnızca ağırlığının değil, nasıl taşındığının da önemli olduğunu belirten Demir, uzun süre ağır çanta taşımanın kas-iskelet sistemi üzerinde gereksiz yük oluşturabileceğini ifade etti.</p><p>Çocuğun çantasını taşırken öne doğru eğilmesi, omuzlarını yukarı kaldırması veya normal yürüyüş biçiminin değişmesinin çantanın fazla ağır olduğunun işaretlerinden olabileceğini kaydeden Demir, 'Ağır çantayı dengelemeye çalışan çocuk, vücut pozisyonunu değiştirebilir. Çantanın ağırlığını dengeleyebilmek için öne doğru eğilebilir. Tek omuzda taşınan çantalarda ise yük, vücudun bir tarafına daha fazla biner. Bu durum, gün içerisinde sırt, bel, boyun ve omuz bölgesinde ağrı ve kas yorgunluğuna neden olabilir' ifadelerini kullandı.</p><p>Ailelerin çocuklarının şikayetlerini dikkate alması gerektiğini vurgulayan Demir, 'Çocuk çantasını taşımakta zorlanıyorsa, sık sık omuz veya sırt ağrısından yakınıyorsa çantanın ağırlığı mutlaka gözden geçirilmelidir. Okul çantasının çocuğun yaşına ve vücut yapısına uygun büyüklükte olması gerekiyor. Büyük çantalar, gereğinden fazla eşya taşınmasına neden olabilir' dedi.</p><p>Okul çantalarının mümkün olduğunca iki omuz askısıyla taşınmasını öneren Demir, bu yöntemin ağırlığın vücuda daha dengeli dağılmasına yardımcı olduğunu söyledi.</p><p>Çantadaki kitap ve diğer ağır malzemelerin de doğru yerleştirilmesi gerektiğine işaret eden Demir, ağır eşyaların çocuğun sırtına yakın bölümlerde ve dengeli şekilde taşınmasını önerdi.</p><p>Demir, 'Çantanın askıları geniş ve mümkünse destekli olmalı. Her iki askı da kullanılmalı ve çanta sırta yakın duracak şekilde ayarlanmalıdır. Çantanın çok aşağıda, bel seviyesinin altında sallanarak taşınması yükün kontrolünü zorlaştırabilir' uyarısında bulundu.</p><p>Her gün kullanılmayan kitapların ve okul malzemelerinin çantada taşınmaması gerektiğini belirten Demir, ailelerin çantayı belirli aralıklarla kontrol ederek gereksiz malzemeleri çıkarmasının faydalı olacağını kaydetti.</p><strong>Geçmeyen ağrı varsa dikkat</strong><p>Çantanın yerden kaldırılma biçiminin de çocukların kas-iskelet sağlığı açısından önemli olduğuna değinen Demir, ağır çantaların tek elle ve ani hareketlerle kaldırılmaması gerektiğini belirtti. Bunun yerine dizlerin bükülmesi ve yükün vücuda yakın tutularak kaldırılması önerildi.</p><p>Çanta çıkarıldıktan sonra da devam eden ağrıların göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulayan Demir, 'Çocuğun ağrısı sürekli hale geliyorsa, günlük aktivitelerini etkiliyorsa, uyuşma veya karıncalanma gibi yakınmalar eşlik ediyorsa yalnızca çantaya bağlanmadan değerlendirilmesi gerekir. Büyüme çağındaki çocuklarda kas-iskelet sistemiyle ilgili yakınmaların erken dönemde değerlendirilmesi önemlidir' ifadelerini kullandı.</p><p>Doç. Dr. Necdet Demir, ailelerin çanta seçiminde çocuğun yaşı ve vücut yapısını dikkate almasını, kullanılmayan kitap ve malzemeleri günlük olarak çıkarmasını, çantanın her iki omuz askısıyla taşınmasını ve askıların çantayı sırta yakın tutacak şekilde ayarlanmasını önerdi.</p><p>Demir, alınan önlemlere rağmen sırt, boyun, bel veya omuz bölgesindeki ağrıların devam etmesi durumunda ise uzman değerlendirmesinin ihmal edilmemesi gerektiğini belirtti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/okul-cantasinda-yanlis-secim-c_1788282733_4XoLZ3.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Okul çantasında yanlış seçim çocuklarda ağrıya neden olabiliyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/okul-cantasinda-yanlis-secim-c_1788282733_4XoLZ3.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Erken doğan çocuklarda dişlere dikkat: İlk dişle birlikte takip başlamalı]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/erken-dogan-cocuklarda-dislere-dikkat-ilk-disle-birlikte-takip-baslamali/232209/</link>
            <description><![CDATA[Çocuk Diş Hekimi Dt. Nurgül Demir, erken doğum ve düşük doğum ağırlığının diş minesinin gelişimini etkileyebileceğini belirterek koruyucu ağız bakımının ilk süt dişleriyle birlikte başlaması gerektiğini söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/erken-dogan-cocuklarda-dislere-dikkat-ilk-disle-birlikte-takip-baslamali/232209/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Mon, 31 Aug 2026 23:03:01 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Çocukluk döneminde en sık karşılaşılan ağız ve diş sağlığı sorunlarının başında gelen erken çocukluk çağı çürükleri, yalnızca dişlerde meydana gelen bir problem olarak kalmayabiliyor. İlerlemesi halinde çocukların beslenmesinden günlük yaşamına kadar birçok alanı etkileyebilen diş çürüklerinin oluşumunda ağız hijyeni ve beslenme alışkanlıklarının yanı sıra doğum ve erken yaşam dönemine ilişkin bazı faktörler de önem taşıyor.</p><p>Çocuk Diş Hekimi Dt. Nurgül Demir, özellikle erken doğan veya düşük doğum ağırlığıyla dünyaya gelen çocuklarda diş minesinin gelişiminin yakından takip edilmesi gerektiğine dikkat çekti.</p><p>Erken doğum ve düşük doğum ağırlığının doğrudan diş çürüğü anlamına gelmediğini vurgulayan Demir, bu çocuklarda mine gelişimindeki bazı farklılıkların dişleri dış etkenlere karşı daha hassas hale getirebileceğini ifade etti.</p><strong>Düşük doğum ağırlığı tek başına çürük nedeni değil</strong><p>Erken doğan veya düşük doğum ağırlığıyla dünyaya gelen her çocuğun ilerleyen dönemlerde diş çürüğü yaşayacağı yönünde bir değerlendirme yapılmasının doğru olmadığını belirten Dt. Nurgül Demir, risk faktörlerinin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.