<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
   <channel>
      <title>Ağrı Haber | Ağrı Haberleri | Karaköse Haber</title>
      <link>https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/</link>
      <language>tr</language>
      <description>Ağrı haber sitesi, Ağrı son dakika haberlerini, güncel haberleri en hızlı şekilde tarafsız olarak sunar. Ağrı haberlerini Karaköse Haber'de takip edin.</description>
      <category>Newspaper - Sağlık</category>
      <lastBuildDate>Thu, 05 Nov 2026 06:47:20 +0300</lastBuildDate>
      <ttl>1</ttl>
      <sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	  <sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
      <atom:link href="https://www.karakosehaber.com/rss/haberler/saglik/" rel="self" type="application/rss+xml"/>
      <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com"/><atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.superfeedr.com"/>
        <item>
            <title><![CDATA[Sonbaharda enfeksiyonlardan korunmak için bu 7 öneriye dikkat edin]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/sonbaharda-enfeksiyonlardan-korunmak-icin-bu-7-oneriye-dikkat-edin/234428/</link>
            <description><![CDATA[Acıbadem Fulya Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Cihadiye Elif Öztürk, sonbahar ve kış aylarında bağışıklık sistemini desteklemek için beslenme, uyku, egzersiz ve aşıların önemine ilişkin uyarılarda bulundu.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/sonbaharda-enfeksiyonlardan-korunmak-icin-bu-7-oneriye-dikkat-edin/234428/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Wed, 04 Nov 2026 18:13:59 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Havaların soğumasıyla birlikte kapalı alanlarda geçirilen sürenin artması, solunum yolu enfeksiyonlarının yayılmasını kolaylaştırabiliyor. Özellikle sonbahar ve kış aylarında hastalıklardan korunmak isteyen birçok kişi vitamin takviyelerine yönelirken, hekimler bağışıklık sisteminin tek bir besin ya da takviyeyle güçlendirilemeyeceğini belirtiyor.</p><p>Acıbadem Fulya Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Cihadiye Elif Öztürk, bağışıklık sisteminin sağlıklı çalışmasında günlük yaşam alışkanlıklarının belirleyici olduğunu söyledi.</p><p>Prof. Dr. Öztürk, 'Sonbahar ve kış aylarında bağışıklık sistemini güçlü tutmak, tek bir mucizevi besine veya takviyeye değil, bilimsel olarak kanıtlanmış bütünsel yaşam tarzı değişikliklerine dayanır. Vitamin ve mineral takviyelerini gelişigüzel kullanmak fayda yerine uzun dönemde çok ciddi zararlara yol açabilir' dedi.</p><p>Öztürk, enfeksiyon riskini azaltmak ve bağışıklık sisteminin normal işleyişini desteklemek için dikkat edilmesi gereken yedi alışkanlığı anlattı.</p><strong>Bağırsak sağlığı ve vitamin dengesi önemli</strong><p>1. Probiyotik ve prebiyotik besinlere yer verin</p><p>Bağırsaklarda yaşayan yararlı mikroorganizmalar, bağışıklık sisteminin düzenlenmesinde görev alıyor. Bu nedenle bağırsak mikrobiyotasını destekleyen besinlerin düzenli tüketilmesi öneriliyor.</p><p>Prof. Dr. Öztürk, yoğurt, kefir ve fermente gıdaların probiyotik; soğan, sarımsak, pırasa ve muz gibi besinlerin ise prebiyotik içerikleriyle bağırsak sağlığına katkıda bulunabileceğini belirtti.</p><p>Bu besinlerin tüketiminde kişinin sağlık durumunun da dikkate alınması gerektiğini ifade eden Öztürk, özel risk grubunda bulunanların beslenme değişiklikleri öncesinde hekimlerine danışmasını önerdi.</p><p>2. Vitamin ve mineral eksikliklerini kontrol ettirin</p><p>D vitamini, C vitamini, çinko, demir ve B grubu vitaminler bağışıklık sisteminin normal işleyişinde çeşitli görevler üstleniyor. Ancak bu durum, herkesin vitamin veya mineral takviyesi kullanması gerektiği anlamına gelmiyor.</p><p>Prof. Dr. Öztürk, özellikle yüksek dozda ve kontrolsüz kullanılan takviyelerin sağlık sorunlarına yol açabileceğini vurgulayarak eksikliklerin hekim değerlendirmesiyle belirlenmesi gerektiğini söyledi.</p><p>Yumurta, balık, baklagiller, kuruyemişler, sebze ve meyvelerin bulunduğu dengeli bir beslenme düzeninin, vücudun ihtiyaç duyduğu birçok besin öğesinin karşılanmasına yardımcı olduğunu ifade etti.</p><p>3. Uyku düzeninizi koruyun</p><p>Yetersiz uyku, bağışıklık sisteminin enfeksiyonlara karşı verdiği yanıtı olumsuz etkileyebiliyor. Uyku süresinin yanı sıra uyku kalitesi ve düzeni de sağlık açısından önem taşıyor.</p><p>Prof. Dr. Öztürk, yetişkinlerin genel olarak gecede 7-9 saat uyumayı hedeflemesi gerektiğini belirtti. Düzenli uyku saatlerinin korunması ve gece boyunca yeterli dinlenmenin sağlanması, bağışıklık sisteminin normal çalışmasını destekleyen alışkanlıklar arasında bulunuyor.</p><strong>Hareket, su tüketimi ve güneş ışığı ihmal edilmemeli</strong><p>4. Haftada en az 150 dakika hareket edin</p><p>Düzenli fiziksel aktivite, kalp ve damar sağlığının yanı sıra bağışıklık sisteminin işleyişine de katkı sağlıyor.</p><p>Prof. Dr. Öztürk, haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta egzersiz yapılmasını önerdi. Haftanın beş günü 30&#39;ar dakikalık tempolu yürüyüş, bu hedefe ulaşmak için uygulanabilecek yöntemlerden biri.</p><p>Egzersizin kişinin yaşına, mevcut hastalıklarına ve fiziksel kapasitesine uygun şekilde planlanması gerekiyor.</p><p>5. Soğuk havalarda da yeterli su tüketin</p><p>Sonbahar ve kış aylarında susama hissinin azalması, günlük su tüketiminin ihmal edilmesine neden olabiliyor. Oysa vücudun sıvı ihtiyacı yalnızca sıcak havalarda ortaya çıkmıyor.</p><p>Prof. Dr. Öztürk, burun ve boğaz mukozasının sağlıklı işlevini sürdürebilmesi için yeterli sıvı alımının gerekli olduğunu belirtti.</p><p>Günlük su ihtiyacının yaşa, fiziksel aktiviteye, sağlık durumuna ve çevre koşullarına göre değiştiğini ifade eden Öztürk, gün boyunca düzenli su tüketilmesini önerdi.</p><p>6. Gün ışığından yararlanın</p><p>Güneş ışığı, vücudun biyolojik saatinin düzenlenmesinde rol oynuyor. Sonbahar ve kış aylarında günlerin kısalması ise günlük yaşam ve uyku düzenini etkileyebiliyor.</p><p>Prof. Dr. Öztürk, gün ışığından güvenli biçimde yararlanmanın önemine değinerek D vitamini eksikliğinin yalnızca güneşlenmeyle giderilmeye çalışılmaması gerektiğini belirtti.</p><p>Öztürk, D vitamini takviyelerinin ihtiyaç durumuna göre hekim kontrolünde kullanılmasını önerdi. Özellikle yüksek dozların gelişigüzel alınmasının ciddi sağlık sorunlarına neden olabileceği uyarısında bulundu.</p><strong>Aşı ve hijyen önlemleri unutulmamalı</strong><p>7. Grip aşısını ve el hijyenini ihmal etmeyin</p><p>Solunum yolu enfeksiyonlarından korunmada aşılar ve kişisel hijyen önlemleri temel koruyucu uygulamalar arasında yer alıyor.</p><p>Prof. Dr. Cihadiye Elif Öztürk, özellikle risk grubundaki kişilerin mevsimsel grip aşılarını zamanında yaptırmasının önemini vurguladı.</p><p>Öztürk, 'Sonbahar ve kış aylarında hızla yayılan enfeksiyonlardan korunmak için, risk grupları başta olmak üzere mevsimsel grip aşılarının zamanında yapılması büyük önem taşıyor. Kalabalık yerlerde maske takılması, hasta kişilerle yakın temastan kaçınılması ve ellerin en az 20 saniye boyunca su ve sabunla yıkanması gibi hijyen önlemleri de enfeksiyon riskini azaltmaya yardımcı oluyor' ifadelerini kullandı.</p><p>Prof. Dr. Öztürk, bağışıklık sistemini desteklemek amacıyla kullanılan vitamin ve mineral takviyelerinin, gerekli görülen tetkikler ve hekim önerisi doğrultusunda planlanması gerektiğinin altını çizdi.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/sonbaharda-enfeksiyonlardan-ko_1793805238_Bsz92v.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Sonbaharda enfeksiyonlardan korunmak için bu 7 öneriye dikkat edin ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/sonbaharda-enfeksiyonlardan-ko_1793805238_Bsz92v.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Soğuk havalarda gözleri korumak için 7 önemli uyarı]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/soguk-havalarda-gozleri-korumak-icin-7-onemli-uyari/234232/</link>
            <description><![CDATA[Sonbahar ve kış aylarında artan göz kuruluğu ve alerji şikâyetlerine karşı uyarıda bulunan Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Burcu Usta Uslu, gözleri ovuşturmanın kornea hasarına yol açabileceğini belirterek 7 korunma önerisi paylaştı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/soguk-havalarda-gozleri-korumak-icin-7-onemli-uyari/234232/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 01 Nov 2026 22:43:29 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Havaların soğumasıyla birlikte gözlerde yanma, batma, kaşıntı ve kızarıklık şikyetleri artabiliyor. Özellikle kapalı ortamlarda geçirilen sürenin uzaması, ev tozu akarları, küf ve evcil hayvanlardan kaynaklanan alerjenlerle teması artırabiliyor. Kalorifer ve klima kullanımının neden olduğu kuru hava da gözyaşının daha hızlı buharlaşmasına yol açarak göz kuruluğunu şiddetlendirebiliyor.</p><p>Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Burcu Usta Uslu, göz alerjisinin yalnızca ilkbahar aylarında görülmediğini, sonbahar ve kış döneminde de benzer yakınmaların ortaya çıkabildiğini belirtti.</p><p>Uslu, 'Ev tozu akarları, küf ve evcil hayvan kaynaklı alerjenler, duyarlı kişilerde kaşıntı, kızarıklık ve sulanmaya yol açabiliyor. Soğuk ve rüzgrlı havanın yanı sıra ısıtılan ortamların kuru havası da göz kuruluğuna neden olarak yanma ve batma gibi şikyetleri bu tabloya ekleyebiliyor.' dedi.</p><strong>Gözleri ovuşturmak korneaya zarar verebilir</strong><p>Göz alerjisinde en sık karşılaşılan belirtilerden biri olan kaşıntı, kişilerin gözlerini sürekli ovuşturmasına neden olabiliyor. Ancak bu alışkanlık, özellikle uzun süre devam ettiğinde göz sağlığı açısından ciddi sorunlara yol açabiliyor.</p><p>Op. Dr. Burcu Usta Uslu, gözleri sert biçimde ovuşturmanın kornea üzerinde olumsuz etkiler oluşturabileceğini belirterek şu uyarıda bulundu:</p><p>'Gözleri ovuşturmak korneaya zarar verebilir ve enfeksiyon riskini artırabilir. Özellikle sürekli ve şiddetli ovuşturma, korneanın incelerek öne doğru sivrileştiği keratokonus hastalığının gelişme ve ilerleme riskini artırabilir.'</p><p>Şiddetli göz alerjilerinin tedavi edilmediğinde korneada hasar ve leke oluşumuna neden olabileceğini de ifade eden Uslu, kaşıntıyı gidermek için gözleri ovuşturmak yerine uygun tedaviye başvurulması gerektiğini söyledi.</p><strong>Soğuk havalarda göz sağlığını korumanın 7 yolu</strong><p>Op. Dr. Burcu Usta Uslu, kış aylarında göz alerjisini ve kuruluk şikyetlerini azaltmak için alınabilecek önlemleri şöyle sıraladı:</p><p>Rüzgra karşı gözlük kullanın: Dışarı çıkarken göz çevresini saran ve rüzgrın doğrudan gözlere ulaşmasını azaltan güneş gözlüklerini tercih edin.</p><p>Dışarıdan gelince temizliğe dikkat edin: Ellerinizi ve yüzünüzü yıkayın. Toz ve alerjenlerle yoğun temas ettiyseniz duş alın.</p><p>Evdeki tozu azaltın: Mobilyaların tozunu nemli bezle alın. Çarşafları ve yastık kılıflarını düzenli olarak yıkayarak ev içi alerjenlerle teması azaltın.</p><p>Kalorifer ve klima havasından korunun: Isıtıcıların ve klimaların doğrudan yüzünüze hava üflemesini önleyin. Ortamı aşırı ısıtmayın, küf ve ev tozu akarlarının çoğalmasını kolaylaştırabilecek yüksek nemden kaçının.</p><p>Soğuk kompres uygulayın: Kaşıntıyı hafifletmek için temiz bir bez yardımıyla kapalı göz kapaklarına soğuk kompres yapın.</p><p>Göz damlalarını bilinçsiz kullanmayın: Suni gözyaşı ve alerjiye yönelik göz damlalarını göz hekiminin önerisi doğrultusunda kullanın.</p><p>Gözlerinizi ovuşturmayın: Kaşıntı, kızarıklık veya batma şikyetleri devam ediyorsa gözlerinizi ovuşturmak yerine göz hekimine başvurun.</p><strong>Geçmeyen şikyetler ihmal edilmemeli</strong><p>Göz kuruluğu ile alerjinin benzer belirtiler oluşturabildiğini belirten Op. Dr. Burcu Usta Uslu, doğru tedavinin uygulanabilmesi için şikyetlerin nedeninin belirlenmesi gerektiğini ifade etti.</p><p>Özellikle sürekli kaşıntı, kızarıklık ve yanma yaşayan kişilerin kendi kendilerine ilaç kullanmak yerine göz muayenesi yaptırmalarını öneren Uslu, soğuk havalarda gözleri rüzgrdan ve kuru ortam havasından korumanın şikyetleri azaltmaya yardımcı olabileceğini kaydetti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/soguk-havalarda-gozleri-koruma_1793562208_evwMD8.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Soğuk havalarda gözleri korumak için 7 önemli uyarı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/soguk-havalarda-gozleri-koruma_1793562208_evwMD8.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Yaşlılarda unutkanlığa bu sözlerle yaklaşmak kaygıyı artırabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/yaslilarda-unutkanliga-bu-sozlerle-yaklasmak-kaygiyi-artirabilir/234231/</link>
            <description><![CDATA[Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, yaşlılarda unutkanlık, içe kapanma ve ani davranış değişikliklerinin depresyon veya başka sağlık sorunlarının belirtisi olabileceğini belirterek aileleri uyardı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/yaslilarda-unutkanliga-bu-sozlerle-yaklasmak-kaygiyi-artirabilir/234231/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 01 Nov 2026 22:36:08 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Yaş ilerledikçe hafızada ve günlük alışkanlıklarda bazı değişiklikler yaşanabiliyor. Ancak unutkanlığın artması, kişinin sosyal çevresinden uzaklaşması ya da daha önce görülmeyen davranışlar sergilemesi her zaman yaşlanmanın doğal sonucu olmayabiliyor.</p><p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, özellikle sonradan ortaya çıkan belirgin davranış değişikliklerinin depresyon, bilişsel bozukluklar, kullanılan ilaçların yan etkileri veya farklı tıbbi rahatsızlıklarla ilişkili olabileceğini söyledi.</p><p>Şen, yaşlı bireylerin daha sakin bir yaşamı tercih etmesinin veya sosyal ilişkilerinin zamanla azalmasının olağan karşılanabileceğini ancak ani kişilik değişimlerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini belirtti.</p><p>Ailelerin bu süreçte suçlayıcı bir dil kullanmamasını isteyen Şen, 'Sen çok değiştin, neden böyle oldun?' demek yerine kişinin yaşadığı sıkıntıyı anlamaya yönelik sorular sorulmasını önerdi.</p><strong>Her unutkanlık Alzheimer anlamına gelmiyor</strong><p>Yaşlılıkta zaman zaman isimleri hatırlamakta zorlanmanın veya eşyaların yerini unutmanın tek başına Alzheimer hastalığına işaret etmediğini anlatan Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, günlük yaşamı etkileyen unutkanlıkların ise değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.</p><p>Şen, dikkat edilmesi gereken belirtileri şöyle sıraladı:</p><p>'Aynı soruyu kısa aralıklarla tekrar tekrar sormak, yakın zamanda yaşanan olayları unutmak, ilaçlarını veya parasını yönetmekte zorlanmak, daha önce rahatlıkla yaptığı işleri yapamamak ve bildiği yerlerde yönünü kaybetmek üzerinde durulması gereken belirtilerdir. Unutkanlık günlük yaşamı etkilemeye başladıysa erken değerlendirme önemlidir.'</p><p>Bu belirtilerin mutlaka Alzheimer hastalığından kaynaklanmadığını belirten Şen, erken dönemde yapılacak muayenenin unutkanlığın nedenini belirlemeye yardımcı olabileceğini ifade etti.</p><strong>'Yine mi unuttun?' demek kaygıyı artırabilir</strong><p>Unutkanlık yaşayan yaşlı bireylere yönelik eleştirilerin psikolojik baskıya dönüşebileceğini belirten Şen, ailelerin kullandığı kelimelere dikkat etmesi gerektiğini söyledi.</p><p>Özellikle 'Bunu da mı unuttun?', 'Yine unuttun' ve 'Bir türlü hatırlamıyorsun' gibi ifadelerin kişide yoğun kaygıya yol açabileceğini anlatan Şen, bu yaklaşımın mevcut belirtilerin gizlenmesine de neden olabileceğini kaydetti.</p><p>Şen, unutkanlık yaşayan kişinin sürekli sorgulanması yerine davranışlarının gözlemlenmesini, günlük yaşamda karşılaştığı güçlüklerin anlaşılmasını ve gerektiğinde sağlık kuruluşuna başvurulmasını önerdi.</p><strong>İçe kapanma depresyon belirtisi olabilir</strong><p>Yaşlılarda depresyonun her zaman belirgin bir üzüntüyle ortaya çıkmadığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, bazı kişilerin yaşadıkları ruhsal sorunları doğrudan dile getiremediğini belirtti.</p><p>İnsanlarla görüşmek istememe, ziyaretçilerden rahatsız olma, sürekli yorgun hissetme, uyku ve iştah değişiklikleri ile bedensel ağrıların depresyonla ilişkili olabileceğini aktaran Şen, özellikle daha önce sosyal yaşamı aktif olan bir kişinin aniden içine kapanmasının araştırılması gerektiğini söyledi.</p><p>Şen, 'Yaşlılarda depresyon bazen unutkanlığın artması ve düşünme süreçlerinin yavaşlamasıyla kendini gösterebilir. Özellikle yeni başlayan içe kapanma ve unutkanlığın hızlı ilerlemesi durumunda depresyon olasılığı da değerlendirilmelidir.' dedi.</p><p>Yaşlılık depresyonunda intihar riskinin de göz önünde bulundurulması gerektiğini belirten Şen, erken tanı ve tedavinin önemini vurguladı.</p><strong>Psikiyatrik yatış her zaman ağır hastalık anlamına gelmiyor</strong><p>Yaşlı bir bireyin psikiyatri servisinde tedavi görmesinin ailelerde endişeye neden olabildiğini belirten Şen, hastaneye yatış kararının kimi zaman hastanın güvenliğini sağlamak ve tedavisini yakından takip etmek amacıyla alındığını ifade etti.</p><p>Ağır depresyon, intihar riski, psikotik belirtiler veya temel ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çekme gibi durumlarda hastane tedavisinin gerekli olabileceğini anlatan Şen, bu sürecin hastaya korkutucu ifadeler kullanılmadan açıklanmasını önerdi.</p><p>Şen, yaşlı bireyin tedavi sürecine ilişkin bilgilendirilmesinin ve ailesinin destekleyici tutum sergilemesinin kaygıyı azaltmaya yardımcı olabileceğini belirtti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/yaslilarda-unutkanliga-bu-sozl_1793561767_1u5Z9r.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Yaşlılarda unutkanlığa bu sözlerle yaklaşmak kaygıyı artırabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/yaslilarda-unutkanliga-bu-sozl_1793561767_1u5Z9r.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Çocuklarda kalp deliği kendiliğinden kapanır mı?]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/cocuklarda-kalp-deligi-kendiliginden-kapanir-mi/234196/</link>