</p><p>Demir, 'Erken doğum veya düşük doğum ağırlığı, çocuğun ilerleyen dönemde mutlaka diş çürüğü yaşayacağı anlamına gelmez. Ancak bu çocuklarda diş minesinin gelişiminde bazı bozukluklarla karşılaşma ihtimali artabilir. Mine yapısındaki değişiklikler, dişlerin dış etkenlere karşı daha hassas hale gelmesine neden olabilir. Bu nedenle çocuğun ağız ve diş sağlığının erken dönemden itibaren takip edilmesi oldukça önemlidir' dedi.</p><p>Dişlerin dış yüzeyini kaplayan mine tabakası, ağız içerisinde karşılaşılan dış etkenlere karşı önemli bir koruma sağlıyor. Erken doğan bebeklerde doğum öncesinde veya sonrasında ortaya çıkan bazı sistemik sorunların yanı sıra mineral ve kalsiyum metabolizmasında meydana gelen değişikliklerin mine gelişimi üzerinde etkili olabileceği belirtiliyor.</p><p>Mine gelişiminin yeterli olmadığı durumlarda diş yüzeylerinde düzensizlik veya hassasiyet oluşabiliyor. Bu yapı, diş yüzeyinde plak birikimini kolaylaştırarak ağız bakımının yetersiz kaldığı durumlarda çürük gelişimi açısından ilave risk oluşturabiliyor.</p><strong>Gece biberonuyla uyumak çürük riskini artırabilir</strong><p>Dt. Nurgül Demir, erken doğan bazı bebeklerde karşılaşılan beslenme güçlükleri nedeniyle biberon kullanımının daha uzun süre devam edebildiğine işaret ederek özellikle gece beslenmesine dikkat edilmesi gerektiğini belirtti.</p><p>Bebeğin biberonla uyuması ve şeker içeren sıvıların uzun süre dişlerle temas etmesinin erken çocukluk çağı çürüklerinin oluşmasına zemin hazırlayabileceğini anlatan Demir, yalnızca tüketilen gıdaların değil, beslenmenin hangi sıklıkta ve hangi saatlerde gerçekleştirildiğinin de önemli olduğunu kaydetti.</p><p>Demir, 'Bebeğin biberonla uyuması ve özellikle şeker içeren sıvıların gece boyunca dişlerle temas etmesi, erken çocukluk çağı çürükleri açısından önemli bir risk oluşturabilir. Bu nedenle yalnızca ne tüketildiğine değil, beslenmenin sıklığına, zamanlamasına ve sonrasında ağız bakımının nasıl yapıldığına da dikkat edilmelidir' ifadelerini kullandı.</p><strong>İlk dişle birlikte koruyucu dönem başlamalı</strong><p>Çocuklarda diş çürüğünün ortaya çıkmasında tek bir faktörün etkili olmadığını vurgulayan Dt. Nurgül Demir, genetik yatkınlık, beslenme düzeni, ağız hijyeni ve çocuğun genel sağlık durumunun birlikte ele alınması gerektiğini ifade etti.</p><p>Özellikle erken doğan ve düşük doğum ağırlığıyla dünyaya gelen çocukların ağız ve diş sağlığı takibinin çocuğun ihtiyaçlarına göre planlanmasının önem taşıdığını belirten Demir, ilk süt dişinin çıkmasıyla birlikte düzenli ağız bakımına başlanmasını önerdi.</p><p>Demir, 'Özellikle erken doğan veya düşük doğum ağırlığıyla dünyaya gelen çocuklarda ağız ve diş sağlığı takibi bireyselleştirilmelidir. İlk süt dişlerinin sürmesiyle birlikte düzenli ve doğru ağız bakımının başlatılması, sağlıklı beslenme alışkanlıklarının kazandırılması ve çürük riskinin değerlendirilmesi koruyucu diş hekimliğinin temel adımlarındandır. İlk diş hekimi ziyaretinin de ilk dişin sürmesiyle birlikte gerçekleştirilmesini öneriyoruz' diye konuştu.</p><p>Çocukların diş sağlığında temel yaklaşımın sorun ortaya çıktıktan sonra tedavi etmek yerine çürük oluşumunu mümkün olduğunca önlemek olması gerektiğini dile getiren Dt. Nurgül Demir, ebeveynlerin erken dönemde oluşturacağı ağız bakım alışkanlığının önemine dikkat çekti.</p><p>Düzenli diş hekimi kontrolleri, doğru ağız hijyeni ve dengeli beslenme alışkanlıklarının çocukluk döneminden itibaren uygulanması, ağız ve diş sağlığının korunmasında önemli rol oynuyor.</p><p>Demir, 'Ebeveynlerin burada temel hedefi, herhangi bir sorun ortaya çıktıktan sonra müdahale etmek yerine, çocuğun ilk dişlerinden itibaren koruyucu bir ağız sağlığı rutini oluşturmak olmalı' ifadeleriyle ebeveynlere erken dönemde koruyucu diş sağlığı alışkanlıklarının kazandırılması çağrısında bulundu.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/erken-dogan-cocuklarda-dislere_1788206579_RM9ASO.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Erken doğan çocuklarda dişlere dikkat: İlk dişle birlikte takip başlamalı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/erken-dogan-cocuklarda-dislere_1788206579_RM9ASO.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Yemek sonrası karnınız balon gibi şişiyorsa nedeni SIBO olabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/yemek-sonrasi-karniniz-balon-gibi-sisiyorsa-nedeni-sibo-olabilir/232196/</link>
            <description><![CDATA[Yemeklerden sonra artan şişkinlik, gaz ve bağırsak düzensizliğinin altında ince bağırsakta bakterilerin aşırı çoğalması olarak bilinen SIBO yatabilir.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/yemek-sonrasi-karniniz-balon-gibi-sisiyorsa-nedeni-sibo-olabilir/232196/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Mon, 31 Aug 2026 15:55:54 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Yemeklerden sonra ortaya çıkan yoğun şişkinlik, gün içerisinde giderek artan gaz, karın ağrısı ve bir türlü düzene girmeyen tuvalet alışkanlıkları günlük yaşamı ciddi şekilde etkileyebiliyor. Çoğu zaman 'Yediğim bir şey dokundu' ya da 'Strestendir' denilerek önemsenmeyen bu yakınmaların altında SIBO olarak bilinen ince bağırsakta bakterilerin aşırı çoğalması sorunu bulunabiliyor.