            <description><![CDATA[Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Cansaran Tanıdır, çocuklarda doğuştan görülen kalp deliklerinin bazılarının zamanla kapanabildiğini, ancak büyük açıklıklarda tedavi gerekebileceğini belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/cocuklarda-kalp-deligi-kendiliginden-kapanir-mi/234196/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sat, 31 Oct 2026 20:26:58 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Çocuklarda doğumsal kalp hastalıkları arasında sık karşılaşılan kalp delikleri, tanı konulmasının ardından ailelerde endişeye yol açabiliyor. Kalbin odacıklarını birbirinden ayıran duvarlarda bulunan açıklıklar, büyüklüklerine ve yerleşimlerine göre farklı sağlık sorunlarına neden olabiliyor. Bazı çocuklarda bu açıklıklar herhangi bir müdahaleye gerek kalmadan kapanırken, bazılarında düzenli takip veya tedavi gerekiyor.</p><p>Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Cansaran Tanıdır, kalp deliği bulunan her çocuğun aynı tedavi sürecinden geçmediğini belirterek, açıklığın türünün, büyüklüğünün ve kalbin çalışma düzenine etkisinin değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.</p><p>Çocuklarda en sık karşılaşılan doğumsal kalp delikleri arasında atriyal septal defekt (ASD) ve ventriküler septal defekt (VSD) bulunuyor. ASD, kalbin üst iki odacığı arasındaki duvarda açıklık olması anlamına gelirken VSD, alt iki odacığı ayıran duvardaki açıklığı tanımlıyor.</p><p>Her iki hastalıkta da kendiliğinden kapanma ihtimali bulunabilse de bu olasılık deliğin bulunduğu bölgeye ve yapısına göre değişiyor.</p><strong>Hangi kalp delikleri kendiliğinden kapanabiliyor?</strong><p>Prof. Dr. İbrahim Cansaran Tanıdır, özellikle küçük kalp deliklerinde kendiliğinden kapanma ihtimalinin bulunduğunu belirtti.</p><p>ASD olarak adlandırılan açıklıkların en sık görülen türü olan sekundum tip ASD, küçük boyutlarda olduğunda erken çocukluk döneminde kapanabiliyor. Ancak açıklık büyüdükçe kendiliğinden kapanma ihtimali azalıyor.</p><p>Kalbin üst odacıkları arasında bulunan primum ve sinüs venozus tip ASD&#39;lerde ise kendiliğinden kapanma beklenmiyor. Bu tür açıklıklar için çoğunlukla cerrahi tedavi değerlendirmesi gerekiyor.</p><p>Kalbin alt odacıkları arasında bulunan VSD&#39;lerde de benzer şekilde deliğin büyüklüğü ve yerleşimi belirleyici oluyor.</p><p>Kas dokusu içerisinde yer alan küçük VSD&#39;ler, çocuğun büyüme sürecinde tamamen kapanabiliyor. Perimembranöz olarak adlandırılan bölgede bulunan bazı küçük açıklıklarda da zaman içerisinde kapanma görülebiliyor.</p><p>Büyük VSD&#39;lerde ise kendiliğinden kapanma ihtimali daha düşük oluyor. Özellikle akciğerlere normalden fazla kan gitmesine yol açan açıklıklarda tedavinin gecikmesi, kalp ve akciğer dolaşımını olumsuz etkileyebiliyor.</p><strong>Kalp deliği kapanmazsa ne olur?</strong><p>Kalbinde delik bulunan her çocukta ciddi bir sağlık sorunu gelişmiyor. Küçük açıklıklar, kalbin çalışma düzenini belirgin biçimde etkilemediğinde yalnızca düzenli kontrollerle takip edilebiliyor.</p><p>Buna karşılık büyük kalp delikleri, kalbin normalden fazla çalışmasına neden olabiliyor. Kalp odacıklarında genişleme, akciğerlere giden kan miktarında artış ve zaman içerisinde kalp yetersizliği gibi sorunlar ortaya çıkabiliyor.</p><p>Prof. Dr. İbrahim Cansaran Tanıdır, tedavi kararında yalnızca deliğin çapının değil, kalp odacıklarının durumu ve akciğer damar basıncının da dikkate alınması gerektiğini belirtti.</p><p>Açıklığın kalp dolaşımını ne ölçüde etkilediği, çocuğun yaşı ve klinik belirtileriyle birlikte değerlendiriliyor. Bazı çocuklarda takip yeterli olurken, belirli hastalarda girişimsel yöntemlerle veya ameliyatla deliğin kapatılması gerekebiliyor.</p><p>Bu nedenle ailelerin, küçük bir kalp deliğinin mutlaka kapanacağını ya da kapanmayan her açıklığın ameliyat gerektireceğini düşünmemesi gerekiyor.</p><strong>Düzenli kontroller tedavi kararını belirliyor</strong><p>Kalp deliği tanısı konulan çocukların takibinde ekokardiyografi önemli bir yer tutuyor. Kalbin ultrason yöntemiyle incelenmesini sağlayan bu tetkikle açıklığın büyüklüğü, bulunduğu bölge ve kalp dolaşımına etkileri değerlendirilebiliyor.</p><p>Kontroller sırasında deliğin küçülüp küçülmediği, kalp odacıklarında genişleme olup olmadığı ve akciğer dolaşımında herhangi bir sorun gelişip gelişmediği inceleniyor.</p><p>Prof. Dr. İbrahim Cansaran Tanıdır, doğumsal kalp deliklerinde takip süresinin ve tedavi ihtiyacının çocuğun durumuna göre belirlendiğini ifade etti.</p><p>Küçük açıklıkların zaman içerisinde kapanabilmesi nedeniyle bazı çocuklarda belirli aralıklarla kontrol yapılması yeterli olabiliyor. Ancak kalbin çalışmasını etkileyen büyük açıklıklarda müdahalenin uygun zamanda gerçekleştirilmesi gerekiyor.</p><p>Kalp deliği tanısı alan çocukların ailelerinin, kontrol randevularını aksatmaması ve tedavi sürecini çocuk kardiyolojisi hekimiyle birlikte yürütmesi önem taşıyor. Erken değerlendirme ve düzenli takip, müdahale gerektiren durumların zamanında belirlenmesini sağlıyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cocuklarda-kalp-deligi-kendili_1793467617_8emGcz.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Çocuklarda kalp deliği kendiliğinden kapanır mı? ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cocuklarda-kalp-deligi-kendili_1793467617_8emGcz.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Dijital unutkanlığın asıl nedeni hafıza değil, dikkat kaybı olabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/dijital-unutkanligin-asil-nedeni-hafiza-degil-dikkat-kaybi-olabilir/234181/</link>
            <description><![CDATA[Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, yoğun dijital kullanımın dikkat ve öğrenme süreçlerini etkileyebildiğini belirterek dijital demans kavramının gerçek demans hastalığıyla karıştırılmaması gerektiğini söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/dijital-unutkanligin-asil-nedeni-hafiza-degil-dikkat-kaybi-olabilir/234181/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sat, 31 Oct 2026 14:17:54 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Telefon, bilgisayar ve sosyal medya kullanımının günlük yaşamda giderek daha fazla yer kaplaması, unutkanlık ve odaklanma sorunlarını da gündeme getiriyor. Özellikle birden fazla dijital içerikle aynı anda ilgilenmek, bilgiyi öğrenmek yerine sürekli yeni uyaranlara yönelmeye neden olabiliyor.</p><p>Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dijital çağda yaşanan unutkanlıkların önemli bir bölümünün hafızadan önce dikkatle ilişkili olduğunu belirtti. Tarhan&#39;a göre kişi yeterince odaklanamadığında bilgiyi zihnine kaydedemiyor ve sonrasında bu durumu unutkanlık olarak yorumlayabiliyor.</p><strong>Dijital demans gerçek bir hastalık mı?</strong><p>Son yıllarda sıkça kullanılan dijital demans ifadesinin tıbbi bir tanı olmadığını belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, kavramın teknolojinin hafıza üzerindeki olası olumsuz etkilerini anlatmak amacıyla ortaya çıktığını söyledi.</p><p>Tarhan, 'Dijital demans kitabi bir tanım değil ama gerçek payı var.' diyerek özellikle çocukların yoğun dijital kullanımının hafıza ve öğrenme alışkanlıkları üzerindeki etkilerine değindi.</p><p>Klinik demans ile dijital cihaz kullanımına bağlı yaşanabilen dikkat ve unutkanlık sorunlarının birbirinden ayrılması gerektiğini ifade eden Tarhan, bu durumu hafıza erozyonu olarak tanımlamanın daha doğru olacağını belirtti.</p><p>Prof. Dr. Tarhan, 'Kişi odaklanma zorluğu yaşadığı zaman bunu unutkanlık zannediyor. Halbuki beyin odaklanıp bilgiyi kaydetmiyor.' sözleriyle dikkat ve hafıza arasındaki ilişkiyi anlattı.</p><strong>Telefonlar yedek hafıza gibi kullanılıyor</strong><p>Dijital cihazların bilgiye ulaşmayı kolaylaştırması, insanların bilgiyi akılda tutma biçimini de değiştiriyor. Telefon numaraları, adresler ve günlük bilgiler çoğu zaman hafızada tutulmak yerine cihazlara kaydediliyor.</p><p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan, insanların dijital dünyayı giderek bir yedek beyin gibi kullandığını ifade etti. Bilginin kendisini öğrenmek yerine nerede bulunacağını hatırlamanın öncelik kazandığını belirten Tarhan, bunun derin öğrenme alışkanlıklarını olumsuz etkileyebileceğini söyledi.</p><p>Bir metni okumak, kopyalamak veya başka bir yere aktarmanın tek başına öğrenme anlamına gelmediğini vurgulayan Tarhan, kişinin öğrendiği bilgiyi yorumlaması ve kendi cümleleriyle yeniden anlatması gerektiğini kaydetti.</p><strong>Aynı anda birden fazla işle uğraşmak öğrenmeyi zorlaştırıyor</strong><p>Dijital ortamda bir yandan mesajlara cevap vermek, diğer yandan video izlemek veya başka içerikleri takip etmek yaygın bir alışkanlığa dönüşmüş durumda.</p><p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan, çoklu görev olarak adlandırılan bu davranışın öğrenme üzerindeki etkilerine değinerek, 'Aynı anda çok şeylerle ilgileniyorum zannediyor fakat hiçbirinden bir şey öğrenemiyor, verim alamıyor.' dedi.</p><p>Tarhan, bilginin kalıcı biçimde öğrenilebilmesi için kişinin belirli bir süre tek bir konuya yoğunlaşması gerektiğini ifade etti. Sürekli bölünen dikkatin, okunan veya dinlenen bilgilerin anlamlandırılmasını zorlaştırabileceğini belirtti.</p><p>Sosyal medyada art arda kısa videolar izlemek ve sürekli ekran kaydırmak da odaklanma süresini etkileyebilen alışkanlıklar arasında gösteriliyor.</p><p>Tarhan, geçmişte sınıf ortamında öğrencilerin dikkatinin yaklaşık 14-15 dakika sonra dağılabildiğini, günümüzde ise bazı durumlarda bu sürenin 3-4 dakikaya kadar gerileyebildiğini dile getirdi. Bu süreler Tarhan&#39;ın değerlendirmesine dayanıyor.</p><strong>Yapay zek düşünmenin yerini almamalı</strong><p>Yapay zek uygulamalarının bilgiye erişimi kolaylaştırdığını belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bu teknolojilerin insanın düşünme ve yorumlama becerilerinin yerine kullanılmaması gerektiğini söyledi.</p><p>Tarhan, kişinin farklı bilgiler arasında bağlantı kurmasının ve yeni yorumlar geliştirmesinin zihinsel faaliyetler açısından gerekli olduğunu belirtti. Bu süreçlerin sürekli dijital sistemlere bırakılmasının muhakeme alışkanlıklarını zayıflatabileceğini ifade etti.</p><p>Öğrencilerin yapay zekyla hazırladıkları ödevlere de değinen Tarhan, bazı öğretim üyelerinin öğrencilerden çalışmalarını elle yazmalarını istemeye başladığını aktardı.</p><p>Tarhan&#39;a göre teknoloji tamamen yasaklanmak yerine öğrenmeyi destekleyecek biçimde kullanılmalı. Öğrencinin hazır bilgiyi aktarması yerine anlaması, değerlendirmesi ve yeniden ifade etmesi gerekiyor.</p><p>Dijital platformlar kullanıcı alışkanlıklarını takip ediyor</p><p>Sosyal medya algoritmalarının kullanıcıların izlediği içerikleri ve ilgi alanlarını analiz ederek yeni öneriler oluşturduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bu sistemlerin insanların ekran başında geçirdiği süreyi etkileyebildiğini söyledi.</p><p>Kişiselleştirilmiş içeriklerin kullanıcıların ilgisini sürekli canlı tutabildiğini anlatan Tarhan, dijital platformların insan davranışlarını yönlendirme potansiyeline işaret etti.</p><p>Yapay zek ve dijital sistemlerin kullanımında kişisel verilerin korunması ve algoritmaların şeffaflığı konularının da dikkate alınması gerektiğini belirtti.</p><strong>Ailelere haftada bir gün dijital detoks önerisi</strong><p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dijital cihaz kullanımının aile içinde ortak kurallarla düzenlenmesini önerdi. Özellikle çocukların ekran alışkanlıklarının değiştirilmesinde ebeveynlerin de aynı kurallara uymasının gerekli olduğunu ifade etti.</p><p>Tarhan, 'Bir ailede haftanın belli bir günü &#39;dijital detoks&#39; yapmayı öneriyoruz. Herkes telefonu bırakacak, beraber bir saat iki saat kitap okuyacak.' dedi.</p><p>Uyku öncesinde telefon kullanımına da değinen Tarhan, sürekli ekran kaydırmanın uykuya geçişi zorlaştırabileceğini belirterek yatmadan önce dijital cihazların bırakılmasını tavsiye etti.</p><p>Teknoloji kullanımının tamamen bırakılmasını savunmadığını ifade eden Tarhan, dijital araçların belirli bir amaç doğrultusunda kullanılmasının daha sağlıklı bir yaklaşım olduğunu söyledi.</p><p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan, teknolojinin öğrenme, iletişim ve günlük işleri kolaylaştırabildiğini ancak kontrolsüz kullanımın dikkat, ruh sağlığı ve sosyal ilişkiler üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabileceğini belirtti. Özellikle çocuklarda dijital bağımlılığın okul reddi ve yemek reddi gibi davranışsal sorunlarla ilişkili olabileceğini ifade ederek ailelerin ekran kullanımını yakından takip etmesini önerdi.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/dijital-unutkanligin-asil-nede_1793445473_kx40W9.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Dijital unutkanlığın asıl nedeni hafıza değil, dikkat kaybı olabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/dijital-unutkanligin-asil-nede_1793445473_kx40W9.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Burun estetiği nefes alma sorununu çözebilir mi?]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/burun-estetigi-nefes-alma-sorununu-cozebilir-mi/234180/</link>
            <description><![CDATA[Burun estetiği ve revizyon rinoplasti alanında çalışmalarını sürdüren Dr. Yunus Kaplan, fonksiyonel burun estetiğinin hangi durumlarda nefes almayı iyileştirebileceğini ve ameliyat öncesinde dikkat edilmesi gerekenleri anlattı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/burun-estetigi-nefes-alma-sorununu-cozebilir-mi/234180/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sat, 31 Oct 2026 14:06:24 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Burun estetiği ameliyatları genellikle dış görünümde değişiklik yapmak isteyen kişiler tarafından tercih ediliyor. Ancak burun yapısındaki bazı bozukluklar, estetik görünümün yanı sıra solunum fonksiyonlarını da etkileyebiliyor. Özellikle burun içi kıkırdak eğrilikleri, hava yolundaki daralmalar ve geçmişte yaşanan travmalar, kişinin rahat nefes almasını zorlaştırabiliyor.</p><p>Burun estetiği ve revizyon rinoplasti alanında çalışmalarını sürdüren Dr. Yunus Kaplan, burun ameliyatlarının planlanmasında solunum fonksiyonlarının da değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. Kaplan, nefes alma güçlüğünün nedeninin doğru belirlenmesinin, uygulanacak tedavinin başarısı açısından belirleyici olduğunu ifade etti.</p><p>Fonksiyonel burun estetiği hangi sorunları gideriyor?</p><p>Fonksiyonel rinoplasti olarak da bilinen fonksiyonel burun estetiği, burun içerisindeki hava geçişini engelleyen yapısal sorunların düzeltilmesini amaçlıyor. Bu ameliyatlarda hastanın ihtiyacına göre burun görünümünde değişiklik yapılması da mümkün olabiliyor.</p><p>Burun boşluğunu ikiye ayıran septumun eğri olması, burun kapakçıklarında daralma veya burun iskeletinin yeterli desteğe sahip olmaması, hava akımını olumsuz etkileyebiliyor.</p><p>Dr. Yunus Kaplan, fonksiyonel burun estetiğinde temel amacın yalnızca hava yolunu genişletmek olmadığını, burun yapısının uzun vadede sağlamlığını koruyacak şekilde düzenlenmesi gerektiğini belirtti.</p><p>Septum eğriliği bulunan bazı hastalarda septoplasti ameliyatı yeterli olabiliyor. Ancak dış burun eğriliğinin veya burun kapakçığı sorununun eşlik ettiği durumlarda septorinoplasti gibi daha kapsamlı işlemler gerekebiliyor.</p><strong>Her burun tıkanıklığı ameliyat gerektirmiyor</strong><p>Burundan nefes almakta zorlanan kişilerin tamamında sorun anatomik bozukluklardan kaynaklanmıyor. Alerjik rinit, burun içi iltihaplanma ve bazı burun eti problemleri de uzun süreli tıkanıklığa neden olabiliyor.</p><p>Bu tür rahatsızlıklarda ilaç tedavileri veya cerrahi dışındaki yöntemler öncelikli olarak değerlendirilebiliyor. Burun içerisinde eğrilik bulunması da tek başına ameliyat kararı verilmesi için yeterli olmayabiliyor.</p><p>Dr. Yunus Kaplan, cerrahi tedavinin özellikle yapısal sorunların solunumu belirgin biçimde etkilediği hastalarda gündeme geldiğini ifade etti. Ameliyat öncesinde hastanın şikyetleri, burun anatomisi ve eşlik eden hastalıkların birlikte değerlendirilmesi gerektiğini aktardı.</p><strong>Burun kapakçığı yetmezliği nefes almayı zorlaştırabilir</strong><p>Burun kapakçıkları, hava geçişinin en dar olduğu bölgeler arasında bulunuyor. Bu alanlarda daralma veya destek yetersizliği geliştiğinde kişi özellikle nefes alırken zorlanabiliyor.</p><p>Bazı hastalarda burun yan duvarları nefes alma sırasında içeri doğru hareket ederek hava yolunu daraltabiliyor. Bu durumun düzeltilmesi amacıyla kıkırdak destekleme tekniklerinden yararlanılabiliyor.</p><p>Gerekli görülen ameliyatlarda kullanılacak kıkırdak dokusu burun septumundan, kulaktan veya kaburgadan alınabiliyor. Hangi yöntemin tercih edileceği, hastanın mevcut burun yapısına ve ihtiyaç duyulan desteğe göre belirleniyor.</p><p>Dr. Yunus Kaplan, burun kapakçıklarına yönelik müdahalelerin dış burun görünümünü de etkileyebildiğini belirterek fonksiyonel ve estetik planlamanın birlikte yapılması gerektiğini vurguladı.</p><strong>Ameliyat sonrası nefes alma ne zaman düzelir?</strong><p>Fonksiyonel burun estetiğinin ardından hastalar hemen rahat nefes alamayabiliyor. Ameliyatın ilk günlerinde burun içerisindeki şişlik, kabuklanma ve kullanılan destek materyalleri geçici tıkanıklığa neden olabiliyor.</p><p>İyileşme süreci ilerledikçe ödemin azalmasıyla hava geçişinde değişiklikler hissedilebiliyor. Ancak dokuların iyileşmesi ve ameliyatın nihai fonksiyonel sonucunun değerlendirilmesi daha uzun zaman alabiliyor.</p><p>Dr. Yunus Kaplan, ameliyat sonrası erken dönemde yaşanan tıkanıklığın kalıcı bir sorun olarak yorumlanmaması gerektiğini belirtti. Solunumdaki iyileşmenin hastanın anatomik özelliklerine, uygulanan cerrahi işleme ve eşlik eden hastalıklara göre değişebileceğini ifade etti.</p><p>Özellikle alerjik hastalıkları bulunan kişilerde cerrahi müdahaleden sonra da burun tıkanıklığı şikyetleri devam edebiliyor. Bu nedenle bazı hastaların ilaç tedavisine ve düzenli kontrollere ihtiyaç duyabileceği belirtiliyor.</p><strong>Yanlış planlanan estetik ameliyat solunumu etkileyebilir</strong><p>Burun estetiği sırasında burun sırtının aşırı daraltılması veya destek sağlayan kıkırdak dokuların gereğinden fazla çıkarılması, bazı hastalarda yeni solunum problemlerine yol açabiliyor.</p><p>Burun ucunu ve yan duvarları destekleyen yapıların korunması, ameliyat sonrasında hava yolunun açık kalması açısından önem taşıyor.</p><p>Dr. Yunus Kaplan, estetik değişiklikler planlanırken burun iskeletinin gereksiz yere zayıflatılmaması gerektiğini belirtti. Burun görünümünün değiştirilmesi sırasında hava yolunun korunmasının da cerrahi planın bir parçası olması gerektiğini ifade etti.</p><p>Daha önce burun estetiği geçirmiş ve sonrasında nefes alma güçlüğü yaşamaya başlamış hastalarda ise revizyon rinoplasti değerlendirilebiliyor.</p><p>Bu ameliyatlarda burun kapakçıklarının desteklenmesi, septumun yeniden düzenlenmesi veya eksik kıkırdak dokuların tamamlanması gerekebiliyor. Bununla birlikte daha önce gerçekleştirilen ameliyatlar nedeniyle oluşan anatomik değişiklikler, yeni müdahalenin kapsamını sınırlayabiliyor.</p><strong>Kimler fonksiyonel burun estetiği yaptırabilir?</strong><p>Fonksiyonel burun estetiği, burun tıkanıklığının yapısal nedenlerle ilişkili olduğu ve cerrahi müdahaleden yarar görmesi beklenen kişiler için değerlendirilebiliyor.</p><p>Belirgin septum eğriliği, burun kapakçığı yetmezliği, travma sonrasında gelişen şekil bozuklukları veya önceki ameliyatlara bağlı hava yolu sorunları bulunan hastalar bu grupta yer alabiliyor.</p><p>Ameliyat kararı verilmeden önce ayrıntılı burun muayenesi yapılıyor. Gerekli durumlarda endoskopik inceleme ve ek tanı yöntemleriyle hava yolundaki daralmanın kaynağı araştırılıyor.</p><p>Fonksiyonel rinoplasti de diğer cerrahi işlemler gibi kanama, enfeksiyon, iyileşme sorunları, devam eden tıkanıklık ve yeniden ameliyat ihtiyacı gibi riskler taşıyor.</p><p>Dr. Yunus Kaplan, fonksiyonel burun estetiğinin uygun hastalarda nefes alma şikyetlerini azaltabileceğini ancak her hastada aynı sonucun elde edilemeyeceğini belirtti. Kaplan, ameliyatın gerekliliğinin ve beklenen yararlarının kişinin burun yapısı, solunum şikyetleri ve genel sağlık durumu dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/burun-estetigi-nefes-alma-soru_1793444783_3sw8hJ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Burun estetiği nefes alma sorununu çözebilir mi? ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/burun-estetigi-nefes-alma-soru_1793444783_3sw8hJ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Çocuklarda işitme kaybı konuşmayı geciktirebilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/cocuklarda-isitme-kaybi-konusmayi-geciktirebilir/234179/</link>
            <description><![CDATA[Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ, çocuklarda erken fark edilmeyen işitme kaybının konuşma, dil gelişimi ve öğrenme becerilerini olumsuz etkileyebileceğini belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/cocuklarda-isitme-kaybi-konusmayi-geciktirebilir/234179/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sat, 31 Oct 2026 14:01:20 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Çocukların konuşmayı öğrenmesinde duydukları seslerin büyük rolü bulunuyor. Bebekler yaşamlarının ilk aylarından itibaren çevrelerindeki seslere tepki veriyor, zamanla kelimeleri ayırt etmeye ve duyduklarını taklit etmeye başlıyor. Ancak işitme kaybı yaşayan çocuklarda bu gelişim süreci beklenenden daha yavaş ilerleyebiliyor.</p><p>Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ, işitme kaybının yalnızca hiç duyamama şeklinde ortaya çıkmadığını belirterek hafif düzeydeki ve tek taraflı işitme sorunlarının da çocukların konuşma gelişimini etkileyebileceğini ifade etti.</p><p>Özellikle konuşmaya geç başlayan, seslenildiğinde tepki vermeyen veya televizyonun sesini sürekli yükselten çocukların işitme yönünden değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Topdağ, erken tanının çocuğun gelişimi açısından belirleyici olduğunu söyledi.</p><strong>İşitme kaybı her yaşta ortaya çıkabilir</strong><p>Çocuklarda işitme kaybı doğuştan görülebileceği gibi ilerleyen yıllarda da gelişebiliyor. Genetik etkenler, anne karnında geçirilen bazı enfeksiyonlar, iç kulak yapısındaki farklılıklar ve çeşitli sağlık sorunları doğuştan işitme kaybına yol açabiliyor.</p><p>Ailede işitme kaybı öyküsü bulunmaması ise bebeğin mutlaka normal işiteceği anlamına gelmiyor. Bu nedenle doğum sonrasında uygulanan yenidoğan işitme taramaları, olası sorunların erken belirlenmesinde kullanılıyor.</p><p>Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ, yenidoğan taramasından başarılı sonuç alınmasının ilerleyen yaşlarda işitme problemi yaşanmayacağı anlamına gelmediğini hatırlattı.</p><p>Çocukluk döneminde ortaya çıkan işitme sorunlarının nedenlerinden biri de orta kulakta sıvı birikmesi. Geniz eti büyümesi ve östaki tüpünün işlevindeki bozukluklar, kulak zarının arkasında sıvı toplanmasına neden olabiliyor. Bu durum seslerin iletimini zorlaştırarak işitme düzeyini etkileyebiliyor.</p><p>Orta kulak enfeksiyonları, kulak zarındaki problemler ve iç kulakla ilgili hastalıklar da işitme kaybının nedenleri arasında yer alıyor.</p><p>Tek kulağın normal işitmesi de her zaman yeterli olmayabiliyor. Tek taraflı işitme kaybı bulunan çocuklar, özellikle kalabalık sınıflarda konuşmaları anlamakta veya sesin geldiği yönü belirlemekte zorlanabiliyor.</p><strong>Konuşma gecikmesinin nedeni işitme kaybı olabilir</strong><p>Çocuklar konuşma becerilerini geliştirirken çevrelerinden duydukları sesleri öğreniyor ve tekrar ediyor. Seslerin yeterince net duyulamaması, bazı harflerin yanlış söylenmesine, kelime öğreniminin gecikmesine ve konuşmanın anlaşılmasının zorlaşmasına neden olabiliyor.</p><p>İşitme kaybının etkileri yalnızca kelimelerin telaffuzuyla sınırlı kalmıyor. Çocuğun söylenenleri anlaması, kelime hazinesini geliştirmesi, cümle kurması ve karşılıklı iletişim kurması da etkilenebiliyor.</p><p>Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ, konuşma gelişiminde gecikme yaşayan çocukların işitme testlerinin ihmal edilmemesi gerektiğini belirtti.</p><p>Bununla birlikte her konuşma gecikmesinin işitme kaybından kaynaklanmadığını ifade eden Topdağ, gelişimsel dil bozuklukları ve farklı nörogelişimsel durumların da benzer belirtilere yol açabileceğini aktardı.</p><p>İşitme kaybının çocuk üzerindeki etkisi; sorunun başladığı yaşa, derecesine, türüne ve ne kadar süre devam ettiğine göre değişebiliyor.</p><strong>Aileler hangi belirtileri takip etmeli?</strong><p>Bebeklerde yüksek seslere tepki verilmemesi, sesin geldiği yöne dönülmemesi ve beklenen dönemde heceleme davranışlarının gelişmemesi işitme sorununa işaret edebiliyor.</p><p>Daha büyük çocuklarda ise farklı belirtiler görülebiliyor. İsmi söylendiğinde dönüp bakmama, konuşulanların tekrar edilmesini isteme, televizyon sesini yükseltme ve verilen yönergeleri anlamakta zorlanma bunlardan bazıları.</p><p>Okul çağındaki çocuklarda öğretmenin söylediklerini takip edememe, sınıf içinde dikkatini toplamakta güçlük yaşama ve konuşmaları yanlış anlama gibi durumlar da işitme sorunlarıyla ilişkili olabiliyor.</p><p>Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ, bazı çocukların söylenenleri yerine getirmemesinin davranış sorunu olarak yorumlanabildiğini, ancak bunun altında konuşmaları yeterince duyamama durumunun da bulunabileceğini belirtti.</p><p>Tek bir belirtinin işitme kaybı tanısı koymak için yeterli olmadığını hatırlatan Topdağ, ailelerin şüphe duydukları durumlarda değerlendirmeyi geciktirmemelerini önerdi.</p><p>İşitme kaybı nasıl belirleniyor?</p><p>Çocuklarda işitme testleri yaşa ve gelişim düzeyine göre farklı yöntemlerle gerçekleştiriliyor. Yenidoğan döneminde otoakustik emisyon ve işitsel beyin sapı yanıtı gibi testler kullanılabiliyor.</p><p>Daha büyük çocuklarda ise oyun odyometrisi ve davranışsal işitme testleriyle işitme düzeyi değerlendirilebiliyor.</p><p>Kulak burun boğaz muayenesinde kulak yolu, kulak zarı ve orta kulak yapıları inceleniyor. Gerekli görülen durumlarda timpanometri uygulanarak orta kulağın işlevi hakkında bilgi ediniliyor.</p><p>Yenidoğan işitme taramasından geçemeyen bebeklerin tanısal değerlendirmesinin geciktirilmemesi gerekiyor. Erken işitme tanısı ve müdahalesine ilişkin uluslararası yaklaşımda, mümkün olduğunda doğumdan sonraki ilk ay içinde taramanın tamamlanması, üçüncü aya kadar tanının konulması ve altıncı aya kadar uygun desteğin başlatılması hedefleniyor.</p><p>Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ, işitme kaybının erken belirlenmesinin çocuğun ihtiyaçlarına uygun tedavi ve gelişim desteğinin planlanmasına yardımcı olduğunu ifade etti.</p><strong>Tedavi işitme kaybının nedenine göre değişiyor</strong><p>İşitme kaybı yaşayan her çocuk için aynı tedavi uygulanmıyor. Orta kulakta sıvı birikmesine bağlı sorunlarda takip, altta yatan nedenlerin tedavisi veya uygun durumlarda kulak tüpü uygulaması gündeme gelebiliyor.</p><p>Kalıcı işitme kayıplarında ise işitme cihazları, uygun hastalarda koklear implant ve farklı işitsel destek yöntemleri kullanılabiliyor.</p><p>Tedavi sürecinde yalnızca işitmenin desteklenmesi değil, çocuğun konuşma ve dil gelişiminin takip edilmesi de gerekiyor. Dil ve konuşma terapisi, aile katılımı, eğitim desteği ve düzenli odyolojik kontroller bu sürecin parçaları arasında bulunuyor.</p><p>Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ, çocukluk döneminde işitme kaybının zamanında fark edilmesinin konuşma ve iletişim becerilerinin gelişimini destekleyebileceğini belirterek ailelerin çocuklarının işitsel tepkilerini ve dil gelişimini yakından takip etmeleri gerektiğini vurguladı.</p><p>İşitme kaybının erken dönemde belirlenmesi, çocukların eğitim hayatında yaşayabilecekleri güçlüklerin azaltılması ve sosyal iletişim becerilerinin desteklenmesi açısından da önem taşıyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cocuklarda-isitme-kaybi-konusm_1793444479_Ye7DIH.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Çocuklarda işitme kaybı konuşmayı geciktirebilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cocuklarda-isitme-kaybi-konusm_1793444479_Ye7DIH.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Mide botoksu gerçekten zayıflatıyor mu?]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/mide-botoksu-gercekten-zayiflatiyor-mu/234178/</link>
            <description><![CDATA[Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, mide botoksunun kilo verme üzerindeki etkilerini ve olası risklerini değerlendirdi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/mide-botoksu-gercekten-zayiflatiyor-mu/234178/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sat, 31 Oct 2026 13:52:24 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Fazla kilolarından kurtulmak isteyenlerin araştırdığı mide botoksunun kilo kaybı üzerindeki etkisi tartışılmaya devam ediyor. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, uygulamanın bilimsel sonuçları, olası riskleri ve kalıcı kilo kontrolünde dikkat edilmesi gerekenleri anlattı.</p><p>Kilo vermekte zorlanan kişilerin başvurduğu yöntemler arasında son yıllarda mide botoksu da yer alıyor. Cerrahi kesi gerektirmeden endoskopik yöntemle gerçekleştirilen bu uygulama, özellikle ameliyat olmak istemeyen kişilerin araştırdığı seçeneklerden biri. Ancak işlemin uygulanabiliyor olması, her hastada başarılı sonuç vereceği anlamına gelmiyor.</p><p>Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, mide botoksunun kilo verme üzerindeki etkilerine ilişkin bilimsel çalışmaların farklı sonuçlar ortaya koyduğunu belirterek, tedavi tercihinde kişisel beklentilerden önce tıbbi verilerin dikkate alınması gerektiğini ifade etti.</p><strong>Mide botoksu nasıl uygulanıyor?</strong><p>Mide botoksu, botulinum toksininin endoskopi aracılığıyla mide duvarının belirli bölgelerine enjekte edilmesiyle gerçekleştiriliyor. İşlemle mide kaslarının hareketlerini etkileyerek mide boşalmasını yavaşlatmak ve kişinin daha uzun süre tok hissetmesini sağlamak amaçlanıyor.</p><p>Ancak mide boşalmasının yavaşlamasıyla kilo kaybı arasında her hasta için geçerli, kesin bir ilişki kurulabilmiş değil. Uygulamanın bazı kişilerde kilo kaybına katkı sağlayabileceğine ilişkin araştırmalar bulunsa da kontrollü çalışmaları değerlendiren analizlerde plaseboya karşı anlamlı bir üstünlük göstermediği sonuçlar da bulunuyor.</p><p>Op. Dr. Ahmet Bekin, bu nedenle mide botoksunun kesin sonuç veren bir zayıflama yöntemi olarak tanıtılmasının doğru olmadığını belirtti.</p><strong>Mide botoksuyla kaç kilo verilebilir?</strong><p>Uygulamayı araştıran kişilerin en çok merak ettiği konuların başında ne kadar kilo verebilecekleri geliyor. Fakat mide botoksu sonrasında kaybedilecek kilo miktarı için herkes açısından geçerli bir rakam bulunmuyor.</p><p>Araştırmalarda bildirilen sonuçlar, katılımcıların sağlık durumuna, uygulanan beslenme programlarına ve çalışma yöntemlerine göre değişiklik gösteriyor. Günlük kalori tüketimi, fiziksel aktivite, metabolik özellikler ve kişinin yaşam alışkanlıkları da kilo verme sürecini etkiliyor.</p><p>Bekin, hastalara belirli bir sürede kesin kilo kaybı vaat edilmemesi gerektiğini ifade ederek tedavi hedeflerinin kişinin genel sağlık durumuna göre belirlenmesini önerdi.</p><strong>İşlemin etkisi kalıcı mı?</strong><p>Mide botoksunda kullanılan botulinum toksininin kaslar üzerindeki etkisi geçici. Bu nedenle işlem sonrasında mide hareketlerinde oluşabilecek değişikliklerin de zaman içerisinde azalması bekleniyor.</p><p>Uygulamanın etkisinin ne kadar sürdüğü ise kişiden kişiye değişebiliyor. Mide botoksunun uzun vadede kalıcı kilo kaybı sağladığını gösteren yeterli bilimsel kanıt bulunmuyor.</p><p>Beslenme alışkanlıklarının değişmemesi ve fiziksel aktivitenin yetersiz kalması, uygulama sonrasında verilen kiloların korunmasını da güçleştirebiliyor.</p><strong>Diyet ve egzersiz olmadan sonuç alınabilir mi?</strong><p>Kilo kontrolünde günlük beslenme düzeni ve hareket alışkanlıkları belirleyici olmaya devam ediyor. Mide botoksu yaptıran bir kişinin yüksek kalorili beslenmeyi sürdürmesi veya hareketsiz yaşam tarzını değiştirmemesi, kilo kaybını olumsuz etkileyebiliyor.</p><p>Op. Dr. Ahmet Bekin, sağlıklı kilo yönetiminde kişinin enerji ihtiyacına uygun beslenme programının oluşturulması, dengeli öğünler tüketilmesi ve fiziksel aktivitenin sağlık durumuna göre planlanması gerektiğini vurguladı.</p><p>Bekin&#39;e göre zayıflama sürecinde asıl hedef, kısa sürede belirli bir kiloya ulaşmaktan çok elde edilen sonucun uzun vadede korunabilmesi olmalı.</p><strong>Mide botoksu ile tüp mide ameliyatı aynı şey mi?</strong><p>Mide botoksu ile obezite cerrahisi arasında uygulama şekli ve bilimsel etkinlik bakımından belirgin farklılıklar bulunuyor.</p><p>Mide botoksunda endoskopik yöntem kullanılıyor ve midenin anatomik yapısında kalıcı bir değişiklik yapılması amaçlanmıyor. Tüp mide ameliyatı ve gastrik bypass gibi cerrahi yöntemlerde ise sindirim sisteminin anatomisinde değişiklik gerçekleştiriliyor.</p><p>Uygun hasta gruplarında obezite cerrahisinin kilo kaybı ve obeziteye bağlı hastalıklar üzerindeki etkileri kapsamlı araştırmalarla ortaya konulmuş durumda. Mide botoksunun uzun dönem sonuçlarına ilişkin bilimsel veriler ise daha sınırlı.</p><p>Bu nedenle iki yöntemin aynı etkiyi sağlayan alternatifler olarak görülmemesi gerekiyor.</p><strong>Mide botoksunun riskleri var mı?</strong><p>Cerrahi kesi yapılmaması, mide botoksunun tamamen risksiz olduğu anlamına gelmiyor. İşlem sonrasında bulantı, karın ağrısı ve çeşitli sindirim sistemi şikyetleri yaşanabiliyor.</p><p>Endoskopi ve sedasyon işlemlerinin kendilerine özgü riskleri de bulunuyor. Botulinum toksininin nadiren ortaya çıkabilen sistemik etkileri ise ciddi sağlık sorunlarına neden olabiliyor.</p><p>Op. Dr. Ahmet Bekin, uygulama öncesinde kişinin sağlık geçmişinin değerlendirilmesi ve işlemin sağlayabileceği olası yararlarla risklerin birlikte ele alınması gerektiğini belirtti.</p><strong>Kilo verme tedavisi kişiye göre belirlenmeli</strong><p>Fazla kilo ve obezite tedavisinde tek bir yöntemin bütün hastalar için uygun olmadığını ifade eden Bekin, tedavi planlamasında vücut kitle indeksi, metabolik hastalıklar, önceki kilo verme girişimleri ve genel sağlık durumunun değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.</p><p>Obezite tedavisinde beslenme düzenlemeleri, fiziksel aktivite, davranış değişikliği, uygun hastalarda ilaç tedavisi ve cerrahi uygulamalar gibi farklı seçenekler bulunuyor.</p><p>Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Bekin, mide botoksunun kilo kaybına etkisine ilişkin bilimsel kanıtların sınırlı olduğunu hatırlatarak, zayıflamak isteyen kişilerin sağlık durumlarına uygun ve bilimsel araştırmalarla desteklenen tedavi seçeneklerini hekimleriyle birlikte değerlendirmesi gerektiğini vurguladı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/mide-botoksu-gercekten-zayifla_1793443942_7TcJ6q.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Mide botoksu gerçekten zayıflatıyor mu? ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/mide-botoksu-gercekten-zayifla_1793443942_7TcJ6q.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Bebeklerde bu belirtiler kalp deliğinin habercisi olabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/bebeklerde-bu-belirtiler-kalp-deliginin-habercisi-olabilir/234138/</link>