</p><p>Small Intestinal Bacterial Overgrowth kelimelerinin kısaltması olan SIBO, ince bağırsaktaki bakteri miktarının normalden fazla artmasıyla ortaya çıkıyor. Sindirim sistemi şikyeti bulunan kişilerde SIBO görülme oranının yüzde 34&#39;e, irritabl bağırsak sendromu (IBS) bulunanlarda ise yüzde 52&#39;ye kadar çıkabildiği belirtiliyor.</p><p>Tedavi edilmediğinde ortaya çıkabilecek emilim bozuklukları ile vitamin ve mineral eksiklikleri, kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebiliyor.</p><p>Acıbadem Fulya Hastanesi&#39;nde fonksiyonel tıp üzerine çalışmalar yürüten Prof. Dr. Elif Öztürk, aşırı işlenmiş gıdalar, düşük lifli ve tek tip beslenme ile gereksiz ve uzun süreli bazı ilaçların kullanımının bağırsak mikrobiyotasını olumsuz etkileyebildiğine dikkat çekti.</p><p>Prof. Dr. Öztürk, 'Bu nedenle dengeli ve çeşitli beslenmek, gereksiz gıda kısıtlamalarından kaçınmak, özellikle mide asidini azaltan ve bağırsak hareketlerini etkileyen ilaçları uzun süre kullanmamak, düzenli fiziksel aktivite yapmak çok önemlidir. Ayrıca erken tanı için sindirim sistemi şikyetleri uzun sürdüğünde mutlaka bir hekime başvurulmalıdır' dedi.</p><strong>Yemek sonrası şişkinliğe dikkat</strong><p>SIBO&#39;da ince bağırsakta normalden fazla bulunan bakteriler, tüketilen besinleri fermente ederek metan, hidrojen ve bazı durumlarda hidrojen sülfür gibi gazların oluşmasına yol açabiliyor.</p><p>Bunun en belirgin sonuçlarından biri özellikle yemeklerden sonra karında meydana gelen yoğun şişkinlik oluyor. Bazı kişiler bu durumu 'karnım balon gibi oluyor' şeklinde tarif edebiliyor.</p><p>Şişkinliğin yanı sıra gaz, karın ağrısı, kabızlık, ishal ve bulantı görülebiliyor. Emilim bozuklukları nedeniyle vitamin eksiklikleri ve bazı gıdalara karşı intolerans da ortaya çıkabiliyor. Bazı vakalarda sindirim sistemi dışındaki belirtilerin de tabloya eşlik edebildiği belirtiliyor.</p><p>Ancak her şişkinliğin SIBO anlamına gelmediğinin altını çizen Prof. Dr. Elif Öztürk, 'Çünkü inflamatuvar bağırsak hastalıklarından laktoz intoleransına, çölyak hastalığından irritabl bağırsak sendromuna kadar pek çok hastalık benzer belirtilere neden olabilmektedir' ifadelerini kullandı.</p><strong>Başka hastalıklarla karıştırılabiliyor</strong><p>SIBO&#39;nun teşhisini güçleştiren en önemli noktalardan biri belirtilerinin birçok sindirim sistemi hastalığıyla benzerlik göstermesi.</p><p>Hazımsızlık, irritabl bağırsak sendromu, Crohn ve ülseratif kolit gibi inflamatuvar bağırsak hastalıkları, çölyak, gıda intoleransları, pankreas yetmezliği, paraziter enfeksiyonlar, safra asidi emilim bozukluğu ve gastroözofageal reflü de benzer yakınmalara yol açabiliyor.</p><p>Bu nedenle yalnızca belirtilere bakılarak SIBO tanısı konulması mümkün olmayabiliyor. Prof. Dr. Elif Öztürk, obezite, romatolojik hastalıklar veya Parkinson gibi doğrudan sindirim sistemi hastalığı olarak görülmeyen kronik rahatsızlıkları bulunan kişilerin de gaz ve kabızlık şikyetlerinin devam etmesi halinde hekime başvurmaları gerektiğini belirtiyor.</p><strong>Tanıda nefes testi ve endoskopi kullanılabiliyor</strong><p>SIBO şüphesi oluştuğunda hastanın yakınmaları ve klinik bulguları değerlendirilerek çeşitli testlerden yararlanılabiliyor.</p><p>En sık başvurulan yöntemlerden hidrojen ve metan nefes testinde kişiye şeker içeren bir solüsyon veriliyor. Ardından belirli aralıklarla alınan nefes örneklerindeki gaz miktarları ölçülüyor. Gaz seviyelerindeki değişimler, ince bağırsaktaki mikrobiyal aşırı çoğalma konusunda bilgi verebiliyor.</p><p>Tanıda endoskopik yöntemle alınan örneklerin mikrobiyolojik olarak incelenmesi de kullanılabiliyor. Prof. Dr. Elif Öztürk, nefes testinin daha kolay uygulanabilen bir yöntem olduğunu ancak endoskopik incelemenin başka yapısal problemlerin bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi açısından önem taşıdığını ifade ediyor.</p><p>SIBO&#39;nun ortaya çıkmasında tek bir neden bulunmuyor. Çölyak ve Crohn hastalığı ile bağırsak hareketlerini yavaşlatabilen diyabet bunlar arasında yer alıyor. Sindirim sistemi anatomisindeki değişiklikler, safra metabolizmasıyla ilgili sorunlar, mide asidi veya pankreas enzimi üretiminin azalması ve bağışıklık sistemiyle ilişkili bazı durumlar da SIBO gelişimine zemin hazırlayabiliyor.</p><strong>Antibiyotik tek başına yeterli olmayabilir</strong><p>SIBO tanısının doğrulanmasının ardından bakterilerin aşırı çoğalmasını azaltmaya yönelik tedavi planlanabiliyor. Ancak tedavinin yalnızca antibiyotik kullanımından ibaret olmadığına dikkat çekiliyor.</p><p>Bağırsak hareketlerini etkileyen ve SIBO&#39;nun ortaya çıkmasına zemin hazırlayan temel nedenlerin belirlenerek tedavi edilmesi önem taşıyor. Beslenme düzeninin de tedavinin önemli parçalarından biri olduğu belirtiliyor.</p><p>Prof. Dr. Elif Öztürk, 'Diyet yapılmadan antibiyotik tedavisinin hiçbir anlamı olmamaktadır. Beslenme alışkanlıkları aşama aşama değiştirilmektedir. Bu konuda eğitimli diyetisyen takibi çok önemlidir. Öncelikle fermente olabilen gıdalar diyetten çıkarılmakta, ardından diyetisyen kontrolünde tekrar diyete eklenmektedir. Hastanın tedaviye uyumu çok önemlidir. Bilinçli hastayla başarı şansı artmaktadır' dedi.</p><p>Tedavinin ardından sorunun yeniden ortaya çıkmasını önlemek için SIBO&#39;ya zemin hazırlayan etkenlerin belirlenmesi ve mümkün olduğunca ortadan kaldırılması gerekiyor. Uzun süren veya tekrarlayan şişkinlik, gaz ve bağırsak düzensizliğinde ise şikyetleri geçici olarak bastırmak yerine nedeninin belirlenmesi için sağlık kuruluşuna başvurulması önem taşıyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/yemek-sonrasi-karniniz-balon-g_1788180953_0X4Rxb.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Yemek sonrası karnınız balon gibi şişiyorsa nedeni SIBO olabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/yemek-sonrasi-karniniz-balon-g_1788180953_0X4Rxb.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[23 yıl boynundaki 3 tümörle yaşadı: Kars’ta tek ameliyatla kurtuldu]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/23-yil-boynundaki-3-tumorle-yasadi-kars-ta-tek-ameliyatla-kurtuldu/232176/</link>