            <description><![CDATA[Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Cansaran Tanıdır, bebeklerde hızlı nefes alma, emerken terleme, çabuk yorulma ve yeterince kilo alamama gibi belirtilerin doğumsal kalp hastalığı VSD ile ilişkili olabileceğini belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/bebeklerde-bu-belirtiler-kalp-deliginin-habercisi-olabilir/234138/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Fri, 30 Oct 2026 01:08:19 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Bebeklerde beslenme sırasında yaşanan güçlükler ve kilo alımının yetersiz olması, bazı durumlarda doğumsal kalp hastalıklarından kaynaklanabiliyor. Halk arasında kalp deliği olarak bilinen ventriküler septal defekt (VSD), kalbin alt iki odacığını birbirinden ayıran duvarda açıklık bulunmasıyla ortaya çıkıyor.</p><p>Çocukluk çağında sık görülen doğumsal kalp hastalıklarından biri olan VSD, bazı çocuklarda herhangi bir şikyete neden olmazken büyük açıklıklarda kalbin çalışma yükünü artırabiliyor.</p><p>Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Cansaran Tanıdır, hastalığın belirtilerinin kalpteki açıklığın büyüklüğüne, bulunduğu bölgeye ve kan dolaşımını ne ölçüde etkilediğine göre değişebildiğini belirtti.</p><strong>Bebeklerde beslenme güçlüğü ve terlemeye dikkat</strong><p>Kalbin sağ ve sol karıncıkları arasında bulunan duvar, normal koşullarda iki odacık arasındaki kan geçişini engelliyor. VSD bulunan çocuklarda ise sol karıncıktaki oksijen bakımından zengin kanın bir bölümü açıklıktan sağ karıncığa geçebiliyor.</p><p>Bu durum özellikle büyük açıklıklarda akciğerlere normalden fazla kan gitmesine ve kalbin daha fazla çalışmasına neden olabiliyor.</p><p>Prof. Dr. İbrahim Cansaran Tanıdır, büyük VSD&#39;lerin belirtilerinin doğumdan sonraki ilk aylarda belirginleşebildiğini ifade etti.</p><p>Bebeklerde hızlı nefes alma, emzirme sırasında sık sık dinlenme ihtiyacı duyma, beslenirken aşırı terleme, huzursuzluk ve beklenen kilo artışının sağlanamaması hastalığın belirtileri arasında bulunuyor.</p><p>Tanıdır, özellikle beslenme sırasında çabuk yorulan ve yeterince kilo alamayan bebeklerin çocuk kardiyolojisi tarafından değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.</p><strong>Kalp deliği bazen yalnızca üfürümle fark ediliyor</strong><p>VSD bulunan her çocukta belirgin şikyetler görülmeyebiliyor. Küçük açıklıklar, kalbin çalışmasını önemli ölçüde etkilemediğinde çocuklar günlük yaşamlarını herhangi bir belirti olmadan sürdürebiliyor.</p><p>Bu tür vakalarda kalpteki açıklık, rutin sağlık kontrollerinde duyulan üfürüm nedeniyle yapılan incelemeler sırasında tespit edilebiliyor.</p><p>Daha büyük çocuklarda ise fiziksel aktiviteler sırasında çabuk yorulma, nefes darlığı ve büyüme geriliği görülebiliyor.</p><p>Prof. Dr. Tanıdır, belirtilerin bulunmamasının kalpteki açıklığın büyüklüğünü kesin olarak göstermediğini, değerlendirmede kalbin yapısının ve kan akışının incelenmesi gerektiğini belirtti.</p><strong>Tanıda kalp ultrasonu kullanılıyor</strong><p>VSD şüphesi bulunan çocuklarda ilk değerlendirme fizik muayeneyle yapılıyor. Kalbin dinlenmesi sırasında duyulan üfürüm, ileri inceleme yapılmasını gerektirebiliyor.</p><p>Tanıda kullanılan temel yöntemlerden biri ekokardiyografi olarak bilinen kalp ultrasonu. Bu incelemeyle açıklığın büyüklüğü ve konumu, kanın hangi yönde geçtiği ve kalp odacıklarının durumuna ilişkin bilgi elde ediliyor.</p><p>Gerekli görülen hastalarda elektrokardiyografi, akciğer grafisi ve diğer görüntüleme yöntemlerinden de yararlanılabiliyor.</p><strong>Küçük kalp delikleri kendiliğinden kapanabilir</strong><p>VSD tanısı alan her çocuğun ameliyat olması gerekmiyor. Küçük açıklıkların önemli bir bölümü çocuk büyüdükçe kendiliğinden kapanabiliyor.</p><p>Prof. Dr. İbrahim Cansaran Tanıdır, tedavi kararının açıklığın büyüklüğüne ve kalp dolaşımına etkilerine göre verildiğini belirtti.</p><p>Küçük ve kalbin çalışmasını etkilemeyen açıklıklarda düzenli kardiyoloji kontrolleri yeterli olabiliyor. Büyük açıklıklarda ise kalp yetersizliğine bağlı belirtileri kontrol altına almak amacıyla ilaç tedavisi uygulanabiliyor. Ancak kullanılan ilaçlar kalpteki deliği doğrudan kapatmıyor.</p><p>Açıklığın kapatılması gereken durumlarda cerrahi müdahale veya uygun hastalarda kateter yöntemi tercih edilebiliyor.</p><strong>Tedavide gecikme kalp ve akciğerleri etkileyebilir</strong><p>Büyük VSD&#39;lerin zamanında tedavi edilmemesi, akciğer damarlarında basınç artışına ve kalp odacıklarında genişlemeye neden olabiliyor. Bu nedenle hastalığın erken teşhis edilmesi ve uygun tedavi zamanının belirlenmesi gerekiyor.</p><p>Prof. Dr. Tanıdır, hızlı solunum, beslenme güçlüğü ve kilo alamama gibi belirtilerin ihmal edilmemesi gerektiğini belirterek çocuk kardiyolojisi kontrollerinin önemini vurguladı.</p><p>Düzenli takip sayesinde kalpteki açıklığın zaman içindeki değişimi izlenebiliyor, kendiliğinden kapanma olasılığı değerlendirilebiliyor ve müdahale gerektiren çocuklar için uygun tedavi planlanabiliyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/bebeklerde-bu-belirtiler-kalp-_1793311698_5bHq7s.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Bebeklerde bu belirtiler kalp deliğinin habercisi olabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/bebeklerde-bu-belirtiler-kalp-_1793311698_5bHq7s.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Gözleriniz sağlıklı olsa bile beyniniz görmenizi engelleyebilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/gozleriniz-saglikli-olsa-bile-beyniniz-gormenizi-engelleyebilir/234137/</link>
            <description><![CDATA[Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, inme ve bazı nörolojik hastalıkların gözlerde herhangi bir sorun bulunmasa bile görme kaybına yol açabileceğini belirterek, görsel halüsinasyonların da beyindeki hasarlardan kaynaklanabileceğini söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/gozleriniz-saglikli-olsa-bile-beyniniz-gormenizi-engelleyebilir/234137/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Fri, 30 Oct 2026 01:00:01 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Görme kaybının nedeni her zaman göz hastalıkları olmayabiliyor. Beynin görme merkezlerinde veya görsel bilgilerin iletildiği sinir yollarında meydana gelen hasarlar, gözler sağlıklı olsa bile kişinin çevresini algılamasını engelleyebiliyor. Özellikle inme sonrasında ortaya çıkan görme alanı kayıpları, hastaların günlük yaşamlarını ve bağımsız hareket etme becerilerini etkileyebiliyor.</p><p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, görme işleminin yalnızca gözlerle sınırlı olmadığını, görüntülerin anlamlandırılmasında beynin belirleyici rol oynadığını anlattı.</p><p>Gözlerin çevreden aldığı ışık ve görüntü bilgilerini beynin arka bölümündeki görme merkezine ilettiğini belirten Şalçini, bu merkezlerde oluşan hasarların kişinin gördüklerini algılamasını zorlaştırabileceğini ifade etti.</p><strong>İnme geçiren hastalar görme kaybını fark etmeyebilir</strong><p>İnmenin beynin görme yollarını veya görsel korteksi etkileyebildiğini belirten Dr. Şalçini, bu durumun görme alanının belirli bölümlerinde kayıplara neden olabileceğini söyledi.</p><p>Şalçini, 'İnme, beynin görme yollarını veya görsel korteks adı verilen işleme merkezini besleyen damarlarda tıkanıklık yaratarak bu bölgelere hasar verir. Bu hasar sonucunda hastalar genellikle sağ veya sol taraflarındaki belirli bir alanı tamamen karanlık bir boşluk olarak algılarlar.' dedi.</p><p>Görme alanındaki kayıpların hastaların hareketlerini de etkilediğini anlatan Şalçini, kişilerin göremedikleri taraftaki eşyalara çarpabildiğini ve düşme tehlikesi yaşayabildiğini kaydetti.</p><p>Bazı hastaların ise görme alanındaki eksikliğin farkına varamadığını belirten Şalçini, günlük yaşamdan şu örneği verdi:</p><p>'Beynin bu tür hasarlarında kişiler çoğu zaman göremedikleri bir alan olduğunu hiç fark etmez. Örneğin tabaklarındaki yemeğin sadece görebildikleri yarısını tüketirler.'</p><p>Görme kaybının inkr edildiği Anton Sendromu&#39;na da değinen Dr. Şalçini, bu rahatsızlıkta kişinin beyin kaynaklı körlük yaşamasına rağmen görmediğini kabul etmeyebildiğini anlattı. Hastaların çevrelerindeki nesnelere çarptıklarında durumu farklı gerekçelerle açıklayabildiklerini belirtti.</p><strong>Gerçekte olmayan görüntüler nörolojik hastalıklardan kaynaklanabilir</strong><p>Beynin görsel bilgileri işleyen bölümlerindeki bozukluklar, görme kaybının yanı sıra gerçekte bulunmayan nesne, insan veya şekillerin algılanmasına da yol açabiliyor.</p><p>Dr. Celal Şalçini, görsel halüsinasyon olarak adlandırılan bu durumun özellikle görme kaybı yaşanan alanlarda ortaya çıkabildiğini söyledi.</p><p>Beynin yeterli görsel bilgi alamadığında hafızadaki görüntülerden yararlanarak eksik bilgiyi tamamlamaya çalışabildiğini belirten Şalçini, hastaların gördükleri görüntülerin gerçek olmadığını bilmelerine rağmen korku ve şaşkınlık yaşayabildiğini ifade etti.</p><p>Görsel halüsinasyonların yalnızca psikiyatrik hastalıklarla ilişkilendirilmemesi gerektiğini vurgulayan Şalçini, inme, Parkinson hastalığı, Alzheimer hastalığı ve şiddetli migrenin de bu tür belirtilere neden olabileceğini aktardı.</p><p>İleri yaşlarda görme kaybıyla ilişkili olarak gelişebilen Charles Bonnet Sendromu&#39;na değinen Şalçini, bu durumdaki kişilerin gerçekte bulunmayan görüntüler görebildiğini ancak çoğu zaman bunların gerçek olmadığının farkında olduğunu belirtti.</p><p>Şalçini, 'Bu tür durumları yaşayan hastaların zihinsel sağlığı yerindedir ve gördükleri şeylerin gerçek olmadığını çoğu zaman mantıklı bir şekilde idrak edebilirler. Bu nedenle, görsel halüsinasyon şikayeti olan kişileri hemen psikiyatrik bir etiketle yargılamak yerine, detaylı bir nörolojik muayeneden geçirmek son derece önemlidir.' ifadelerini kullandı.</p><strong>Erken rehabilitasyon günlük yaşamı kolaylaştırabilir</strong><p>İnme sonrasında ortaya çıkan görme alanı kayıplarında erken değerlendirmenin önemine değinen Dr. Şalçini, nörolojik rehabilitasyonun hastaların mevcut görme becerilerini daha etkili kullanmalarına yardımcı olabileceğini söyledi.</p><p>Beynin sağlam kalan bölgelerinin yeni sinirsel bağlantılar oluşturabilme kapasitesinden yararlanıldığını anlatan Şalçini, özel göz egzersizleri ve görsel tarama eğitimleriyle hastaların göremedikleri alanların farkına varmalarının hedeflendiğini belirtti.</p><p>Bu çalışmaların çevredeki engelleri fark etme, güvenli hareket etme ve günlük işleri bağımsız sürdürme becerilerine katkı sağlayabileceğini ifade eden Şalçini, rehabilitasyonun hastanın ihtiyaçlarına göre planlanması gerektiğini vurguladı.</p><p>Dr. Şalçini, 'Bu eğitimler sonucunda hastalar çevrelerini dikkatlice taramayı öğrenerek çarpmaları, düşmeleri ve ev içi kazaları çok büyük oranda azaltabilirler.' dedi.</p><p>Şalçini, erken dönemde başlanan ve düzenli sürdürülen rehabilitasyon çalışmalarının inme sonrası görme kaybı yaşayan hastaların bağımsızlıklarını yeniden kazanmalarına ve yaşam kalitelerinin iyileşmesine katkı sağlayabileceğini sözlerine ekledi.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/gozleriniz-saglikli-olsa-bile-_1793311200_Gj0CrK.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Gözleriniz sağlıklı olsa bile beyniniz görmenizi engelleyebilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/gozleriniz-saglikli-olsa-bile-_1793311200_Gj0CrK.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Her üst solunum yolu enfeksiyonunda antibiyotik kullanmayın]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/her-ust-solunum-yolu-enfeksiyonunda-antibiyotik-kullanmayin/234132/</link>
            <description><![CDATA[Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Esin Özlem Atmış, üst solunum yolu enfeksiyonlarının büyük bölümünün virüslerden kaynaklandığını belirterek gereksiz antibiyotik kullanımının direnç gelişimini artırabileceği konusunda uyardı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/her-ust-solunum-yolu-enfeksiyonunda-antibiyotik-kullanmayin/234132/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Thu, 29 Oct 2026 23:54:04 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Antibiyotiklerin gereksiz ve yanlış kullanılması, bakterilerin ilaçlara karşı direnç geliştirmesine yol açarak enfeksiyonların tedavisini güçleştiriyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2021 yılında bakteriyel antimikrobiyal dirençle ilişkili yaklaşık 4,71 milyon ölüm meydana geldi. Bunların 1,14 milyonu doğrudan dirençli bakteriyel enfeksiyonlara bağlandı.</p><p>Antibiyotik direncinin yol açtığı sağlık sorunları, bu ilaçların yalnızca gerekli durumlarda ve hekim değerlendirmesiyle kullanılmasını gündeme getiriyor. Özellikle soğuk algınlığı ve bazı sinüzit vakalarında antibiyotik kullanımının her zaman gerekli olmadığı belirtiliyor.</p><strong>Sinüzit vakalarının büyük bölümü viral kaynaklı</strong><p>Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Esin Özlem Atmış, üst solunum yolu enfeksiyonlarının önemli bir kısmının viral etkenlerden kaynaklandığını ifade etti. Atmış, antibiyotiklerin virüslere karşı etkili olmadığını, bu nedenle her enfeksiyonun antibiyotikle tedavi edilmesinin doğru bir yaklaşım olmadığını belirtti.</p><p>Akut rinosinüzit vakalarının çoğunun da viral kaynaklı olduğunu aktaran Atmış, hastaların belirtilerine ve klinik durumlarına göre tedavi planlanması gerektiğini vurguladı.</p><p>Burun tıkanıklığı, akıntı ve yüz bölgesinde basınç hissi gibi yakınmaların hafifletilmesine yönelik tedavilerin uygun hastalarda değerlendirilebileceğini belirten Atmış, gereksiz antibiyotik kullanımının bakterilerde direnç gelişimine katkıda bulunabileceğini kaydetti.</p><p>Sinüzit tedavisinde kullanılan destekleyici seçeneklere de değinen Atmış, siklamen ekstresi içeren ürünlerin uygun hastalarda belirtilerin hafifletilmesi amacıyla değerlendirilebilecek seçenekler arasında bulunduğunu ifade etti. Ancak bu tür ürünlerin kullanımı da hastanın durumuna göre hekim tarafından değerlendirilmelidir.</p><strong>7. Fonksiyonel Tıp Kongresi&#39;nde kişiye özel tedavi ele alındı</strong><p>Antibiyotiklerin akılcı kullanımı ve doğru tedavi seçimi, bu yıl 'Fonksiyonel Tıbbın Ötesinde: 7P Tıp' temasıyla gerçekleştirilen 7. Fonksiyonel Tıp Kongresi&#39;nde ele alınan konular arasında yer aldı.</p><p>Kongrede öngörücü, önleyici, kişiselleştirilmiş, hassas, katılımcı, erişilebilir ve çok disiplinli tıp yaklaşımı değerlendirildi. Genetik analizler, yapay zek uygulamaları, dijital sağlık takibi ve sağlıklı yaşlanma araştırmalarının hastalıkların tanı ve tedavisindeki kullanımına ilişkin konular görüşüldü.</p><p>Üst solunum yolu enfeksiyonlarında doğru tanının konulması, antibiyotik gereksiniminin belirlenmesi ve hastanın durumuna uygun tedavinin seçilmesi de bu yaklaşım çerçevesinde değerlendirildi.</p><p>Dr. Esin Özlem Atmış&#39;ın açıklamaları, özellikle viral enfeksiyonlarda antibiyotik kullanımının tedaviye katkı sağlamadığı ve gereksiz kullanımın toplum genelinde antibiyotik direncini artırabileceği uyarısını içerdi.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/her-ust-solunum-yolu-enfeksiyo_1793307242_HyNlXg.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Her üst solunum yolu enfeksiyonunda antibiyotik kullanmayın ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/her-ust-solunum-yolu-enfeksiyo_1793307242_HyNlXg.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kemik erimesi yıllarca belirti vermeden ilerleyebilir! İlk işaret kırık olabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/kemik-erimesi-yillarca-belirti-vermeden-ilerleyebilir-ilk-isaret-kirik-olabilir/234103/</link>
            <description><![CDATA[Medicana Konya Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Uzm. Dr. Hacı Ali Tekkurt, özellikle 50 yaş üstü ve menopoz sonrası kadınlarda kemik erimesi riskinin arttığını belirterek erken tanı ve düzenli fiziksel aktivitenin önemini anlattı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/kemik-erimesi-yillarca-belirti-vermeden-ilerleyebilir-ilk-isaret-kirik-olabilir/234103/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Thu, 29 Oct 2026 00:06:01 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Kemik mineral yoğunluğunun azalması ve kemik dokusunun yapısının bozulmasıyla ortaya çıkan osteoporoz, halk arasında kemik erimesi olarak biliniyor. Kemiklerin dayanıklılığını azaltan hastalık, uzun süre herhangi bir belirti vermeden ilerleyebiliyor. Bu nedenle bazı kişiler kemik erimesi olduğunu ancak bir kırık yaşadıklarında öğreniyor.</p><p>Medicana Konya Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Uzm. Dr. Hacı Ali Tekkurt, osteoporozun özellikle ileri yaşlarda ciddi sağlık sorunlarına yol açabildiğini belirtti.</p><p>Kemik erimesine bağlı kırıkların en sık omurga, kalça ve el bileğinde görüldüğünü ifade eden Tekkurt, omurga kırıklarının bel ve sırt ağrısına, boy kısalmasına ve duruş bozukluklarına neden olabildiğini söyledi.</p><p>Özellikle 50 yaşın üzerindeki bireylerin ve menopoz sonrası dönemdeki kadınların risk altında olduğunu belirten Tekkurt, kemik sağlığının yalnızca ileri yaşlarda değil, gençlik döneminden itibaren korunması gerektiğini vurguladı.</p><strong>Menopoz kemik kaybını hızlandırıyor</strong><p>Kadınlarda menopozla birlikte östrojen hormonunun azalması, kemik kaybını hızlandıran başlıca etkenler arasında bulunuyor. Yaş ilerledikçe yeni kemik oluşumunun yavaşlaması da kemik yoğunluğunun azalmasına yol açabiliyor.</p><p>Uzm. Dr. Hacı Ali Tekkurt, kemik erimesinin gelişiminde beslenme alışkanlıkları ve yaşam tarzının da etkili olduğunu belirterek şu bilgileri verdi:</p><p>'Menopozla birlikte östrojen hormonu seviyesinin düşmesi kemik yıkımını hızlandırır. İlerleyen yaşla birlikte kemik yapım hızı yavaşlar, yıkım hızı artar. Beslenme eksiklikleri yani yetersiz kalsiyum ve D vitamini alımı kemik kalitesini olumsuz etkiler. Yaşa uygun günlük kalsiyum ve D vitamini ihtiyacının karşılanması gerekir.'</p><p>Tekkurt, hareketsiz yaşam, sigara ve aşırı alkol tüketiminin de kemik sağlığını olumsuz etkilediğini, ince ve küçük kemik yapısına sahip kişilerde osteoporoz gelişme riskinin daha yüksek olabildiğini ifade etti.</p><strong>Bazı ilaçlar ve kronik hastalıklar da kemikleri etkiliyor</strong><p>Kemik erimesi yalnızca yaşlanma ve menopozla ilişkili değil. Bazı hastalıklar ve uzun süre kullanılan ilaçlar da kemik mineral yoğunluğunda azalmaya neden olabiliyor.</p><p>Uzm. Dr. Tekkurt, üç aydan uzun süreli kortizon kullanımının osteoporoz açısından önemli risk faktörlerinden biri olduğunu söyledi. Tiroid hormonu tedavisinde kullanılan bazı ilaçların, meme ve prostat kanseri tedavilerinin, belirli epilepsi ilaçlarının ve bazı diğer uzun süreli ilaç tedavilerinin de kemik sağlığını etkileyebildiğini belirtti.</p><p>Diyabet, tiroid ve paratiroid bezlerinin aşırı çalışması, Cushing hastalığı ve cinsiyet hormonlarının yetersizliği de kemik kaybıyla ilişkili olabilen sağlık sorunları arasında yer alıyor.</p><p>Tekkurt, çölyak hastalığı, Crohn hastalığı ve ülseratif kolit gibi sindirim sistemi hastalıklarının besin emilimini etkileyerek kemik sağlığını bozabildiğini ifade etti. Obezite cerrahisi sonrasında gelişebilen emilim sorunları, kronik karaciğer hastalıkları ve böbrek yetmezliği de osteoporoz riskini artırabiliyor.</p><p>Kronik böbrek yetmezliğinde D vitamininin aktif hale getirilmesi ve kalsiyum-fosfor dengesinin korunması süreçlerinin bozulabildiğini belirten Tekkurt, bunun kemik metabolizmasını doğrudan etkilediğini anlattı.</p><p>Romatoid artrit ve ankilozan spondilit gibi romatizmal hastalıklar ile multipl miyelom, lösemi ve lenfoma gibi bazı kan hastalıkları da kemik kaybına yol açabiliyor.</p><p>Uzun süre yatağa bağımlı kalan veya hareket kabiliyeti kısıtlanan kişilerde ise kemiklere yeterli yük binmemesi nedeniyle kemik kaybı hızlanabiliyor.</p><strong>Kemikleri korumak için beslenme ve hareket önemli</strong><p>Uzm. Dr. Hacı Ali Tekkurt, kemik sağlığının korunmasında genç yaşlarda ulaşılan en yüksek kemik kütlesinin belirleyici olduğunu söyledi.</p><p>Kemik kütlesinin genellikle 30&#39;lu yaşların başında en yüksek seviyesine ulaştığını belirten Tekkurt, sonraki yıllarda bu yapının korunması için yeterli beslenme ve düzenli hareket gerektiğini ifade etti.</p><p>Kemiklerin temel yapı taşlarından biri olan kalsiyumun yeterli miktarda alınması gerektiğini anlatan Tekkurt, günlük 1000-1200 miligram kalsiyum alımının önerildiğini, ancak ihtiyacın kişinin yaşına ve sağlık durumuna göre değişebildiğini belirtti.</p><p>Süt ve süt ürünleri ile yeşil yapraklı sebzelerin kalsiyum kaynakları arasında bulunduğunu söyleyen Tekkurt, D vitamininin de kalsiyum emilimi açısından gerekli olduğunu kaydetti.</p><p>D vitamini düzeyinin ihtiyaç halinde hekim tarafından değerlendirilmesi gerektiğini belirten Tekkurt, eksiklik saptanan kişilerde takviye tedavisinin doktor kontrolünde planlanabileceğini ifade etti.</p><p>Fiziksel aktivitenin kemik yoğunluğunun korunmasındaki rolüne de değinen Tekkurt, yürüyüş, dans ve kişinin vücut ağırlığını taşıdığı egzersizlerin kemikleri desteklediğini söyledi.</p><p>Haftada 3-4 gün en az 30 dakika tempolu yürüyüşün uygun kişiler için başlangıç olabileceğini belirten Tekkurt, hafif ağırlıklar ve direnç bantlarıyla yapılan egzersizlerin kas gücünü artırarak kemik sağlığının korunmasına katkı sağlayabileceğini anlattı. Osteoporozu veya kırık riski bulunan kişilerin ise egzersiz programlarını sağlık durumlarına göre belirlemeleri gerekiyor.</p><p>Sigara ve aşırı alkol tüketiminden uzak durulmasını öneren Tekkurt, aşırı kahve tüketiminin de kalsiyum dengesi üzerinde olumsuz etkiler oluşturabileceğini belirtti.</p><p>Kemik erimesinin belirti vermeden ilerleyebilmesi nedeniyle özellikle menopoz sonrası kadınların ve diğer risk gruplarının kemik yoğunluğu ölçümü açısından hekim değerlendirmesinden geçmesi gerektiğini ifade eden Tekkurt, erken dönemde alınacak önlemlerle ilerleyen yaşlarda kırık riskinin azaltılabileceğini söyledi.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kemik-erimesi-yillarca-belirti_1793220687_a0vxh4.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kemik erimesi yıllarca belirti vermeden ilerleyebilir! İlk işaret kırık olabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kemik-erimesi-yillarca-belirti_1793220687_a0vxh4.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Yetişkinlerde aşılanma oranları düşük kaldı! Doktorlardan önemli uyarı]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/yetiskinlerde-asilanma-oranlari-dusuk-kaldi-doktorlardan-onemli-uyari/234073/</link>
            <description><![CDATA[Türkiye EKMUD Başkanı Prof. Dr. Meltem Taşbakan, 4 bin 279 kişiyle yapılan araştırmada grip aşılanma oranının yüzde 27, risk grubundaki kişilerde zatürre aşılanma oranının ise yüzde 33 olduğunu açıkladı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/yetiskinlerde-asilanma-oranlari-dusuk-kaldi-doktorlardan-onemli-uyari/234073/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Wed, 28 Oct 2026 03:54:02 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Türkiye&#39;de yetişkinlerin aşılanma oranları, enfeksiyon hastalıklarından korunmaya yönelik çalışmaların gündeminde yer alıyor. Acıbadem Üniversitesi ile Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği (Türkiye EKMUD) iş birliğinde düzenlenen 7. Erişkin Bağışıklama Akademisi&#39;nde, yetişkinlerin hangi hastalıklara karşı aşılanması gerektiği ve güncel aşı uygulamaları ele alındı.</p><p>Acıbadem Üniversitesinin ev sahipliğinde iki gün süren toplantıda grip, zatürre, solunum sinsityal virüsü (RSV), zona, HPV, meningokok enfeksiyonları ve hepatit gibi hastalıklara karşı geliştirilen aşılardaki son çalışmalar değerlendirildi.</p><p>Toplantıya başkanlık eden Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Türkiye EKMUD Erişkin Bağışıklama Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. İftahar Köksal, aşılamanın çocukluk döneminden sonra da sürdürülmesi gerektiğini belirtti.</p><p>Prof. Dr. Köksal, toplumun yaşlanması, kronik hastalıkların artması ve bağışıklık sistemini etkileyen tedavilerin yaygınlaşması nedeniyle yetişkin aşılamasının giderek daha fazla önem kazandığını söyledi.</p><strong>Aşılanma oranları hedeflenen seviyenin altında</strong><p>Türkiye EKMUD Başkanı Prof. Dr. Meltem Taşbakan, dernek tarafından 4 bin 279 kişiyle gerçekleştirilen araştırmanın sonuçlarını paylaştı.</p><p>Araştırmada grip aşısı yaptıranların oranının yüzde 27 olduğunu belirten Taşbakan, zatürre aşısı olması gereken risk grubundaki kişilerde ise aşılanma oranının yüzde 33&#39;te kaldığını ifade etti.</p><p>Taşbakan, bu oranların yüzde 70-80&#39;in üzerine çıkarılmasını hedeflediklerini belirterek şu değerlendirmede bulundu:</p><p>'Yaş ilerledikçe enfeksiyonlar daha ağır seyredebiliyor ve kronik hastalıklar enfeksiyonlara bağlı komplikasyon riskini artırıyor. Bu nedenle aşılama planlamasının yalnızca yaşa değil, kişinin mevcut hastalıklarına ve risklerine göre yapılması önemli.'</p><p>Özellikle ileri yaştaki bireylerin, kronik hastalığı bulunanların ve bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerin aşılanma durumlarının düzenli olarak değerlendirilmesi gerektiğini anlatan Taşbakan, yetişkinlik döneminde de aşılarla korunmanın mümkün olduğunu vurguladı.</p><strong>Kalp ve akciğer hastalarında enfeksiyon riski artıyor</strong><p>Prof. Dr. İftahar Köksal, kalp-damar hastalıkları, KOAH ve diğer kronik akciğer rahatsızlıkları bulunan kişilerde solunum yolu enfeksiyonlarının daha ağır seyredebildiğini belirtti.</p><p>Özellikle grip enfeksiyonunun kalp hastalarında ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğini ifade eden Köksal, grip sonrasında kalp krizi riskinde artış görülebildiğine işaret etti.</p><p>'İnfluenza aşılaması için sonbahar dönemi en uygun zamanlardan biri' diyen Köksal, kronik hastalığı bulunan kişilerin aşı planlarını takip eden hekimleriyle birlikte oluşturmasının önemini anlattı.</p><p>Toplantıda zatürreye yol açabilen pnömokok bakterisine karşı kullanılan yeni nesil konjuge aşılar da değerlendirildi. Bu aşıların bağışıklık sisteminin bakteriyi tanımasına yardımcı olan yapıları ve risk gruplarındaki kullanım alanları ele alındı.</p><p>Prof. Dr. Köksal, ileri yaştaki kişilerde ve bağışıklık sistemi zayıflamış hastalarda zatürrenin daha ağır seyredebildiğini belirterek uygun zamanda yapılan aşılamanın ciddi enfeksiyonlardan korunmada etkili olduğunu söyledi.</p><p>RSV enfeksiyonunun da özellikle ileri yaştaki ve kronik hastalığı bulunan yetişkinler açısından önemli bir solunum yolu hastalığı olduğunu kaydetti.</p><strong>Zona ve HPV aşıları da gündemde</strong><p>Kongrede yetişkin aşılamasının yalnızca grip ve zatürreyle sınırlı olmadığı anlatıldı. Zona, HPV, meningokok, hepatit A ve B, tetanoz, difteri ve boğmaca aşılarına ilişkin güncel yaklaşımlar da görüşüldü.</p><p>Prof. Dr. Meltem Taşbakan, zona ve HPV aşılarındaki gelişmelerin yetişkinlik döneminde aşılanmanın önemini daha görünür hale getirdiğini belirtti.</p><p>HPV enfeksiyonunun rahim ağzı kanseri başta olmak üzere bazı kanser türleriyle ilişkili olduğu, aşılamanın ise HPV&#39;ye bağlı hastalıklardan korunmada kullanılabildiği ifade edildi.</p><p>Zona aşılarının da özellikle belirli yaş gruplarında ve bağışıklık sistemi açısından risk taşıyan kişilerde koruyucu sağlık uygulamaları arasında bulunduğu aktarıldı.</p><strong>Aşı takvimi kişiye göre belirlenmeli</strong><p>Prof. Dr. İftahar Köksal, yeni aşıların geliştirilmesiyle birlikte yetişkinlerde yaşa ve sağlık durumuna göre daha ayrıntılı aşılama planlarının oluşturulabildiğini söyledi.</p><p>Aşılama kararında kişinin yaşı, kronik hastalıkları, bağışıklık durumu ve daha önce yaptırdığı aşıların birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirten Köksal, şu ifadeleri kullandı:</p><p>'Artık daha çok aşıdan ziyade, doğru kişiye, doğru zamanda, doğru aşıyı uygulama anlayışı ön planda. Aşı, çocukluk çağında başlayıp biten bir uygulama değil; yaşam boyunca yeniden değerlendirilmesi gereken bir koruyucu sağlık yatırımı.'</p><p>Köksal, yetişkin aşılamasının yalnızca enfeksiyon hastalıkları hekimlerinin sorumluluğunda görülmemesi gerektiğini, aile hekimliği, kardiyoloji, göğüs hastalıkları, kadın hastalıkları ve onkoloji gibi farklı branşların da bu süreçte görev aldığını ifade etti.</p><p>Erişkin bağışıklamasının yaygınlaştırılmasıyla enfeksiyonlara bağlı hastaneye yatışların, ağır komplikasyonların ve erken ölümlerin azaltılmasının hedeflendiğini belirten Köksal, sağlıklı yaşlanma için koruyucu sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi gerektiğini söyledi.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/yetiskinlerde-asilanma-oranlar_1793134723_eVSjfK.jfif" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Yetişkinlerde aşılanma oranları düşük kaldı! Doktorlardan önemli uyarı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/yetiskinlerde-asilanma-oranlar_1793134723_eVSjfK.jfif"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kalp damarlarınız yaşlanıyor olabilir!]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/kalp-damarlariniz-yaslaniyor-olabilir/234072/</link>
            <description><![CDATA[Memorial Göztepe Hastanesi Kardiyoloji Bölümü'nden Prof. Dr. Ahmet Ekmekçi, damar yaşının kişinin gerçek yaşından daha ileri olabileceğini belirterek kalp hastalıklarının erken belirtilerine karşı uyardı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/kalp-damarlariniz-yaslaniyor-olabilir/234072/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Wed, 28 Oct 2026 02:50:02 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Kalp ve damar hastalıkları yalnızca ileri yaştaki kişileri tehdit etmiyor. Yüksek tansiyon, kolesterol, sigara kullanımı, hareketsizlik ve uzun süreli stres, genç yaşlarda da damarların yapısını bozabiliyor. Bu nedenle 30&#39;lu yaşlarında olan bir kişinin damar sağlığı, kendisinden çok daha yaşlı bir bireyin damar sağlığıyla benzer özellikler gösterebiliyor.</p><p>Memorial Göztepe Hastanesi Kardiyoloji Bölümü&#39;nden Prof. Dr. Ahmet Ekmekçi, kalbin biyolojik yaşının doğum tarihinden farklı olabileceğini belirterek damar sertliğinin yıllar içerisinde gelişen bir süreç olduğunu söyledi.</p><p>Ekmekçi, kontrol altına alınmayan tansiyon, yüksek LDL kolesterol, insülin direnci ve sigara kullanımının damar duvarlarında zamanla hasara yol açtığını ifade etti. Bu risk faktörlerine uzun süre maruz kalan 35 yaşındaki bir kişinin damarlarının, 60 yaşındaki bir bireyin damarları kadar sertleşebileceğini belirtti.</p><strong>Kalp damarları daralırken bu 5 belirti görülebiliyor</strong><p>Kalp krizinin her zaman aniden başlayan şiddetli göğüs ağrısıyla ortaya çıkmadığını anlatan Prof. Dr. Ahmet Ekmekçi, damar daralmasına veya kalple ilgili ciddi sorunlara işaret edebilen beş belirtiyi sıraladı.</p><p>1. Merdiven çıkarken nefes darlığı ve göğüste sıkışma</p><p>Daha önce zorlanmadan çıkılan merdivenlerde nefes nefese kalmak veya yürüyüş sırasında göğüste baskı hissetmek, kalbin artan oksijen ihtiyacının yeterince karşılanamadığına işaret edebiliyor. Özellikle eforla başlayan ve dinlenince azalan şikyetlerin araştırılması gerekiyor.</p><p>2. Çeneye, boyna veya kola yayılan baskı hissi</p><p>Kalp kaynaklı ağrılar yalnızca göğüs bölgesinde hissedilmeyebiliyor. Çeneye, boyna, sol kola veya mide bölgesine yayılan baskı ve rahatsızlık hissi de kalp damar hastalıklarıyla ilişkili olabiliyor.</p><p>Ekmekçi, bu tür şikyetlerin dinlenmeyle geçmesinin tehlikeyi tamamen ortadan kaldırmadığını belirtti.</p><p>3. Aniden gelişen aşırı halsizlik</p><p>Belirgin bir neden olmadan ortaya çıkan yoğun halsizlik, özellikle başka belirtilerle birlikte görüldüğünde kalple ilgili bir sorunun habercisi olabiliyor.</p><p>Günlük aktiviteleri yapmayı güçleştiren ani güçsüzlük ve yorgunluk durumlarının göz ardı edilmemesi gerekiyor.</p><p>4. Nedeni açıklanamayan soğuk terleme</p><p>Fiziksel aktivite, sıcak hava veya başka bir belirgin neden olmaksızın gelişen soğuk terleme, kalp krizi sırasında görülebilen belirtiler arasında bulunuyor.</p><p>Özellikle göğüs rahatsızlığı, nefes darlığı veya bulantıyla birlikte ortaya çıkması durumunda acil değerlendirme gerekiyor.</p><p>5. Diyabet hastalarında farklı belirtiler</p><p>Diyabet hastalarında sinir hasarına bağlı olarak kalp krizi her zaman tipik göğüs ağrısıyla kendini göstermeyebiliyor.</p><p>Prof. Dr. Ekmekçi, bazı hastalarda yalnızca nefes darlığı, mide bulantısı veya genel bir rahatsızlık hissinin görülebileceğini belirterek bu belirtilerin de ciddiye alınması gerektiğini ifade etti.</p><strong>Genç yaşlarda da kalp krizi riski bulunuyor</strong><p>Prof. Dr. Ahmet Ekmekçi, genç yaşlarda ortaya çıkan kalp hastalıklarında beslenme alışkanlıklarının, hareketsizliğin, genetik yatkınlığın ve nikotin kullanımının etkili olabildiğini belirtti.</p><p>Özellikle işlenmiş gıdaların sık tüketilmesi ve fiziksel aktivitenin azalması, obezite ve insülin direnci gibi sorunların daha erken yaşlarda gelişmesine neden olabiliyor.</p><p>Elektronik sigaraların da kalp ve damar sağlığı açısından risk taşıdığını belirten Ekmekçi, nikotinin damarlar üzerindeki olumsuz etkilerine karşı uyardı.</p><p>Enerji içeceklerinin yüksek miktarda kafein ve diğer uyarıcı maddeler içerebildiğini ifade eden Ekmekçi, bu içeceklerin kalp hızını ve tansiyonu artırabileceğini, ritim bozukluğu bulunan kişilerde ciddi sorunlara yol açabileceğini söyledi.</p><strong>Stres kalbi nasıl etkiliyor?</strong><p>Uzun süreli stresin kalp sağlığı üzerindeki etkilerine de değinen Prof. Dr. Ekmekçi, stres sırasında salgılanan kortizol ve adrenalin hormonlarının kalp hızını ve kan basıncını artırdığını anlattı.</p><p>Bu durumun uzun süre devam etmesi, damarların iç yüzeyinde hasar oluşmasına ve pıhtılaşma eğiliminin artmasına katkıda bulunabiliyor.</p><p>Ekmekçi, yoğun üzüntü veya travma sonrasında ortaya çıkabilen ve halk arasında 'kırık kalp sendromu' olarak bilinen Takotsubo kardiyomiyopatisinin de stres hormonlarıyla ilişkili olduğunu belirtti. Bu rahatsızlıkta kalbin kasılma gücü geçici olarak azalabiliyor.</p><strong>Tansiyon ve kolesterol ilaçlarını kendi kendinize bırakmayın</strong><p>Kalp hastalıklarından korunmak için düzenli sağlık kontrollerinin ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulayan Ekmekçi, tansiyon, kan şekeri ve kolesterol değerlerinin takip edilmesini önerdi.</p><p>Ailesinde erken yaşta kalp hastalığı bulunan kişilerde genetik risklerin de değerlendirilmesi gerektiğini belirten Ekmekçi, Lipoprotein(a) ve ApoB gibi kan değerlerinin hekim tarafından gerekli görüldüğünde incelenebileceğini ifade etti.</p><p>Elektrokardiyografi (EKG), ekokardiyografi ve koroner damar görüntüleme yöntemlerinin ise kişinin şikyetleri ve risk durumuna göre kullanılabileceğini aktardı.</p><p>Tedavi sürecinde yapılan önemli hatalardan birinin, tansiyon veya kolesterol değerleri normale döndüğünde ilaçların hekim bilgisi dışında bırakılması olduğunu söyleyen Ekmekçi, bu durumun hastalık riskini yeniden artırabileceğini belirtti.</p><p>Kalp krizi şüphesinde zaman kaybedilmemesi gerektiğini de hatırlatan Ekmekçi, göğüste baskı, nefes darlığı, soğuk terleme veya kola yayılan ağrı gibi belirtilerde 112 Acil Çağrı Merkezinin aranması gerektiğini vurguladı.</p><strong>Damar sağlığını korumak için günlük alışkanlıklar değişmeli</strong><p>Prof. Dr. Ahmet Ekmekçi, yüksek tansiyonun kalbin daha fazla çalışmasına neden olduğunu, hareketsizliğin ise damarların esnekliğini ve metabolik sağlığı olumsuz etkilediğini belirtti.</p><p>Kalp sağlığının korunmasında düzenli yürüyüşün önemli olduğunu ifade eden Ekmekçi, haftada en az 150 dakika orta tempolu fiziksel aktivite yapılmasını önerdi.</p><p>Akdeniz tipi beslenme alışkanlıklarının benimsenmesi, işlenmiş ve şekerli gıdaların azaltılması, sigara kullanımının bırakılması ve yeterli uyku da Ekmekçi&#39;nin önerileri arasında yer aldı.</p><p>Kalp ve damar hastalıklarının çoğu zaman uzun yıllar boyunca geliştiğini belirten Ekmekçi, kişinin tansiyonunu, kan şekerini, LDL kolesterolünü ve bel çevresi ölçüsünü bilmesinin risklerin erken belirlenmesine yardımcı olacağını ifade etti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kalp-damarlariniz-yaslaniyor-o_1793134368_aTiVlm.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kalp damarlarınız yaşlanıyor olabilir! ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kalp-damarlariniz-yaslaniyor-o_1793134368_aTiVlm.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Sigara içenlerde bu 5 belirti kanserin habercisi olabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/sigara-icenlerde-bu-5-belirti-kanserin-habercisi-olabilir/234071/</link>