            <description><![CDATA[Çocukluğundan beri boynundaki 3 tümör nedeniyle farklı illerde tedavi arayan Emine Uluman, riskli kabul edilen operasyonun Kars’ta başarıyla gerçekleştirilmesiyle 23 yıl sonra sağlığına kavuştu.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/23-yil-boynundaki-3-tumorle-yasadi-kars-ta-tek-ameliyatla-kurtuldu/232176/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 30 Aug 2026 22:46:20 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Kars&#39;ta yaşayan Emine Uluman&#39;ın henüz 7 yaşındayken boyun bölgesinde ortaya çıkan ve hayati sinirler ile büyük damarlara yakınlığı nedeniyle yıllarca ameliyat edilemeyen 3 tümörü, Kars Harakani Devlet Hastanesi&#39;nde gerçekleştirilen tek operasyonla çıkarıldı.</p><p>Çocukluğundan itibaren boynundaki şişliklerle yaşayan Uluman, geçen 23 yıl içerisinde Ankara başta olmak üzere farklı illerde tedavi arayışında bulundu. Ancak tümörlerin bulunduğu bölgenin hassas yapısı ve ameliyat sırasında oluşabilecek riskler nedeniyle operasyon gerçekleştirilemedi.</p><p>Tedavi arayışını sürdüren Uluman, internette yaptığı araştırmalar sırasında Kars Harakani Devlet Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Meftun Zerbizade&#39;nin daha önce gerçekleştirdiği başarılı bir ameliyatla ilgili habere rastladı.</p><p>Bunun üzerine Zerbizade&#39;ye ulaşarak Kars Harakani Devlet Hastanesi&#39;ne başvuran Uluman&#39;ın muayene ve tetkikleri yapıldı. İncelemelerde boyun ve çevresinde sinir dokusundan kaynaklanan 3 periferik sinir kılıfı tümörü tespit edildi.</p><p>Tümörlerden en büyüğünün, büyük damarlar ve hayati öneme sahip sinirlerin bulunduğu boynun yan üçgeninde yaklaşık 4,5x5 santimetre büyüklüğünde olduğu belirlendi. Kulak arkasındaki kitlenin 3,5x3 santimetre, köprücük kemiğinin üzerindeki üçüncü kitlenin ise 3x3,5 santimetre boyutlarında olduğu tespit edildi.</p><strong>3 tümör tek ameliyatta çıkarıldı</strong><p>Detaylı incelemelerin ardından ameliyat kararı verildi. Operasyon sırasında sinirlerin zarar görmesini önlemek amacıyla mikrocerrahi tekniklerin yanı sıra sinir fonksiyonlarının anlık olarak takip edilmesini sağlayan nöromonitörizasyon yöntemi kullanıldı.</p><p>Cerrahi ekip ilk olarak kulak arkasındaki tümörü, ardından köprücük kemiğinin üzerindeki kitleyi çıkardı. En hassas aşama ise boynun yan tarafında büyük damarlar ve önemli sinir yapılarına yakın bulunan yaklaşık 5 santimetrelik tümörün çıkarılması oldu.</p><p>Kasların arasından oluşturulan cerrahi koridorla tümöre ulaşan ekip, çevresindeki sinir ve damar yapılarını koruyarak kitleyi kapsülüyle birlikte çıkarmayı başardı.</p><p>Operasyonun ardından sinirlerin işlevlerinin korunup korunmadığı da kontrol edildi. Op. Dr. Meftun Zerbizade, tüm sinirlerin tek tek uyarıldığını ve herhangi bir fonksiyon kaybına rastlanmadığını belirtti.</p><p>Zerbizade, operasyonla ilgili şunları söyledi:</p><p>'Ameliyat bitiminde bütün sinirleri tek tek uyardık. Her bir sinirin fonksiyonunun tamamen normal olduğunu, herhangi bir fonksiyon kaybı yaşanmadığını ortaya koyduk.'</p><p>Tümörlerin uzun yıllar boyunca oluşturduğu şişliklerin hastada belirgin kozmetik deformasyona da neden olduğunu aktaran Zerbizade, ameliyat sırasında uygulanan özel kesi tekniğiyle boyun bölgesindeki fazla deri görünümünün giderilmesine yönelik de müdahalede bulunulduğunu kaydetti.</p><strong>'Böyle bir ameliyatın Kars&#39;ta yapılması gurur verici'</strong><p>Operasyonun Kars&#39;ta başarıyla gerçekleştirilmesinin önemli olduğunu belirten Zerbizade, ameliyathane şartlarının operasyon için özel olarak hazırlandığını ifade etti.</p><p>Zerbizade, 'Bu şekilde özellikli bir ameliyatın yapılması için her şartın ayarlanması, ameliyathanenin istediğimiz düzende oluşturulması bizim için büyük bir başarı ve gurur verici. Ameliyatın başarılı şekilde sonuçlanmasından dolayı mutluyuz' dedi.</p><p>Henüz çocukken başlayan sağlık sorunundan 30 yaşında kurtulan Emine Uluman ise yıllar sonra gerçekleştirilen başarılı operasyonun mutluluğunu yaşadığını söyledi.</p><p>Boynundaki şişliklerin kendisini uzun yıllardır rahatsız ettiğini anlatan Uluman, 7 yaşından itibaren Ankara&#39;ya giderek tedavi aradıklarını ancak ameliyatın riskli bulunması nedeniyle sonuç alamadıklarını belirtti.</p><p>Op. Dr. Zerbizade&#39;nin daha önce gerçekleştirdiği başarılı bir ameliyatla ilgili haberi internette gördüğünü anlatan Uluman, bunun üzerine Kars&#39;a başvurmaya karar verdiğini söyledi.</p><p>Ameliyatın zor ve riskli olduğunun farkında olduğunu dile getiren Uluman, doktoruna güvendiğini ve operasyonun başarıyla tamamlanmasının ardından 23 yıldır taşıdığı tümörlerden kurtulmanın mutluluğunu yaşadığını ifade etti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/23-yil-boynundaki-3-tumorle-ya_1788119179_cKh0sk.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ 23 yıl boynundaki 3 tümörle yaşadı: Kars’ta tek ameliyatla kurtuldu ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/23-yil-boynundaki-3-tumorle-ya_1788119179_cKh0sk.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Ekran karşısında geçen süre arttıkça çocukların hareket becerileri zayıflayabiliyor]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/ekran-karsisinda-gecen-sure-arttikca-cocuklarin-hareket-becerileri-zayiflayabiliyor/232138/</link>