            <description><![CDATA[Acıbadem Altunizade Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nilüfer Aykaç, sigara kullanımının meme kanseri riskini de artırabildiğini belirterek üç haftadan uzun süren öksürük, kanlı balgam ve nefes darlığı gibi belirtilerin ihmal edilmemesi gerektiğini söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/sigara-icenlerde-bu-5-belirti-kanserin-habercisi-olabilir/234071/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Wed, 28 Oct 2026 01:42:01 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Sigara ve diğer tütün ürünlerinin akciğer kanseri, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve kalp-damar hastalıklarıyla ilişkisi uzun yıllardır biliniyor. Son yıllarda yapılan araştırmalar ise sigara kullanımının kadınlarda meme kanseri riskini de artırabileceğini gösteriyor.</p><p>Acıbadem Altunizade Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nilüfer Aykaç, sigara içen kadınlarda meme kanseri gelişme riskinin hiç sigara kullanmayanlara göre daha yüksek olduğunu belirtti.</p><p>Doç. Dr. Aykaç, 'Son yıllarda yapılan pek çok araştırma, sigara içen kadınlarda meme kanseri riskinin hiç içmeyenlere kıyasla yaklaşık yüzde 10 ile 25 arasında arttığını gösteriyor' dedi.</p><strong>Elektronik sigara da güvenli değil</strong><p>Geleneksel sigaraların yanı sıra elektronik sigara, ısıtılmış tütün ürünleri ve nargile kullanımına ilişkin de uyarılarda bulunan Aykaç, bu ürünlerin zararsız olduğu yönündeki düşüncenin doğru olmadığını ifade etti.</p><p>Elektronik sigaraların oluşturduğu aerosolün yalnızca su buharından oluşmadığını belirten Aykaç, içeriğinde nikotin, nitrozaminler ve çeşitli toksik maddelerin bulunabildiğini söyledi.</p><p>Bu ürünlerin meme kanseri gelişimi üzerindeki uzun vadeli etkilerine ilişkin bilimsel verilerin henüz sınırlı olduğunu kaydeden Aykaç, tütün ürünlerinin kanser hastalarında tedavi sürecini olumsuz etkileyebildiğine işaret etti.</p><p>Pasif içiciliğin de sağlık açısından risk oluşturduğunu hatırlatan Aykaç&#39;ın değerlendirmeleri, sigara dumanına maruz kalmanın yalnızca sigara kullanan kişileri ilgilendiren bir sorun olmadığını ortaya koyuyor.</p><strong>Sigara içenlerin dikkat etmesi gereken 5 belirti</strong><p>Doç. Dr. Nilüfer Aykaç, sigara kullanan kişilerin özellikle solunum sisteminde ortaya çıkan değişiklikleri takip etmeleri gerektiğini belirterek beş belirtiye karşı uyardı.</p><p>1. Üç haftadan uzun süren öksürük</p><p>Sigara kullanan kişilerde zamanla sürekli öksürük gelişebiliyor. Ancak bu durum, her öksürüğün sigaraya bağlanabileceği anlamına gelmiyor.</p><p>Aykaç, üç haftayı aşan, giderek şiddetlenen veya öncekinden farklı özellikler göstermeye başlayan öksürüklerde hekime başvurulması gerektiğini belirtti. Özellikle kuru öksürüğün balgamlı hale gelmesi gibi değişikliklerin değerlendirilmesi gerekiyor.</p><p>2. Balgamda kan görülmesi</p><p>Balgamda kan bulunması, miktarı az olsa bile göz ardı edilmemesi gereken belirtiler arasında yer alıyor.</p><p>Doç. Dr. Aykaç, balgamda kan çizgileri görülmesinin dahi tıbbi değerlendirme gerektirdiğini vurguladı. Bu belirti farklı solunum yolu hastalıklarında ortaya çıkabilse de nedeninin araştırılması gerekiyor.</p><p>3. Nefes darlığı</p><p>Daha önce rahatlıkla yürünebilen bir mesafede zorlanmaya başlamak veya merdiven çıkarken eskisinden daha çabuk nefessiz kalmak, solunum kapasitesindeki değişimin işareti olabiliyor.</p><p>Aykaç, günlük fiziksel aktiviteler sırasında ortaya çıkan yeni veya giderek artan nefes darlığının ihmal edilmemesi gerektiğini ifade etti.</p><p>4. Sürekli veya tekrarlayan göğüs ağrısı</p><p>Öksürürken, derin nefes alırken ya da normal solunum sırasında hissedilen göğüs ağrıları farklı nedenlerle gelişebiliyor.</p><p>Ancak uzun süren veya tekrarlayan ağrıların basit bir kas ağrısı olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Aykaç, bu tür şikyetlerde tıbbi muayenenin önemine değindi.</p><p>5. İki-üç haftayı aşan ses kısıklığı</p><p>Ses kısıklığı çoğu zaman üst solunum yolu enfeksiyonları gibi geçici nedenlerden kaynaklanabiliyor. Buna karşılık birkaç hafta boyunca düzelmeyen ses değişikliklerinin araştırılması gerekiyor.</p><p>Doç. Dr. Nilüfer Aykaç, özellikle iki ila üç haftadan uzun süren ve kendiliğinden geçmeyen ses kısıklığında hekime başvurulmasını önerdi.</p><strong>Sigarayı bırakmak sağlık risklerini azaltıyor</strong><p>Tütün kullanımının bırakılmasının sağlık açısından atılabilecek en etkili adımlardan biri olduğunu belirten Aykaç, sigara bırakıldıktan sonra bazı hastalıklara yakalanma riskinin zaman içerisinde azaldığını ifade etti.</p><p>Sigara kullanan kişilerde ortaya çıkan her öksürük, göğüs ağrısı veya ses kısıklığı kanser anlamına gelmiyor. Ancak bu belirtilerin sigaraya bağlanarak geçiştirilmesi, altta yatan hastalıkların teşhisini geciktirebiliyor.</p><p>Aykaç, özellikle uzun süren veya giderek ağırlaşan şikyetlerde erken dönemde sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiğini vurguladı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/sigara-icenlerde-bu-5-belirti-_1793134019_AWVY72.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Sigara içenlerde bu 5 belirti kanserin habercisi olabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/sigara-icenlerde-bu-5-belirti-_1793134019_AWVY72.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Meme kanseri sonrası kaybedilen meme dokusu mikrocerrahiyle yeniden oluşturulabiliyor]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/meme-kanseri-sonrasi-kaybedilen-meme-dokusu-mikrocerrahiyle-yeniden-olusturulabiliyor/234041/</link>
            <description><![CDATA[Meme kanseri nedeniyle memesinin tamamı veya bir bölümü alınan kadınlarda, mikrocerrahi ve implant yöntemleriyle meme onarımı yapılabiliyor. Prof. Dr. Ümit Naci Karaçal, ameliyatın zamanlaması ve uygulanacak yöntemin hastanın kanser tedavisine göre belirlendiğini açıkladı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/meme-kanseri-sonrasi-kaybedilen-meme-dokusu-mikrocerrahiyle-yeniden-olusturulabiliyor/234041/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Tue, 27 Oct 2026 11:37:11 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Meme kanseri tedavisi sırasında memenin tamamının ya da bir bölümünün alınması, kadınların fiziksel görünümünün yanı sıra beden algısını ve psikolojik durumunu da etkileyebiliyor. Günümüzde uygulanan meme rekonstrüksiyonu ameliyatları sayesinde kaybedilen meme dokusu yeniden oluşturulabiliyor. Özellikle hastanın kendi dokularının kullanıldığı mikrocerrahi yöntemler, meme onarımında tercih edilebilen seçenekler arasında bulunuyor.</p><p>Memorial Ankara Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Bölümü&#39;nden Prof. Dr. Ümit Naci Karaçal, meme onarımının yalnızca estetik amaçlı bir işlem olmadığını, kanser tedavisi sonrasında vücut bütünlüğünün yeniden sağlanmasına ve hastanın yaşam kalitesinin desteklenmesine yardımcı olabildiğini belirtti.</p><p>Prof. Dr. Karaçal, meme onarımında tek bir yöntemin bütün hastalar için uygun olmadığını ifade ederek cerrahi kararın hastanın genel sağlık durumu, vücut yapısı, kanser tedavisinin aşaması ve radyoterapi ihtiyacı dikkate alınarak verilmesi gerektiğini söyledi.</p><strong>Meme onarımı kanser ameliyatıyla birlikte yapılabiliyor</strong><p>Meme rekonstrüksiyonunda ameliyatın ne zaman gerçekleştirileceği, tedavi planının önemli bir bölümünü oluşturuyor.</p><p>Prof. Dr. Ümit Naci Karaçal&#39;ın verdiği bilgilere göre meme onarımı, kanserli dokunun çıkarıldığı ameliyatla aynı seansta yapılabildiği gibi kanser tedavilerinin tamamlanmasının ardından da gerçekleştirilebiliyor.</p><p>Eş zamanlı rekonstrüksiyonda, meme dokusunun alındığı ameliyat sırasında onarım işlemine başlanıyor. Gecikmiş rekonstrüksiyonda ise hastanın sağlık durumu ve devam eden tedavileri değerlendirilerek daha sonraki bir tarih belirleniyor.</p><p>Özellikle radyoterapi uygulanacak hastalarda ameliyatın zamanlaması ve kullanılacak yöntemin dikkatle planlanması gerekiyor.</p><p>Prof. Dr. Karaçal, bu kararın meme cerrahisi, tıbbi onkoloji, radyasyon onkolojisi ve plastik cerrahi ekiplerinin ortak değerlendirmesiyle alınmasının gerekli olduğunu belirtti. Daha önce memesi alınmış hastalarda da uygun koşullar sağlandığında onarım ameliyatı yapılabiliyor.</p><strong>Hastanın kendi dokusuyla yeni meme oluşturulabiliyor</strong><p>Meme rekonstrüksiyonunda implant kullanımı ve hastanın kendi dokularıyla yapılan onarım olmak üzere iki temel yaklaşım bulunuyor.</p><p>İmplant yönteminde meme hacmi protezlerle yeniden oluşturulurken, otolog rekonstrüksiyon adı verilen uygulamada karın, sırt veya vücudun başka bölgelerinden alınan dokular kullanılıyor.</p><p>Prof. Dr. Karaçal, mikrocerrahi tekniklerin hastanın kendi dokularının meme bölgesine taşınmasını ve gerekli damar bağlantılarının yeniden kurulmasını sağladığını ifade etti.</p><p>Bu yöntemlerden biri olan DIEP flebi ameliyatında, karın bölgesindeki deri ve yağ dokusu kullanılıyor. İşlem sırasında karın kasının mümkün olduğunca korunması amaçlanıyor. Alınan doku, mikrocerrahi tekniklerle göğüs bölgesindeki damarlara bağlanarak yeni meme dokusu oluşturuluyor.</p><p>İmplant teknolojilerindeki gelişmeler, yağ enjeksiyonu ve ameliyat öncesinde yapılan üç boyutlu planlamalar da cerrahi seçenekleri artırıyor. Ancak Prof. Dr. Karaçal, teknolojik açıdan daha gelişmiş bir yöntemin her hasta için en uygun seçenek olmayabileceğini, önceliğin kanser tedavisiyle uyumlu ve hastanın ihtiyaçlarına uygun bir cerrahi plan hazırlanması olduğunu belirtti.</p><strong>Doğal görünüm için karşı meme de değerlendiriliyor</strong><p>Meme onarımında kaybedilen hacmin yerine konulmasının yanında memenin şekli, cilt yapısı ve karşı memeyle uyumu da değerlendiriliyor.</p><p>Prof. Dr. Ümit Naci Karaçal, cerrahi planlamada meme altı oluğunun konumu, meme başı ve çevresindeki areolanın görünümü gibi ayrıntıların dikkate alındığını belirtti.</p><p>Bazı hastalarda iki meme arasında daha dengeli bir görünüm oluşturmak amacıyla sağlam memeye küçültme, dikleştirme veya uygun durumlarda büyütme işlemi uygulanabiliyor.</p><p>Meme kaybının bazı kadınlarda özgüven, sosyal yaşam ve kıyafet tercihleri üzerinde etkili olabildiğini anlatan Prof. Dr. Karaçal, onarım sürecinde hastanın beklentilerinin anlaşılması ve ulaşılabilecek sonuçların ameliyat öncesinde açık biçimde konuşulması gerektiğini ifade etti.</p><strong>Meme onarımı kanser takibinin yerini tutmuyor</strong><p>Meme rekonstrüksiyonu, kanser nedeniyle kaybedilen dokunun yeniden oluşturulmasını sağlıyor ancak kanserin kendisini tedavi etmiyor.</p><p>Prof. Dr. Karaçal, meme onarımı yapılmasının hastalığın tekrarlama riskini ortadan kaldırmadığını ve hastaların düzenli onkolojik kontrollerine devam etmesi gerektiğini vurguladı.</p><p>Kanserin tedavisi, hastalığın özelliklerine göre planlanan cerrahi ve diğer onkolojik uygulamalarla yürütülürken meme onarımı bu süreçten ayrı bir amaç taşıyor.</p><p>Hastaların kontrol programları, kanser öyküleri ve uygulanan rekonstrüksiyon yöntemi dikkate alınarak ilgili hekimler tarafından belirleniyor.</p><p>İyileşme süresi uygulanan yönteme göre değişiyor</p><p>Meme onarımı sonrasında günlük yaşama dönüş süresi, ameliyatın kapsamına ve kullanılan yönteme bağlı olarak farklılık gösterebiliyor.</p><p>İmplantla yapılan işlemlerde iyileşme süreci genellikle daha kısa olabilirken hastanın kendi dokularının kullanıldığı mikrocerrahi ameliyatlarda toparlanma daha uzun sürebiliyor.</p><p>Prof. Dr. Karaçal, ameliyat sonrasında ağrı, ödem ve hareketlerde geçici kısıtlılık yaşanabileceğini belirtti. Hastalar genellikle erken dönemde hareket etmeye başlasa da ağır kaldırma ve yoğun fiziksel aktiviteye dönüşte hekimin önerilerine uyulması gerekiyor.</p><p>Bazı hastalarda meme başının yeniden oluşturulması, yağ enjeksiyonu veya iki meme arasındaki simetrinin düzeltilmesi için ek işlemler yapılabiliyor. Bu nedenle meme rekonstrüksiyonu her zaman tek ameliyatla tamamlanmayabiliyor.</p><p>Prof. Dr. Ümit Naci Karaçal, meme kanseri sonrasında yapılacak onarımın temel hedefinin hastanın kanser tedavisini ve güvenliğini ön planda tutarak vücut yapısına uygun bir sonuç elde etmek olduğunu belirtti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/meme-kanseri-sonrasi-kaybedile_1793090230_B9uVy5.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Meme kanseri sonrası kaybedilen meme dokusu mikrocerrahiyle yeniden oluşturulabiliyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/meme-kanseri-sonrasi-kaybedile_1793090230_B9uVy5.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Sonbaharda beyin sisi artabiliyor! Unutkanlığa karşı 6 önlem]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/sonbaharda-beyin-sisi-artabiliyor-unutkanliga-karsi-6-onlem/234040/</link>
            <description><![CDATA[Unutkanlık, odaklanma güçlüğü ve zihinsel bulanıklık şikâyetleri sonbaharda artabilirken Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Emir Tavşanlı, beyin sisine karşı alınabilecek 6 önlemi açıkladı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/sonbaharda-beyin-sisi-artabiliyor-unutkanliga-karsi-6-onlem/234040/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Tue, 27 Oct 2026 11:33:14 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Günlük yaşamda sık sık kelime aramak, okunan bir yazıyı anlamak için tekrar tekrar okumak ya da basit işleri tamamlamakta eskisinden daha fazla zorlanmak, beyin sisi olarak tanımlanan durumun belirtileri arasında yer alıyor. Son yıllarda daha fazla gündeme gelen bu şikyetler, özellikle yoğun iş temposu, stres ve düzensiz uyku nedeniyle günlük yaşamı olumsuz etkileyebiliyor.</p><p>Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Emir Tavşanlı, beyin sisinin tek başına bir hastalık olmadığını, dikkat, hafıza ve düşünme süreçlerini etkileyen çeşitli yakınmaları tanımlamak için kullanılan bir ifade olduğunu belirtti.</p><p>Doç. Dr. Tavşanlı, 'Bir hastalıktan ziyade şikyetler bütünü olan beyin sisinin son yıllarda daha fazla gündeme gelmesinde yoğun ve stresli yaşam koşulları, uyku düzensizliği, hareketsizlik ve özellikle Covid-19 gibi enfeksiyonların etkisi olmuştur' dedi.</p><p>Hastaların çoğunlukla kelime bulmakta, okuduklarını anlamakta ve günlük işlerini sürdürmekte zorlandıklarını anlatan Tavşanlı, bu durumun kişinin zihinsel performansını eskisine göre daha düşük hissetmesine yol açabildiğini ifade etti.</p><strong>Sonbaharda şikyetler neden artabiliyor?</strong><p>Günlerin kısalmasıyla birlikte doğal gün ışığından yararlanma süresi azalıyor. Havanın erken kararması, fiziksel aktivitenin azalması ve uyku alışkanlıklarının değişmesi, bazı kişilerde zihinsel bulanıklık şikyetlerini artırabiliyor.</p><p>Doç. Dr. Mustafa Emir Tavşanlı, sonbahar ve kış aylarında günlük yaşam düzeninin korunmasının bu açıdan yararlı olabileceğini belirterek uyku, beslenme, egzersiz ve sosyal ilişkilerin beyin sağlığı üzerindeki etkisine işaret etti.</p><strong>Beyin sisine karşı günlük yaşamda uygulanabilecek 6 önlem</strong><p>1. Uyku saatlerinizi düzenleyin</p><p>Yetersiz veya kalitesiz uyku, gün içinde dikkati sürdürmeyi ve zihinsel performansı olumsuz etkileyebiliyor.</p><p>Doç. Dr. Tavşanlı, uyku ihtiyacının kişiden kişiye değiştiğini belirterek herkesin kendi biyolojik düzenine uygun saatlerde uyuyup uyanmaya çalışması gerektiğini söyledi.</p><p>Horlama, uykuda nefes durması ve gündüz aşırı uyku hali gibi belirtilerin ise göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulayan Tavşanlı, bu yakınmaları yaşayan kişilerin uyku tıbbı alanında değerlendirilmesini önerdi.</p><p>2. Beslenmenizde Akdeniz tipi diyete yer verin</p><p>Beyin sağlığının korunmasında düzenli ve dengeli beslenme de rol oynuyor. Doç. Dr. Tavşanlı, sebze, meyve, tam tahıllar, kuruyemişler, balık ve zeytinyağı içeren Akdeniz tipi beslenme düzenini önerdi.</p><p>Aşırı şeker tüketiminin ve düzensiz öğünlerin beyin sağlığını olumsuz etkileyebileceğini belirten Tavşanlı, günlük beslenme alışkanlıklarının gözden geçirilmesi gerektiğini ifade etti.</p><p>3. Haftada en az 150 dakika hareket edin</p><p>Uzun süre hareketsiz kalmak, fiziksel sağlığın yanı sıra zihinsel işlevleri de etkileyebiliyor.</p><p>Doç. Dr. Tavşanlı, haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta fiziksel aktivite yapılmasını önerdi. Tempolu yürüyüş gibi günlük yaşama kolayca dahil edilebilecek egzersizlerin, beyin sağlığının desteklenmesine yardımcı olabileceğini belirtti.</p><p>4. Stresle başa çıkma yöntemleri geliştirin</p><p>Uzun süre devam eden stres, dikkat ve düşünme süreçlerini olumsuz etkileyebiliyor. İş hayatındaki yoğunluk, günlük sorumluluklar ve yeterince dinlenememek zihinsel yorgunluğu artırabiliyor.</p><p>Doç. Dr. Tavşanlı, stresin tamamen ortadan kaldırılmasının her zaman mümkün olmadığını ancak etkilerini azaltacak alışkanlıklar geliştirilebileceğini söyledi.</p><p>Hobi edinmek, çalışma sırasında kısa molalar vermek ve nefes egzersizleri yapmak bu yöntemler arasında bulunuyor. Tavşanlı, kişinin kendisini tükenmiş hissetmeye başlaması ve uyguladığı yöntemlerden yarar görememesi halinde profesyonel destek alması gerektiğini belirtti.</p><p>5. Sabah saatlerinde gün ışığından yararlanın</p><p>Doğal gün ışığı, vücudun biyolojik saatinin düzenlenmesinde ve uyku-uyanıklık döngüsünün korunmasında rol oynuyor.</p><p>Sonbahar ve kış aylarında gün ışığının azalmasının günlük yaşam düzenini etkileyebildiğini anlatan Doç. Dr. Tavşanlı, mümkün olduğunca sabah saatlerinde açık havaya çıkılmasını ve gün boyunca sürekli kapalı ortamlarda kalınmamasını önerdi.</p><p>6. Zihninizi aktif tutun, sosyal ilişkilerinizi sürdürün</p><p>Kitap okumak, yeni bir dil öğrenmek, farklı beceriler edinmek ve hobilerle ilgilenmek, beynin çeşitli bilişsel işlevlerini kullanmasını sağlıyor.</p><p>Doç. Dr. Tavşanlı, zihinsel faaliyetlerin sürdürülmesinin beyin sağlığını desteklediğini, sosyal ilişkilerin korunmasının da zihinsel ve duygusal iyilik hali açısından yararlı olduğunu ifade etti.</p><strong>Beyin sisi başka hastalıkların belirtisi olabilir</strong><p>Unutkanlık ve odaklanma güçlüğünün her zaman yoğun çalışma temposundan veya mevsim değişikliğinden kaynaklanmadığını belirten Doç. Dr. Mustafa Emir Tavşanlı, benzer belirtilere yol açabilen sağlık sorunlarına karşı uyardı.</p><p>'Kansızlık, tiroit hastalıkları, vitamin eksiklikleri, depresyon, uyku bozuklukları ve bazı ilaçların yan etkileri de benzer belirtilere neden olabilir. Bu sebeple beyin sisi yakınmaları ile başvuran hastalarda bu tabloların da araştırılması önemlidir.'</p><p>Doç. Dr. Tavşanlı, zihinsel bulanıklık ve unutkanlık şikyetleri yaşayan kişilerin belirtileri yalnızca yorgunluğa bağlamaması, altta yatan nedenlerin belirlenmesi için hekim değerlendirmesinden geçmesi gerektiğini vurguladı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/sonbaharda-beyin-sisi-artabili_1793089993_j0pGKb.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Sonbaharda beyin sisi artabiliyor! Unutkanlığa karşı 6 önlem ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/sonbaharda-beyin-sisi-artabili_1793089993_j0pGKb.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Çocuklarda sonbahar enfeksiyonlarına karşı 6 etkili önlem açıklandı]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/cocuklarda-sonbahar-enfeksiyonlarina-karsi-6-etkili-onlem-aciklandi/234039/</link>
            <description><![CDATA[Okulların açılmasıyla çocuklarda solunum yolu enfeksiyonları daha sık görülürken Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Kurt, ailelerin alabileceği 6 temel önlemi anlattı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/cocuklarda-sonbahar-enfeksiyonlarina-karsi-6-etkili-onlem-aciklandi/234039/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Tue, 27 Oct 2026 11:29:12 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Sonbahar aylarında havaların serinlemesiyle birlikte çocukların kapalı ortamlarda geçirdiği süre artıyor. Okullarda, kreşlerde ve ortak kullanım alanlarında yakın temasın yoğunlaşması, özellikle solunum yolu virüslerinin daha kolay yayılmasına neden oluyor.</p><p>Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Kurt, bu dönemde çocuklarda burun akıntısı, burun tıkanıklığı, öksürük, boğaz ağrısı, ateş, halsizlik ve iştahsızlık gibi şikyetlerin sık görüldüğünü belirtti.</p><p>İnfluenza, RSV ve diğer solunum yolu virüslerinin benzer belirtilerle başlayabildiğini ifade eden Dr. Kurt, hastalığın seyrinin çocuğun yaşına ve mevcut sağlık durumuna göre değişebileceğini söyledi.</p><p>Dr. Kurt, çocukları enfeksiyonlardan korumak için gereksiz vitamin takviyelerine yönelmek ya da onları her türlü mikroptan uzak tutmaya çalışmak yerine günlük yaşamda uygulanabilecek önlemlere ağırlık verilmesi gerektiğini vurguladı.</p><p>Sonbahar ve kış aylarında çocukların daha sık hastalanması çoğu zaman soğuk havaya bağlanıyor. Ancak Dr. Çiğdem Kurt, enfeksiyonların yayılmasında asıl etkenlerden birinin insanların kapalı ve kalabalık ortamlarda daha uzun süre bir arada bulunması olduğunu belirtti.</p><p>Özellikle sınıfların ve evlerin düzenli havalandırılması gerektiğini ifade eden Dr. Kurt, çocukların uygun koşullarda açık havada zaman geçirmesinin de günlük yaşamın bir parçası olması gerektiğini söyledi.</p><strong>Çocukları enfeksiyonlardan koruyan 6 yöntem</strong><strong>1. El yıkama alışkanlığı kazandırın</strong><p>Çocukların eve geldiklerinde, yemeklerden önce, tuvaletten sonra ve burunlarını sildiklerinde ellerini yıkaması gerekiyor.</p><p>Dr. Kurt, sabun ve suyla yaklaşık 20 saniye boyunca el yıkamanın temel hijyen önlemlerinden biri olduğunu belirterek şu bilgileri verdi:</p><p>'Su ve sabunun bulunmadığı zorunlu durumlarda en az yüzde 60 alkol içeren el antiseptikleri kullanılabilir. Ancak küçük çocukların bu ürünleri yetişkin gözetiminde kullanması gerekir.'</p><strong>2. Evleri ve sınıfları havalandırın</strong><p>Kapalı ortamlarda solunum yolu virüslerinin yayılma riskini azaltmak için temiz hava önemli bir rol oynuyor. Dr. Kurt, evlerin ve sınıfların uygun aralıklarla havalandırılmasını, mümkün olduğunda çocukların açık havada vakit geçirmesini önerdi.</p><p>Soğuk havanın doğrudan enfeksiyona neden olmadığını belirten Dr. Kurt, kalabalık ortamlarda yakın temasın bulaşma olasılığını artırdığını ifade etti.</p><strong>3. Hasta çocukları okula göndermeyin</strong><p>Ateş, kusma, ishal veya genel durumda belirgin kötüleşme yaşayan çocukların evde dinlendirilmesi gerekiyor.</p><p>Dr. Kurt, hastalık belirtileri bulunan çocukların okula gönderilmemesinin yalnızca kendi iyileşmeleri açısından değil, sınıf arkadaşlarına enfeksiyon bulaştırma riskini azaltmak bakımından da gerekli olduğunu belirtti.</p><strong>4. Öksürme ve hapşırma kurallarını öğretin</strong><p>Çocuklara öksürürken veya hapşırırken ağızlarını ve burunlarını tek kullanımlık mendille kapatmaları öğretilmeli.</p><p>Dr. Kurt, kullanılan mendilin hemen çöpe atılması, mendil bulunmadığında ise dirsek içine öksürülmesi gerektiğini söyledi. Bu davranışların ardından el temizliğinin yapılması da bulaşmayı azaltmaya yardımcı oluyor.</p><strong>5. Uyku ve beslenme düzenini koruyun</strong><p>Çocukların sağlıklı gelişimi için yaşlarına uygun beslenmeleri, yeterli uyumaları ve düzenli fiziksel aktivite yapmaları gerekiyor.</p><p>Dr. Çiğdem Kurt, ailelerin özellikle enfeksiyon mevsiminde bağışıklığı güçlendirdiği iddia edilen ürünlere yöneldiğini belirterek gelişigüzel takviye kullanımına karşı uyardı.</p><p>'Çocuğun yaşına uygun ve dengeli beslenmesi, yeterli uyuması, düzenli fiziksel aktivite yapması ve günlük yaşamında açık havaya yer verilmesi genel sağlığın temelidir. Eksiklik saptanmadan gelişigüzel vitamin ve mineral takviyesi kullanmak yerine çocuğun beslenme düzeninin ve bireysel gereksinimlerinin değerlendirilmesi doğru yaklaşımdır.'</p><strong>6. Aşıları zamanında yaptırın</strong><p>Çocukluk çağı aşılarının takvime uygun yapılması, bazı enfeksiyonların ve bunlara bağlı ağır sağlık sorunlarının önlenmesinde etkili oluyor.</p><p>Dr. Kurt, mevsimsel grip aşısı gibi uygulamalarda çocuğun yaşı, sağlık durumu ve bireysel risklerinin dikkate alınması gerektiğini belirtti. Ailelerin aşı konusunda çocuklarının hekimiyle görüşerek karar vermesini önerdi.</p><p>Aşılamanın ağır solunum yolu hastalığı, hastaneye yatış ve komplikasyon riskini azaltmaya yardımcı olduğunu ifade eden Dr. Kurt, aşıların çevredeki kişilerin korunmasına da katkı sağladığını söyledi.</p><strong>Gereksiz takviye kullanımına karşı uyarı</strong><p>Dr. Çiğdem Kurt, ailelerin çocuklarının hiç hastalanmamasını hedeflemek yerine sağlıklı gelişimlerini destekleyen alışkanlıklara odaklanması gerektiğini belirtti.</p><p>Vitamin ve mineral takviyelerinin ihtiyaç belirlenmeden kullanılmasının doğru olmadığını vurgulayan Dr. Kurt, çocukların beslenme ve sağlık durumlarının bireysel olarak değerlendirilmesini önerdi.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cocuklarda-sonbahar-enfeksiyon_1793089751_TGWwNu.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Çocuklarda sonbahar enfeksiyonlarına karşı 6 etkili önlem açıklandı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cocuklarda-sonbahar-enfeksiyon_1793089751_TGWwNu.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Çocuğunuzun burnu sürekli tıkalıysa dikkat! İşte 5 önemli nedeni]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/cocugunuzun-burnu-surekli-tikaliysa-dikkat-iste-5-onemli-nedeni/234016/</link>
            <description><![CDATA[Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ, çocuklarda haftalarca geçmeyen burun tıkanıklığının geniz eti büyümesi, alerji ve farklı sağlık sorunlarından kaynaklanabileceğini belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/cocugunuzun-burnu-surekli-tikaliysa-dikkat-iste-5-onemli-nedeni/234016/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Mon, 26 Oct 2026 12:06:00 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Çocuklarda özellikle sonbahar ve kış aylarında sık görülen burun tıkanıklığı, her zaman soğuk algınlığından kaynaklanmıyor. Haftalarca devam eden tıkanıklık, ağız açık uyuma, horlama ve sürekli burun akıntısı gibi belirtilerle birlikte görülebiliyor.</p><p>Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ, geçmeyen burun tıkanıklığının nedeninin araştırılması gerektiğini belirterek çocuklarda sık karşılaşılan beş soruna işaret etti.</p><p>Geniz eti büyümesi: Çocuklarda burun tıkanıklığının yaygın nedenlerinden biri olan geniz eti büyümesi, hava yolunu daraltarak ağızdan nefes alma ve horlamaya yol açabiliyor. Bazı çocuklarda orta kulakta sıvı birikmesi ve işitme sorunları da gelişebiliyor. Tedavi, şikyetlerin şiddetine göre belirlenirken gerekli durumlarda ameliyat uygulanabiliyor.</p><p>Alerjik rinit: Polen, ev tozu akarları ve hayvan kaynaklı alerjenler, çocuklarda burun tıkanıklığına neden olabiliyor. Hapşırma, burun kaşıntısı ve berrak akıntı sık görülen belirtiler arasında bulunuyor. Topdağ, özellikle burun açıcı spreylerin kontrolsüz ve uzun süre kullanılmaması gerektiğini belirtti.</p><p>Kronik rinosinüzit: Burun ve sinüslerdeki uzun süreli iltihabi değişiklikler, geçmeyen burun tıkanıklığına yol açabiliyor. Genellikle 12 hafta veya daha uzun süren şikyetlere geniz akıntısı, öksürük ve koyu kıvamlı burun akıntısı eşlik edebiliyor. Topdağ, her uzun süreli tıkanıklıkta antibiyotik kullanımının gerekli olmadığını ifade etti.</p><p>Burun içindeki yapısal sorunlar: Burun kemiği ve kıkırdak yapısındaki eğrilikler ile burun etlerinin büyümesi, nefes almayı zorlaştırabiliyor. Bu sorunlar doğuştan bulunabileceği gibi travma sonrasında da ortaya çıkabiliyor. Tedavi kararı çocuğun yaşı ve şikyetlerine göre veriliyor.</p><p>Burunda yabancı cisim: Özellikle küçük çocukların burunlarına yerleştirdiği boncuk, oyuncak parçası veya yiyecekler tıkanıklığa neden olabiliyor. Tek taraflı tıkanıklık ve kötü kokulu akıntı, yabancı cisim belirtisi olabiliyor. Topdağ, bu cisimlerin evde çıkarılmaya çalışılmaması gerektiğini, özellikle düğme pil ve mıknatısların acil müdahale gerektirdiğini vurguladı.</p><strong>Horlama ve ağızdan nefes alma ihmal edilmemeli</strong><p>Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ, çocuklarda burun tıkanıklığının haftalarca sürmesi, sık tekrarlaması veya uyku kalitesini bozması durumunda kulak burun boğaz muayenesi yapılması gerektiğini belirtti.</p><p>Topdağ, tıkanıklığın nedenine göre tedavinin değiştiğini, özellikle sürekli ağızdan nefes alma, belirgin horlama ve işitme sorunlarının ihmal edilmemesi gerektiğini ifade etti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cocugunuzun-burnu-surekli-tika_1793005559_pyP6Qm.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Çocuğunuzun burnu sürekli tıkalıysa dikkat! İşte 5 önemli nedeni ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cocugunuzun-burnu-surekli-tika_1793005559_pyP6Qm.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kekemelik yaşayan çocuklar konuşmaktan vazgeçebiliyor!]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/kekemelik-yasayan-cocuklar-konusmaktan-vazgecebiliyor/234014/</link>
            <description><![CDATA[Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Hekimi Uzm. Dr. Muhammed Albayati, kekemelik yaşayan çocukların alay edilme ve anlaşılmama kaygısıyla sosyal ortamlarda konuşmaktan kaçınabildiğini belirterek aileleri ve öğretmenleri uyardı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/kekemelik-yasayan-cocuklar-konusmaktan-vazgecebiliyor/234014/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Mon, 26 Oct 2026 12:02:36 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Kekemelik, çocukların konuşma akıcılığını etkilerken okul hayatında ve arkadaşlarıyla kurdukları ilişkilerde de çeşitli güçlükler yaşamalarına neden olabiliyor. Konuşurken sesleri veya heceleri tekrarlayan, bazı kelimeleri uzatan ya da konuşma sırasında duraksayan çocuklar, çevrelerinden gelecek tepkiler nedeniyle kendilerini ifade etmekte zorlanabiliyor.</p><p>22 Ekim Dünya Kekemelik Günü kapsamında açıklamalarda bulunan Erdem Hastanesi Çakmak Şubesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Hekimi Uzm. Dr. Muhammed Albayati, kekemeliğin yalnızca konuşmanın akıcılığıyla ilgili olmadığını, çocukların duygusal ve sosyal yaşamlarını da etkileyebildiğini belirtti.</p><p>Özellikle okul çağındaki çocukların arkadaşlarının yanında konuşmaktan çekilebildiğini ifade eden Albayati, anlaşılmama veya alay edilme endişesinin zamanla sınıf içi katılımı azaltabileceğini söyledi.</p><strong>Çocuğun cümlesini tamamlamak baskıyı artırabiliyor</strong><p>Kekemeliği olan çocuklarla iletişim kurulurken yapılan bazı davranışların, iyi niyetli olsa bile çocuğun üzerindeki baskıyı artırabileceğini belirten Uzm. Dr. Muhammed Albayati, ailelerin çocuklarının sözünü kesmeden dinlemesi gerektiğini vurguladı.</p><p>Albayati, 'Çocukların kendilerini rahatça ifade edebilmeleri için sözlerini tamamlamalarına fırsat tanımak gerekiyor. Konuşma sırasında çocuğun sözünü kesmek, cümlesini tamamlamak veya onun yerine konuşmak kendisini baskı altında hissetmesine neden olabiliyor. Bunun yerine dikkatle dinlemek ve anlatmak istediklerine odaklanmak daha destekleyici bir iletişim sağlıyor.' dedi.</p><p>Çocukların konuşurken yaşadığı duraksamaların, söylemek istedikleri düşüncelerin önüne geçmemesi gerektiğini belirten Albayati, kekemeliğin zek veya düşünme becerisiyle ilişkilendirilmesinin yanlış olduğunu ifade etti.</p><p>Ailelerin çocuklarına sürekli olarak daha düzgün ya da daha hızlı konuşmaları yönünde müdahalede bulunmasının iletişim sırasında kaygıyı artırabileceğini kaydeden Albayati, konuşmanın doğal akışında sürdürülmesini önerdi.</p><strong>Kekemelik okul hayatını etkiliyorsa değerlendirme gerekiyor</strong><p>Kekemeliğin her çocukta aynı şekilde ilerlemediğini belirten Uzm. Dr. Muhammed Albayati, bazı çocuklarda konuşma güçlüğünün devam edebildiğini ve günlük yaşamı etkileyebildiğini söyledi.</p><p>Albayati, 'Ailelerin çocuklarının konuşma biçimini sürekli düzeltmek veya daha akıcı konuşmaları için onları acele ettirmek yerine iletişimi doğal biçimde sürdürmeleri önem taşıyor. Kekemeliğin seyri ve her çocuğun ihtiyaçları farklılık gösterebilir. Konuşma güçlüklerinin devam etmesi ya da çocuğun sosyal hayatını ve okul katılımını etkilemesi durumunda uzman değerlendirmesine başvurulması gerekiyor.' ifadelerini kullandı.</p><p>Çocuğun sınıfta söz almaktan kaçınması, arkadaşlarıyla iletişimini azaltması veya konuşması nedeniyle kaygı yaşaması, ailelerin göz önünde bulundurması gereken durumlar arasında bulunuyor. Böyle durumlarda çocuğun yaşadığı güçlüğün değerlendirilmesi ve ihtiyaçlarına uygun desteğin belirlenmesi önem taşıyor.</p><strong>Alay edilme korkusu çocukları sessizleştirebiliyor</strong><p>Kekemeliği olan çocukların okulda karşılaştıkları olumsuz tepkilerin konuşma isteğini azaltabileceğini belirten Albayati, öğretmenlerin ve arkadaş çevresinin yaklaşımının da belirleyici olduğunu söyledi.</p><p>Özellikle konuşma biçimi nedeniyle alay edilen veya dışlanan çocukların kendilerini ifade etmekten uzaklaşabildiğini ifade eden Albayati, şu değerlendirmede bulundu:</p><p>'Çocukların konuşma biçimleri nedeniyle alay edilmesi veya dışlanması, kendilerini ifade etmekten kaçınmalarına yol açabilir. Bu nedenle ailelerin, öğretmenlerin ve arkadaşlarının anlayışlı bir yaklaşım benimsemesi, çocukların kendilerini güvende hissetmeleri açısından önem taşıyor. Konuşma akıcılığından çok, paylaşmak istediklerine değer verilen bir ortam oluşturulmalı.'</p><p>Albayati, çocuklarla iletişimde konuşma hızına veya kelimelerin nasıl söylendiğine odaklanmak yerine, anlatılmak istenen düşünceye önem verilmesi gerektiğini belirtti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kekemelik-yasayan-cocuklar-kon_1793005355_7JhkWo.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kekemelik yaşayan çocuklar konuşmaktan vazgeçebiliyor! ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kekemelik-yasayan-cocuklar-kon_1793005355_7JhkWo.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Diş ağrısının nedeni sandığınız diş olmayabilir! Röntgen gerçeği ortaya çıkarıyor]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/dis-agrisinin-nedeni-sandiginiz-dis-olmayabilir-rontgen-gercegi-ortaya-cikariyor/234013/</link>
            <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Dr. Öğr. Üyesi Baki Meşe, diş ağrısının komşu dişlerden, kistlerden veya çenedeki farklı sorunlardan kaynaklanabileceğini belirterek doğru görüntüleme yönteminin önemini anlattı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/dis-agrisinin-nedeni-sandiginiz-dis-olmayabilir-rontgen-gercegi-ortaya-cikariyor/234013/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Mon, 26 Oct 2026 11:41:34 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Diş ağrısı yaşayan kişiler, çoğu zaman sorunun ağrıyı hissettikleri dişten kaynaklandığını düşünüyor. Ancak ağrının kaynağı her zaman aynı bölgede bulunmayabiliyor. Komşu dişlerdeki problemler, çene kemiğindeki oluşumlar ve çevre dokularda gelişen bazı hastalıklar da diş ağrısına benzer şikyetlere neden olabiliyor.</p><p>Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Dr. Öğr. Üyesi Baki Meşe, diş hekimliğinde kullanılan görüntüleme yöntemlerinin yalnızca çürüklerin belirlenmesinde değil, ağrının gerçek nedeninin araştırılmasında da kullanıldığını belirtti.</p><p>Meşe, bazı durumlarda ağız içi muayenenin tek başına yeterli olmayabileceğini, hastanın şikyetine göre panoramik röntgen veya üç boyutlu tomografiden yararlanılabileceğini ifade etti.</p><strong>Diş ağrısının kaynağı başka bir bölgede olabilir</strong><p>Diş ağrısının her zaman ağrının hissedildiği dişten kaynaklanmadığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Baki Meşe, komşu dişlerin ve çevredeki anatomik yapıların da değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.</p><p>Meşe, 'Komşu dişler, çevredeki anatomik yapılar, kist veya tümör de ağrıya neden olabilir. Bu sebeple tüm çene görüntülenerek hem dişler hem çene tek görüntüde incelenebilir.' dedi.</p><p>Panoramik röntgen sayesinde alt ve üst çene, dişler ve çevredeki bazı yapılar tek görüntü üzerinden değerlendirilebiliyor. Bu yöntem, ağrıya neden olabilecek sorunların araştırılmasının yanı sıra hastanın henüz fark etmediği farklı bölgelerdeki bulguların incelenmesinde de kullanılabiliyor.</p><strong>Üç boyutlu tomografi ne zaman gerekli?</strong><p>Diş hekimliğinde kullanılan iki boyutlu röntgenler ile üç boyutlu tomografi arasında önemli farklılıklar bulunuyor.</p><p>İki boyutlu görüntülerde dişler ve çene yapıları tek düzlem üzerinde görüldüğü için bazı anatomik yapıların birbirleriyle ilişkisini değerlendirmek güçleşebiliyor. Görüntülerde boyutsal farklılıklar da oluşabiliyor.</p><p>Dr. Öğr. Üyesi Baki Meşe, üç boyutlu tomografinin özellikle ayrıntılı ölçüm ve anatomik değerlendirme gereken durumlarda kullanıldığını belirterek şu bilgileri verdi:</p><p>'Normal iki boyutlu görüntülerde dişler ve çeneler tek bir görüntü üzerinde görülebilir. Bu nedenle boyutlarda değişkenlik olabiliyor. Ayrıca bu tek görüntü üzerinden anatomik yapılarla dişlerin ilişkisi her zaman sağlıklı bir şekilde değerlendirilemeyebiliyor. Ancak tomografide üç boyutlu görüntü elde edildiği için dişlerin gerçek boyutu, kemiklerin gerçek boyutu, çevre anatomik yapılarla olan ilişkiler sağlıklı bir şekilde değerlendirilip ölçüm yapılabiliyor.'</p><p>Meşe, üç boyutlu tomografinin her hastada rutin olarak kullanılmadığını, yalnızca gerekli görülen durumlarda tercih edildiğini vurguladı.</p><strong>Diş aralarındaki çürükler nasıl tespit ediliyor?</strong><p>Dişlerin birbirine temas ettiği yüzeylerde oluşan çürükler, ağız içi muayenede her zaman kolaylıkla fark edilemeyebiliyor. Özellikle dişlerin ara yüzeylerinde gelişen çürüklerin yerini ve derinliğini belirlemek için görüntüleme gerekebiliyor.</p><p>Dr. Öğr. Üyesi Baki Meşe, bu tür çürüklerin değerlendirilmesinde Bitewing adı verilen röntgen yönteminden yararlanıldığını belirtti.</p><p>Meşe, 'Bu röntgenle beraber arayüz çürüklerinin hem konumu hem derinliği net bir şekilde anlaşılabiliyor.' ifadelerini kullandı.