            <description><![CDATA[Telefon, tablet ve bilgisayar kullanımının çocukların aktif oyuna ayırdığı zamanı azalttığını belirten Ergoterapist Emrullah Harun Kaya, günlük 30-60 dakikalık hareketli oyunların fiziksel, bilişsel ve sosyal gelişim açısından önemli olduğunu söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/ekran-karsisinda-gecen-sure-arttikca-cocuklarin-hareket-becerileri-zayiflayabiliyor/232138/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sat, 29 Aug 2026 21:04:35 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Dijital cihazların çocukların günlük yaşamındaki yeri her geçen gün artarken, ekran karşısında geçirilen uzun süreler hareketli oyunların ve açık hava etkinliklerinin giderek azalmasına neden oluyor. Sokakta koşmak, bisiklete binmek, tırmanmak ve arkadaşlarla oynanan hareketli oyunların yerini telefon, tablet ve bilgisayar başında geçirilen zamanın alması çocukların gelişimini farklı yönlerden etkileyebiliyor.</p><p>Üsküdar Üniversitesi ÇEGOMER Ergoterapisti Emrullah Harun Kaya, hareketin çocukluk döneminde yalnızca fiziksel güç kazanmak için değil; motor becerilerin, dikkat ve planlama yeteneğinin, sosyal iletişimin ve günlük yaşamda bağımsızlığın gelişmesi açısından da önemli olduğunu belirtti.</p><strong>'Hareket çocuk gelişiminin temel taşlarından biri'</strong><p>Aktif oyunların azalmasının çocukların fiziksel kondisyonunun yanı sıra motor ve sosyal becerileri üzerinde de etkili olabileceğini ifade eden Kaya, çocukların hareket ederek çevrelerini ve kendi bedenlerini keşfettiklerine dikkat çekti.</p><p>Kaya, 'Hareket çocuk gelişiminin temel taşlarından biridir. Çocuklar hareket ederek öğrenir, oynayarak gelişir. Hareket sırasında bedenlerini tanır, çevreleriyle ilişki kurar, karşılaştıkları sorunlara çözüm üretir ve yeni beceriler kazanırlar' dedi.</p><p>Aktif oyunların kas kuvveti ve dayanıklılığın gelişmesine katkı sağladığını belirten Kaya, denge, koordinasyon, dikkat, planlama ve sosyal iletişim gibi becerilerin de hareketli oyunlarla desteklendiğini söyledi.</p><strong>Hareketsizlik çocukları daha çabuk yorabiliyor</strong><p>Çocukların sağlıklı fiziksel gelişim için düzenli ve farklı hareket deneyimlerine ihtiyaç duyduğunu belirten Emrullah Harun Kaya, yeterince hareket etmeyen çocuklarda kas kuvveti, dayanıklılık, esneklik, denge ve koordinasyonla ilgili güçlüklerin görülebileceğini ifade etti.</p><p>Günlük hareket miktarının azalması çocuğun fiziksel dayanıklılığını da etkileyebiliyor. Bu çocuklar koşarken, merdiven çıkarken, uzun süre ayakta dururken veya arkadaşlarıyla hareketli oyunlar oynarken daha erken yorulabiliyor.</p><p>Top yakalama, sıçrama, tek ayak üzerinde durma, seksek oynama ve bisiklete binme gibi temel hareket becerilerinde de güçlüklerle karşılaşılabiliyor.</p><strong>Etkileri okul ve ev hayatına yansıyabilir</strong><p>Motor gelişimin yalnızca spor ve oyun sırasında kullanılan becerilerden oluşmadığına dikkat çeken Kaya, çocuğun günlük yaşamındaki birçok işi gerçekleştirebilmek için bedenini doğru ve koordineli şekilde kullanması gerektiğini belirtti.</p><p>Okul çantasını taşımaktan sırada dengeli oturmaya, kalem kullanmaktan ayakkabı bağlamaya, yemek yemekten oyuncakları toplamaya kadar birçok günlük faaliyet motor becerilerle doğrudan bağlantılı bulunuyor.</p><p>Kaya, 'Çocuk yeterli hareket deneyimi kazanamadığında yalnızca koşma veya zıplama sırasında değil, günlük yaşam becerilerinde de zorlanabilir' ifadelerini kullandı.</p><p>Hareketli oyunların bilişsel gelişimi de desteklediğine dikkat çeken Kaya, çocukların oyun sırasında sürekli karar vermek ve karşılaştıkları problemlere çözüm üretmek durumunda kaldıklarını söyledi.</p><p>Bir engelin nasıl aşılacağına karar vermek, hareket halindeki topun yönünü tahmin etmek, düşmeden dengede kalmaya çalışmak veya arkadaşlarla oyunun kurallarını belirlemek gibi faaliyetler çocuğun zihinsel süreçlerini de aktif hale getiriyor.</p><strong>Bazı belirtiler değerlendirme gerektirebilir</strong><p>Çocukların gelişim hızlarının birbirinden farklı olduğunu hatırlatan Emrullah Harun Kaya, bazı çocukların hareketli oyunlara kolaylıkla katılırken bazılarının denge, koordinasyon, motor planlama veya duyusal işlemleme alanlarında desteğe ihtiyaç duyabileceğini söyledi.</p><p>Çocuğun sık sık düşmesi, merdiven çıkmakta güçlük çekmesi, top oyunlarından sürekli kaçınması, yaşıtlarına kıyasla çok çabuk yorulması, kalem kullanırken zorlanması veya günlük işlerini gerçekleştirmede belirgin güçlük yaşaması halinde gelişimsel değerlendirme yapılabileceğini belirtti.</p><p>Kaya, erken dönemde sağlanacak uygun desteğin çocuğun günlük aktivitelere katılımını artırabileceği gibi kendine olan güveninin gelişmesine de katkı sağlayabileceğini ifade etti.</p><strong>Her gün 30-60 dakika aktif oyun</strong><p>Ailelerin çocuklarını hareket ettirmek için mutlaka özel spor ekipmanlarına ihtiyaç duymadığını belirten Kaya, evde bulunan güvenli malzemelerle de hareketli oyun alanları oluşturulabileceğini söyledi.</p><p>Yastık ve minderlerden hazırlanacak küçük engel parkurları, belirlenen bir çizgi üzerinde yürüme, güvenli engellerin çevresinden dolaşma veya hedefe doğru emekleme gibi oyunların denge, koordinasyon ve motor planlamayı destekleyebileceğini ifade eden Kaya, bu etkinliklerin çocuğun yaşına uygun hazırlanması ve yetişkin gözetiminde gerçekleştirilmesi gerektiğini vurguladı.</p><p>Müzik eşliğinde dans etmek de ritim, koordinasyon ve beden farkındalığını geliştirebilecek seçenekler arasında yer alıyor. Geleneksel çocuk oyunları ise hem hareketi artırıyor hem de çocukların sosyal etkileşimini destekliyor.</p><strong>Ebeveyn de oyuna katılmalı</strong><p>Emrullah Harun Kaya, ailelere çocuklarının yaşı, sağlık durumu ve bireysel ihtiyaçlarını dikkate alarak her gün yaklaşık 30-60 dakikalık aktif oyun zamanı oluşturmalarını önerdi.</p><p>Bu sürenin yalnızca çocuğun oynadığı, anne veya babanın ise telefonla ilgilendiği bir zaman dilimine dönüşmemesi gerektiğini belirten Kaya, ebeveynlerin oyuna katılmasının çocuğun motivasyonunu ve aile içindeki iletişimi güçlendirebileceğini ifade etti.</p><p>Çocukların hareket performansının yaşıtlarıyla karşılaştırılmaması gerektiğinin de altını çizen Kaya, ailelerin sonuçtan çok çocuğun gösterdiği çabayı ve gelişimi desteklemesinin daha doğru olduğunu söyledi.</p><p>'Arkadaşın senden daha hızlı' gibi kıyaslamalar yerine 'Bugün daha uzun süre oynadın' veya 'Topu yakalamak için çok güzel denedin' gibi ifadelerin kullanılabileceğini belirten Kaya, temel hedefin çocuğun hareket etmekten keyif alması ve kendisini güvende hissetmesi olduğunu kaydetti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/ekran-karsisinda-gecen-sure-ar_1788026673_P31ke5.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Ekran karşısında geçen süre arttıkça çocukların hareket becerileri zayıflayabiliyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/ekran-karsisinda-gecen-sure-ar_1788026673_P31ke5.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Uzun ekran süresi çocuklarda kronik kabızlıktan omurga sorunlarına kadar birçok riski artırıyor]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/uzun-ekran-suresi-cocuklarda-kronik-kabizliktan-omurga-sorunlarina-kadar-bircok-riski-artiriyor/232137/</link>
            <description><![CDATA[Çocukların gün içerisinde uzun saatler telefon, tablet ve bilgisayar karşısında kalmasının hareketsizliği artırdığını belirten Uz. Dr. Soner Demiral, özellikle boyun ve omurga problemleri, kabızlık, göz sorunları, obezite ve uyku düzensizliklerine karşı aileleri uyardı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/uzun-ekran-suresi-cocuklarda-kronik-kabizliktan-omurga-sorunlarina-kadar-bircok-riski-artiriyor/232137/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sat, 29 Aug 2026 20:56:43 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Telefon, tablet, bilgisayar ve televizyon çocukların günlük yaşamında giderek daha fazla yer kaplıyor. Eğitimden eğlenceye kadar birçok alanda kullanılan dijital cihazların kontrolsüz ve uzun süreli kullanımı ise çocukların yalnızca psikolojik durumlarını değil, fiziksel gelişimlerini de etkileyebiliyor.</p><p>Memorial Antalya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü&#39;nden Uz. Dr. Soner Demiral, çocukluk ve ergenlik döneminde uzun ekran süreleriyle birlikte ortaya çıkan hareketsiz yaşam biçiminin özellikle gelişim çağındaki çocuklarda önemli sağlık sorunlarına zemin hazırlayabileceğine dikkat çekti.</p><p>Paylaşılan verilere göre Türkiye&#39;de çocukların günlük ekran süresi ortalama 4-7 saat arasında değişirken, ergenlerde bu süre 6-8 saate kadar çıkabiliyor. Uzun süre aynı pozisyonda kalınması ve fiziksel aktivitenin azalması, gelişim dönemindeki çocuklarda ilerleyen yıllara taşınabilecek sorunları beraberinde getirebiliyor.</p><strong>Telefona bakarken boyundaki yük artıyor</strong><p>Çocukların telefon veya tablet kullanırken başlarını uzun süre öne doğru eğmeleri, boyun bölgesindeki yükün önemli ölçüde artmasına neden oluyor.</p><p>Biyomekanik araştırmalarda, başın yaklaşık 60 derece öne eğildiği pozisyonda servikal omurgaya binen yükün yaklaşık 27 kilograma ulaşabildiği belirtiliyor. Çocuk ve ergenlerin her gün saatlerce bu pozisyonda kalması ise gelişmekte olan omurga açısından risk oluşturabiliyor.</p><p>Uz. Dr. Soner Demiral, uzun süre devam eden yanlış duruşun doğal boyun eğrisinin bozulmasına, kas spazmlarına ve erken dönemde çeşitli omurga sorunlarının ortaya çıkmasına zemin hazırlayabileceğini belirtti.</p><p>Literatürde 'text neck' veya 'tech neck' olarak adlandırılan bu durum, özellikle telefon ekranına bakarken başın sürekli öne eğilmesiyle ilişkilendiriliyor. Uzun süre aynı pozisyonda kalınması omur eklemleri, kaslar ve bağlar üzerinde de olumsuz etki oluşturabiliyor.</p><strong>Tuvalete telefonla girmek kabızlığı tetikleyebilir</strong><p>Uzun ekran kullanımının oluşturduğu sorunların yalnızca boyun ve omurgayla sınırlı olmadığını belirten Uz. Dr. Soner Demiral, çocuklarda tuvalet alışkanlıklarına da dikkat edilmesi gerektiğini söyledi.</p><p>Özellikle telefon veya tabletle tuvalete girilmesi, çocuğun dikkatini ekrana yönelterek normal dışkılama sürecini olumsuz etkileyebiliyor. Tuvalette uzun süre ekranla vakit geçirilmesi, dışkılama refleksinin ertelenmesine ve zaman içerisinde kabızlığın kronik hale gelmesine zemin hazırlayabiliyor.</p><p>Paylaşılan bilgilere göre çocuklarda normal şartlarda yüzde 3-5 aralığında görülebilen kabızlık oranının, yoğun dijital cihaz kullanımı ve tuvalette telefon kullanma alışkanlığı bulunan çocuklarda yüzde 25 seviyelerine kadar çıkabildiği ifade ediliyor.</p><p>Demiral, bu nedenle çocukların tuvalete telefon veya tablet götürmemesi gerektiğini belirterek, düzenli tuvalet alışkanlığının küçük yaşlardan itibaren oluşturulmasının önem taşıdığına dikkat çekti.</p><p>Ekran karşısında geçirilen sürenin artması göz sağlığını da etkileyebiliyor. Uz. Dr. Soner Demiral, uzun süreli ekran kullanımının miyopi görülme sıklığındaki artışla birlikte göz kuruluğu, yanma ve dijital göz yorgunluğu gibi sorunlarla ilişkilendirilebildiğini kaydetti.</p><p>Ekran kullanımına bağlı olarak fiziksel hareketin azalması ise çocuklarda kilo artışı ve obezite riskini beraberinde getirebiliyor.</p><p>Özellikle akşam ve gece saatlerinde yoğun ekran kullanımı uyku düzenini de bozabiliyor. Ekranlardan yayılan ışığın melatonin salgılanmasını etkilemesi, çocukların uykuya geçişini zorlaştırabiliyor ve uyku kalitesini düşürebiliyor.</p><strong>Çocuklara spor ve hareket alışkanlığı kazandırılmalı</strong><p>Uz. Dr. Soner Demiral, teknolojiyi tamamen çocukların hayatından çıkarmak yerine ekran kullanımının kontrollü hale getirilmesinin ve günlük yaşamın fiziksel aktivitelerle dengelenmesinin önemli olduğunu belirtti.</p><p>Demiral, çocukların ekran kullanımından kaynaklanabilecek sağlık sorunlarından korunması için şu noktalara dikkat edilmesini önerdi:</p><p>1. Ekran kullanımında 20-20-20 kuralı uygulanmalı. Her 20 dakikada bir yaklaşık 20 saniye boyunca 6 metre uzağa bakılmalı ve oturma pozisyonu düzeltilmeli.</p><p>2. Telefon ve tablet mümkün olduğunca göz hizasında kullanılmalı, başın uzun süre öne eğilmesinden kaçınılmalı.</p><p>3. Çocukların tuvalete telefon veya tablet götürmesine izin verilmemeli.</p><p>4. Gün içerisinde en az 60 dakika orta veya yüksek şiddette fiziksel aktiviteye zaman ayrılmalı; açık hava oyunları ve spor desteklenmeli.</p><p>5. Ev içerisinde belirli saatler 'ekransız zaman' olarak planlanmalı ve anne-babalar da bu konuda çocuklarına örnek olmalı.</p><p>6. Uzun süren boyun ve sırt ağrısı, kronik kabızlık veya tekrarlayan baş ağrısı gibi şikyetlerin ortaya çıkması halinde sağlık kontrolü ihmal edilmemeli.</p><p>Demiral, çocukların büyüme ve gelişme döneminde alınacak erken önlemlerin ilerleyen yıllarda ortaya çıkabilecek kalıcı sağlık sorunlarının azaltılmasında önemli rol oynayabileceğini belirterek, ekran süresi ile hareketli yaşam arasında sağlıklı bir denge kurulmasının önemini vurguladı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/uzun-ekran-suresi-cocuklarda-k_1788026388_kWGfQt.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Uzun ekran süresi çocuklarda kronik kabızlıktan omurga sorunlarına kadar birçok riski artırıyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/uzun-ekran-suresi-cocuklarda-k_1788026388_kWGfQt.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kanser tedavisinin kalbe etkisi yıllar sonra ortaya çıkabiliyor]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/kanser-tedavisinin-kalbe-etkisi-yillar-sonra-ortaya-cikabiliyor/232129/</link>
            <description><![CDATA[Kanser tedavisinde kullanılan bazı kemoterapi, hedefe yönelik ilaç ve radyoterapi uygulamalarının kalp ve damar sistemi üzerindeki etkileri tedavi sırasında görülebildiği gibi 10, 15 hatta 20 yıl sonra da ortaya çıkabiliyor.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/kanser-tedavisinin-kalbe-etkisi-yillar-sonra-ortaya-cikabiliyor/232129/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sat, 29 Aug 2026 19:08:37 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Kanser tedavilerindeki gelişmelerle birlikte hastaların yaşam sürelerinin uzaması, tedavi sonrasında kalp sağlığının korunmasını da önemli hale getirdi. Bazı kemoterapi ilaçları, hedefe yönelik tedaviler ve radyoterapi uygulamaları tümör hücreleriyle mücadele ederken kalp ve damar sistemini de etkileyebiliyor.</p><p>Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Kardiyoonkoloji Bölümü Kurucusu ve Direktörü, Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ertan Ökmen, kanser hastalarında gelişebilecek kalp sorunlarının erken belirlenmesinin tedavinin devamlılığı açısından büyük önem taşıdığını söyledi.</p><p>Kardiyoonkolojinin kanser ve kalp hastalıklarının kesiştiği noktada önemli bir görev üstlendiğini belirten Prof. Dr. Ökmen, 'Kardiyoonkolojinin temel amacı, kanser hastalarında ortaya çıkabilecek kalp sorunlarını erken dönemde belirleyip gerekli önlemleri alarak kanser tedavisinin güvenli ve kesintisiz biçimde sürdürülmesini sağlamak' dedi.</p><strong>Kalpteki etkiler 20 yıl sonra bile görülebiliyor</strong><p>Her kanser hastasında kalp problemi gelişeceği yönünde bir değerlendirme yapmanın doğru olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Ertan Ökmen, bazı etkilerin tedavi sırasında, bazılarının ise yıllar sonra kendisini gösterebildiğine dikkat çekti.</p><p>Özellikle radyoterapinin kalp üzerindeki etkilerinin uzun yıllar sonra ortaya çıkabileceğini belirten Ökmen, 'Bazı kalp sorunları kanser tedavisi sırasında, bazıları ise yıllar sonra ortaya çıkabiliyor. Özellikle radyoterapiye bağlı etkiler 10, 15 hatta 20 yıl sonra görülebiliyor' ifadelerini kullandı.</p><p>Meme kanserinde beş yıllık sağkalım oranının yüzde 90&#39;ın üzerine çıkmasının uzun dönemli takibin önemini daha da artırdığını kaydeden Ökmen, riskli hastaların önceden belirlenmesiyle kalp krizi, kalp yetmezliği ve pıhtı oluşumu gibi ciddi sorunlara karşı önlem alınabildiğini söyledi.</p><p>Kanser tedavisi sürecinde karşılaşılabilecek önemli sorunların başında kalbin kasılma gücünün azalması geliyor. Bu durum ilerleyen süreçte kalp yetmezliğine kadar gidebiliyor.</p><p>Prof. Dr. Ökmen, özellikle meme kanserinin tedavisinde kullanılan bazı kemoterapi ilaçlarıyla hedefe yönelik tedavilerin birlikte uygulanmasının kalp yetmezliği riskini artırabildiğini ifade etti.</p><p>Kanser tedavilerinin yalnızca kalp yetmezliğiyle ilişkilendirilmemesi gerektiğini belirten Ökmen; kalp krizi, damar içinde pıhtı oluşumu, ritim bozuklukları, kalp zarı iltihabı ve kalp kapaklarında ortaya çıkabilecek sorunların da takip edilmesi gerektiğini kaydetti.</p><p>Risk taşıyan hastalarda kalbin çalışma kapasitesinin ekokardiyografi ile takip edildiğini ve hassas kan testlerinden yararlanıldığını anlatan Ökmen, herhangi bir olumsuzluk belirlenmesi halinde onkoloji hekimleriyle birlikte tedavinin yeniden değerlendirilebildiğini ifade etti. Buradaki temel hedefin mümkün olduğu ölçüde kanser tedavisini kesmeden kalbi koruyacak yöntemlerin devreye alınması olduğunu söyledi.</p><strong>Kalp hastalığı bulunanlar daha yakından izlenmeli</strong><p>Prof. Dr. Ertan Ökmen, kardiyoonkolojik takip açısından özellikle iki hasta grubunun öncelikli değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti.</p><p>İlk grupta hipertansiyon, geçirilmiş kalp krizi veya kalp yetmezliği bulunanların yanı sıra daha önce koroner stent takılan ya da bypass ameliyatı geçiren hastalar bulunuyor. Ailesinde kalp hastalığı öyküsü olan ve kardiyovasküler risk faktörleri yüksek kişiler de bu grupta değerlendiriliyor.</p><p>İkinci grubu ise daha önce herhangi bir kalp hastalığı bulunmasa bile kalp fonksiyonlarını etkileyebilecek kemoterapi veya hedefe yönelik ilaçları kullanması planlanan hastalar oluşturuyor.</p><p>Ökmen, bu kişilerin kanser tedavisi boyunca kalp sağlığı açısından daha yakın takip edilmesinin oluşabilecek sorunların erken dönemde belirlenmesine yardımcı olduğunu kaydetti.</p><p>Kalp hastalığı bulunan bir kişinin kemoterapi veya radyoterapiye başlamadan önce kardiyolojik değerlendirmeden geçirilmesinin önemine işaret eden Prof. Dr. Ökmen, cerrahi tedavi planlanan hastalarda da ameliyat öncesinde kalp durumunun değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.</p><p>Bu süreçte kalbin çalışma gücü ölçülürken elektrokardiyografi ile mevcut sorunlar araştırılıyor. Kalbe özgü hassas kan testleriyle de hastanın planlanan tedavi açısından risk durumu değerlendirilebiliyor.</p><p>Yüksek risk taşıyan hastalarda kanser tedavisinden vazgeçmek yerine daha sık kalp kontrollerinin gündeme gelebileceğini belirten Ökmen, gerekli durumlarda kullanılan ilaçlarda değişikliğe gidilebileceğini ifade etti.</p><strong>Haftada beş gün 30 dakika yürüyüş önerisi</strong><p>Kanser tedavisi gören hastaların sürekli dinlenmesi veya yüksek kalorili beslenmesi gerektiği düşüncesinin doğru olmadığını söyleyen Prof. Dr. Ökmen, hareketsizliğin ve yanlış beslenmenin kan şekeri, kolesterol ve tansiyon değerlerini olumsuz etkileyebileceğine dikkat çekti.</p><p>Bazı kanser ilaçlarının, özellikle daha önce hipertansiyon öyküsü bulunan kişilerde tansiyonu yüzde 50&#39;ye varan oranlarda yükseltebildiğini belirten Ökmen, hastanın fiziksel kapasitesi dikkate alınarak haftada beş gün, günde yaklaşık 30 dakika yürüyüş yapılmasını önerdi.</p><p>Beslenmede ise aşırı kalorili ve tuzlu gıdalardan uzak durulması, dengeli Akdeniz tipi beslenmenin tercih edilmesi gerektiğini söyledi.</p><p>Kanser hücrelerinin sürekli büyüyüp bölünmesi nedeniyle tedavilerin önemli bir bölümünün bu çoğalma mekanizmasını hedef aldığını anlatan Prof. Dr. Ertan Ökmen, bu süreçte bazı sağlıklı hücrelerin de etkilenebildiğini belirtti.</p><p>Saç kökleri ve cilt hücreleri gibi hızlı yenilenen sağlıklı hücrelerin tedaviden etkilenebildiğini ifade eden Ökmen, kalp hücrelerinde hızlı bir çoğalma görülmemesine rağmen bazı kanser ilaçlarının kalbin işlevlerini sürdürebilmesi için gerekli biyolojik mekanizmaları etkileyebildiğini söyledi.</p><p>Bu nedenle özellikle kalp hastalığı bulunan veya kalp üzerinde yan etki oluşturma potansiyeli bulunan kanser tedavilerini alan kişilerin düzenli takip edilmesi, hem kalp sağlığının korunması hem de kanser tedavisinin mümkün olduğunca kesintisiz sürdürülebilmesi açısından önem taşıyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kanser-tedavisinin-kalbe-etkis_1788019715_MQoRIt.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kanser tedavisinin kalbe etkisi yıllar sonra ortaya çıkabiliyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kanser-tedavisinin-kalbe-etkis_1788019715_MQoRIt.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
    </channel>
</rss>