</p><p>Bitewing görüntüleme, dişlerin birbirine bakan yüzeylerinin incelenmesine yardımcı oluyor. Böylece muayenede belirlenmesi güç olan çürükler hakkında daha ayrıntılı bilgi edinilebiliyor.</p><p>20&#39;lik diş çekiminde tomografi şart mı?</p><p>Yirmilik dişlerin çekimi öncesinde üç boyutlu tomografi gerekip gerekmediği, dişin çene içindeki konumuna ve çevresindeki anatomik yapılarla ilişkisine göre belirleniyor.</p><p>Dr. Öğr. Üyesi Baki Meşe, gömülü olmayan yirmilik dişlerde çoğunlukla tomografiye ihtiyaç duyulmadığını ifade etti.</p><p>Gömülü dişlerde ise durum farklılaşabiliyor. Özellikle diş köklerinin çevredeki sinir ve diğer anatomik yapılara yakın olması, çekim sırasında oluşabilecek risklerin daha ayrıntılı değerlendirilmesini gerektirebiliyor.</p><p>Meşe, 'Ancak gömülü 20 yaş dişleri çevredeki anatomik yapılarla ilişkide olabiliyor ve o dişin çekimi çevredeki anatomik yapıları risk altında bırakabiliyor. Bu nedenle eğer böyle bir risk mevcutsa üç boyutlu tomografi alınarak çevre anatomik yapılarla ilişkisinin değerlendirilip çekimin ona göre planlanması gerekiyor.' dedi.</p><p>Bu nedenle her yirmilik diş çekimi öncesinde tomografi istenmesi yerine, hastanın muayene bulgularına ve cerrahi risklerine göre karar verilmesi gerekiyor.</p><strong>Röntgen sırasında bulantı yaşayan hastalar ne yapmalı?</strong><p>Ağız içine yerleştirilen film veya sensörler, bazı hastalarda bulantı refleksini tetikleyebiliyor. Bu durum, özellikle ağız içi görüntüleme sırasında işlemin tamamlanmasını zorlaştırabiliyor.</p><p>Dr. Öğr. Üyesi Baki Meşe, bulantı refleksi bulunan hastalarda daha küçük film veya sensör kullanılmasının, görüntünün hızlı alınmasının ve uygun pozisyonlandırmanın yardımcı olabileceğini belirtti.</p><p>Burundan nefes almak da bazı hastaların işlemi daha rahat tamamlamasına katkı sağlayabiliyor.</p><p>Meşe, ağız içi röntgenin uygulanamadığı durumlarda farklı görüntüleme yöntemlerinin kullanılabileceğini, yöntemin hastanın ihtiyacına göre belirlenmesi gerektiğini ifade etti.</p><strong>Yapay zek diş röntgenlerini de analiz ediyor</strong><p>Yapay zek destekli görüntü analiz sistemleri, diş hekimliğinde de kullanılmaya başlanıyor. Bu sistemler, röntgen görüntülerinde çürük, kemik kaybı ve bazı patolojik bulguların belirlenmesine yardımcı olabiliyor.</p><p>Dr. Öğr. Üyesi Baki Meşe, yapay zek uygulamalarının özellikle ağız, diş ve çene radyolojisinde gelişmeye devam ettiğini belirterek şu açıklamayı yaptı:</p><p>'Yapay zek destekli sistemler gün geçtikçe her alanda gelişiyor. Bu alanlardan biri de diş hekimliği. Özellikle radyoloji alanında röntgen üzerinde analiz yapma giderek hızla yaygınlaşıyor. Bu alanda kullanılan programlar röntgen üzerinde çürük tespiti, kemik kaybı ve çeşitli patolojilerin tespitini bulmada yardımcı olabiliyor. Ancak gelişmekte olan bu sistemlerin mutlaka hekim kontrolünde ilerlemesi gerekiyor.'</p><p>Meşe, yapay zek tarafından yapılan görüntü analizlerinin tek başına kesin tanı olarak kabul edilmemesi gerektiğini, değerlendirme ve tedavi kararlarının hekim kontrolünde yürütülmesinin önem taşıdığını belirtti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/dis-agrisinin-nedeni-sandigini_1793004093_YijXsI.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Diş ağrısının nedeni sandığınız diş olmayabilir! Röntgen gerçeği ortaya çıkarıyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/dis-agrisinin-nedeni-sandigini_1793004093_YijXsI.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Tüp bebek tedavisinde sosyal medya tuzağına dikkat!]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/tup-bebek-tedavisinde-sosyal-medya-tuzagina-dikkat/234002/</link>
            <description><![CDATA[Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Faruk Buyru, sosyal medyada tüp bebek tedavisinin kesin sonuç verecekmiş gibi tanıtılmasının çiftleri yanlış yönlendirebildiğini belirterek bilimsel verilere dayalı tedavi planlamasının önemine dikkat çekti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/tup-bebek-tedavisinde-sosyal-medya-tuzagina-dikkat/234002/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 25 Oct 2026 23:45:52 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin başvurduğu tüp bebek tedavisi, sosyal medyada yapılan yanıltıcı paylaşımlar nedeniyle zaman zaman gerçekçi olmayan beklentilerle gündeme geliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Faruk Buyru, özellikle başarı oranlarının abartılarak sunulmasının çiftlerde hayal kırıklığına ve gereksiz maddi kayıplara yol açabileceği konusunda uyarılarda bulundu.</p><p>Tüp bebek tedavisinin her çiftte aynı sonucu vermediğini vurgulayan Buyru, tedavi başarısının yaş, üreme sağlığı, mevcut hastalıklar ve kişisel özelliklere göre değiştiğini söyledi.</p><p>Sosyal medyada bazı sağlık paylaşımlarının bilgilendirmeden çok ticari amaçlarla hazırlanabildiğine dikkat çeken Buyru, çiftlerin tedaviye başlamadan önce güvenilir merkezlerden bilgi alması gerektiğini ifade etti.</p><strong>İlk denemede sonuç alınmaması umutsuzluk nedeni değil</strong><p>Tüp bebek tedavisinin kesin gebelik garantisi sunmadığını belirten Prof. Dr. Buyru, sosyal medyada oluşturulan yüksek başarı beklentisinin çiftleri olumsuz etkileyebildiğini dile getirdi.</p><p>Buyru, 'Sanki herkes kapıdan geçince gebe kalacakmış gibi izlenim oluşturuluyor. Boş yere umutlandırmak da &#39;gebe kalamazsın&#39; diyerek kapıyı kapatmak da doğru değil. Bilimsel gerçekler ışığında hareket etmek gerekiyor' dedi.</p><p>İlk tedavi girişiminde gebelik elde edilememesinin sonraki denemelerin de başarısız olacağı anlamına gelmediğini belirten Buyru, bazı çiftlerin ikinci veya üçüncü denemede olumlu sonuç alabileceğini ifade etti.</p><p>Ancak yüksek beklentilerle tedaviye başlayan çiftlerin ilk başarısızlığın ardından psikolojik ve ekonomik nedenlerle süreci sonlandırabildiğini anlatan Buyru, her aşamada gerçekçi bilgilendirmenin önem taşıdığını vurguladı.</p><strong>Ek uygulamalar tedavi maliyetini artırabiliyor</strong><p>Tüp bebek tedavisinde çiftlerin karşılaştığı önemli sorunlardan birinin de başlangıçta belirtilen ücretlerin sonradan eklenen işlemlerle artması olduğunu belirten Buyru, bazı uygulamaların bilimsel yararının yeterince kanıtlanmadığını söyledi.</p><p>Başarı şansını artırdığı iddiasıyla önerilen ek işlemlerin maliyetinin kimi zaman birkaç tüp bebek denemesine eş değer olabildiğini ifade eden Buyru, bu yöntemlerin gerçekten gerekli olup olmadığının sorgulanması gerektiğini kaydetti.</p><p>Bazı ek tedavilerin beklenen faydayı sağlamadığı gibi gebelik ihtimalini olumsuz etkileyebileceğini belirten Buyru, çiftlerin tedavi merkezini yalnızca sosyal medya reklamlarına ve başarı hikyelerine bakarak seçmemesi gerektiğini söyledi.</p><strong>Her 6-7 çiftten biri gebelik sorunu yaşıyor</strong><p>Çocuk sahibi olmakta güçlük yaşamanın sanılandan daha yaygın olduğunu belirten Prof. Dr. Buyru, genel olarak her 6-7 çiftten birinin bu sorunla karşılaşabildiğini ifade etti.</p><p>Yapılan değerlendirmelerde bazı çiftlerde gebeliği engelleyen nedenlerin belirlenebildiğini, yaklaşık yüzde 15-20 oranında ise tüm incelemelere rağmen kesin bir neden bulunamadığını aktardı.</p><p>Bu durumun tıpta açıklanamayan infertilite olarak tanımlandığını belirten Buyru, gebelik sorununun yalnızca kadınlardan kaynaklanmadığını, erkeklere bağlı faktörlerin de önemli rol oynadığını vurguladı.</p><p>Özellikle 40 yaş sonrasında çocuk sahibi olmak amacıyla sağlık kuruluşlarına başvuranların sayısında artış yaşandığını anlatan Buyru, yaş ilerledikçe üreme potansiyelinin değişebildiğine dikkat çekti.</p><strong>Her çift için tüp bebek gerekli değil</strong><p>Çocuk sahibi olmakta güçlük yaşayan her çiftin doğrudan tüp bebek tedavisine yönlendirilmesinin doğru olmadığını belirten Buyru, öncelikle sorunun kaynağının araştırılması gerektiğini söyledi.</p><p>Bazı çiftlerde doğal gebelik için bir süre daha beklenebileceğini, bazılarında yumurtlama takibi veya daha basit tedavilerle sonuç alınabileceğini ifade eden Buyru, gerekli durumlarda ise zaman kaybetmeden tüp bebek tedavisine başlanmasının uygun olabileceğini belirtti.</p><p>Çiftlerin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Buyru, ilk muayenede adet düzeni, ilişki sıklığı, geçirilmiş hastalıklar ve ameliyatlar gibi bilgilerin önem taşıdığını kaydetti.</p><p>Erkeklerde sperm analizi, kadınlarda ise yumurtlama fonksiyonları, rahim ve tüplerin durumunun incelenmesiyle tedavi sürecine yön verildiğini anlattı.</p><p>Sperm analizinin kolay uygulanabilen ve maliyeti görece düşük bir test olduğunu belirten Buyru, bu incelemenin başlangıç aşamasında yapılmasının önemli olduğunu ifade etti.</p><p>Kadınlarda gerekli görülmesi halinde ultrason takibi ve yumurtlamadan yaklaşık bir hafta sonra progesteron ölçümüyle yumurtlama durumunun değerlendirilebildiğini söyledi.</p><p>Prof. Dr. Faruk Buyru, çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin sosyal medyadaki abartılı vaatler yerine bilimsel verilere güvenmesi, tedavi seçeneklerini uzman hekimlerle değerlendirmesi ve sürecin maddi boyutunu önceden öğrenmesi gerektiğini vurguladı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/tup-bebek-tedavisinde-sosyal-m_1792961151_RnQrc6.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Tüp bebek tedavisinde sosyal medya tuzağına dikkat! ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/tup-bebek-tedavisinde-sosyal-m_1792961151_RnQrc6.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Çocuk felcinde korkutan tehlike: Kalıcı felce yol açabiliyor]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/cocuk-felcinde-korkutan-tehlike-kalici-felce-yol-acabiliyor/234000/</link>
            <description><![CDATA[Erzurum Şehir Hastanesinde 24 Ekim Dünya Polio Günü kapsamında açıklamalarda bulunan Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Kıymaz, çocuk felcinin kalıcı sakatlıklara neden olabildiğini belirterek aileleri aşılama konusunda uyardı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/cocuk-felcinde-korkutan-tehlike-kalici-felce-yol-acabiliyor/234000/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 25 Oct 2026 23:30:19 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Erzurum Şehir Hastanesinde, 24 Ekim Dünya Polio Günü dolayısıyla çocuk felci hastalığına yönelik farkındalık çalışması gerçekleştirildi. Etkinlik kapsamında hastalığın bulaşma yolları, insan sağlığı üzerindeki etkileri ve aşıyla korunmanın önemi hakkında bilgilendirme yapıldı.</p><p>Hastanede görev yapan Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Kıymaz, çocuk felcinin özellikle çocuklar açısından ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen bulaşıcı bir hastalık olduğunu belirtti. Hastalığın bazı kişilerde hiçbir belirti göstermeden ilerleyebildiğine dikkat çeken Kıymaz, virüsü taşıyan kişilerin farkında olmadan çevrelerindeki insanlara bulaştırabileceğini söyledi.</p><p>Çocuk felcinin sinir sistemini etkileyerek kalıcı felçlere neden olabildiğini anlatan Kıymaz, ağır vakalarda solunum kaslarının da etkilenebildiğini ve bunun hayati tehlike oluşturabileceğini ifade etti.</p><strong>Belirti göstermeyen kişiler de virüsü bulaştırabiliyor</strong><p>Çocuk felcinin poliovirüs adı verilen virüsten kaynaklandığını belirten Kıymaz, hastalığın bulaşıcılığına dikkat çekti.</p><p>Kıymaz, 'Çocuk felci, virüslerin neden olduğu son derece bulaşıcı bir hastalıktır. Virüs vücuda girdikten sonra sinir sistemine ulaşarak kalıcı felçlere, ağır durumlarda ise yaşamı tehdit eden solunum yetmezliğine neden olabilir. En önemli tehlikelerden biri, virüsü taşıyan kişilerin büyük bölümünde herhangi bir belirti görülmemesidir. Bu kişiler hastalığı farkında olmadan başkalarına bulaştırabilir' dedi.</p><p>Hastalığın ortaya çıkmasının ardından oluşan kalıcı felci tamamen ortadan kaldıran bir tedavinin bulunmadığını vurgulayan Kıymaz, bu nedenle korunma yöntemlerinin büyük önem taşıdığını söyledi.</p><strong>Aşılama oranlarının düşmesi risk oluşturuyor</strong><p>Dünya genelinde yürütülen aşılama kampanyalarının çocuk felciyle mücadelede önemli başarılar sağladığını belirten Kıymaz, hastalığın tamamen ortadan kaldırılmadığını hatırlattı.</p><p>Kıymaz, 'Geçmişte binlerce çocuğun kalıcı sakatlık yaşamasına neden olan çocuk felci, yaygın aşılama çalışmaları sayesinde büyük ölçüde kontrol altına alındı. Ancak virüsün dolaşımda olduğu bölgeler hl bulunuyor. Uluslararası seyahatler ve aşılama oranlarının düşmesi, hastalığın yeniden yayılma riskini artırabiliyor. Bu nedenle çocukların aşılarının eksiksiz yapılması büyük önem taşıyor' ifadelerini kullandı.</p><strong>Çocuk felcine karşı iki farklı aşı kullanılıyor</strong><p>Çocuk felcinden korunmak amacıyla inaktif polio aşısı ve oral polio aşısı olmak üzere iki temel aşı türünün kullanıldığını anlatan Kıymaz, her iki aşının da hastalıkla mücadelede önemli rol oynadığını belirtti.</p><p>İnaktif polio aşısının enjeksiyon yoluyla uygulandığını ve canlı virüs içermediğini ifade eden Kıymaz, bu aşının bağışıklık sistemini güçlendirerek felç gelişme riskine karşı koruma sağladığını söyledi.</p><p>Ağız yoluyla verilen oral polio aşısının ise zayıflatılmış canlı virüs içerdiğini belirten Kıymaz, bu aşının özellikle bağırsaklarda bağışıklık oluşturarak virüsün toplum içerisindeki dolaşımını azaltmaya yardımcı olduğunu kaydetti.</p><p>Oral aşının çok nadir görülebilen aşı kaynaklı riskleri nedeniyle kullanımının ülkelerin aşılama programlarına ve epidemiyolojik koşullara göre belirlendiği biliniyor.</p><strong>Ailelere aşı takvimi uyarısı</strong><p>Çocukluk döneminde uygulanan aşıların zamanında yaptırılmasının hem bireysel hem de toplumsal sağlık açısından önemli olduğunu vurgulayan Kıymaz, ailelere çağrıda bulundu.</p><p>Kıymaz, 'Bebeklikten itibaren sağlık kuruluşlarının belirlediği aşı takvimine uyulması gerekiyor. Aşıların zamanında ve eksiksiz yapılması yalnızca kendi çocuğumuzu korumakla kalmaz, sağlık sorunları nedeniyle aşılanamayan diğer çocukların korunmasına da katkı sağlar. Çocuk felci önlenebilir bir hastalıktır. Çocuklarımızın sağlıklı büyümesi ve gelecekte kalıcı sakatlıklarla karşılaşmaması için en etkili yöntem aşılamadır' diye konuştu.</p><p>Erzurum Şehir Hastanesinde gerçekleştirilen farkındalık çalışmasında, çocuk felciyle mücadelenin sürdürülebilmesi için toplumun bilinçlendirilmesi ve çocukluk çağı aşılarının aksatılmaması gerektiği vurgulandı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cocuk-felcinde-korkutan-tehlik_1792960218_0NaGLy.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Çocuk felcinde korkutan tehlike: Kalıcı felce yol açabiliyor ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cocuk-felcinde-korkutan-tehlik_1792960218_0NaGLy.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Çocuğunuz horluyor ve ağzı açık uyuyorsa dikkat! Nedeni geniz eti olabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/cocugunuz-horluyor-ve-agzi-acik-uyuyorsa-dikkat-nedeni-geniz-eti-olabilir/233985/</link>
            <description><![CDATA[Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ, çocuklarda geniz eti büyümesinin uyku apnesinden işitme kaybına kadar çeşitli sağlık sorunlarına yol açabileceğini belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/cocugunuz-horluyor-ve-agzi-acik-uyuyorsa-dikkat-nedeni-geniz-eti-olabilir/233985/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 25 Oct 2026 12:54:42 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Çocukların geceleri horlaması, ağzı açık uyuması veya sürekli burun tıkanıklığı yaşaması, aileler tarafından zaman zaman geçici bir sorun olarak görülebiliyor. Ancak bu belirtilerin uzun süre devam etmesi, geniz eti büyümesinin işareti olabiliyor. Özellikle okul öncesi dönemde görülen geniz eti büyümesi, çocukların uyku düzenini, işitmesini ve günlük yaşamını etkileyebiliyor.</p><p>Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ, geniz eti büyümesinin her çocukta aynı şikyetlere neden olmadığını belirtti. Bazı çocuklarda hafif burun tıkanıklığı görülürken, bazılarında uyku sırasında solunum güçlüğü, tekrarlayan kulak enfeksiyonları ve işitme sorunları ortaya çıkabiliyor.</p><strong>Geniz eti neden büyüyor?</strong><p>Geniz eti, burun boşluğunun arkasında bulunan ve bağışıklık sisteminin bir parçası olarak görev yapan dokudur. Çocukluk döneminde mikroorganizmalarla karşılaşılması sırasında savunma mekanizmasına katkı sağlar.</p><p>Özellikle 2-6 yaş arasında daha aktif olabilen bu doku, ilerleyen yaşlarda genellikle küçülür. Ancak bazı çocuklarda normalden fazla büyüyerek burundan hava geçişini zorlaştırabilir.</p><p>Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ, sık geçirilen üst solunum yolu enfeksiyonlarının, alerjik hastalıkların ve bireysel yatkınlığın geniz eti büyümesinde rol oynayabildiğini ifade etti.</p><p>Kreş ve okul döneminde tekrarlayan enfeksiyonlar, geniz eti dokusunda iltihabi değişikliklere neden olabiliyor. Alerjik rinit gibi hastalıklar da burun tıkanıklığını artırarak çocuğun nefes almasını zorlaştırabiliyor.</p><p>Topdağ, geniz etinin büyüklüğünden çok hava yolunu ne ölçüde daralttığının ve çocukta hangi belirtilere yol açtığının değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.</p><strong>Sürekli ağızdan nefes almak başka sorunlara yol açabilir</strong><p>Geniz eti büyüyerek burun arkasındaki hava yolunu daralttığında çocuklar ağızdan nefes almaya başlayabiliyor. Bu durum özellikle gece uykusunda belirginleşebiliyor.</p><p>Uzun süre ağızdan nefes almak, ağız kuruluğuna ve sabahları boğazda rahatsızlık hissine neden olabiliyor. Bazı çocuklarda konuşma sırasında sesin niteliği değişirken, yemek yerken nefes almakta güçlük yaşanabiliyor.</p><p>Op. Dr. Topdağ, uzun süre devam eden ağız solunumunun yüz ve çene gelişimi açısından da değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. Bazı çocuklarda diş dizilimi ve çene yapısıyla ilgili sorunlar görülebiliyor. Ancak bu değişikliklerin tek nedeni geniz eti büyümesi değil.</p><p>Ailelerin, çocuklarının yalnızca uyurken değil, gün içerisinde de sürekli ağızdan nefes alıp almadığını takip etmeleri gerekiyor.</p><strong>Gece horlaması uyku apnesinin belirtisi olabilir</strong><p>Çocuklarda geniz eti büyümesinin yol açabileceği sorunlardan biri de uyku sırasında solunumun bozulması.</p><p>Geniz eti ve bademciklerin büyümesi, üst solunum yolunu daraltarak horlamaya neden olabiliyor. Daha ileri durumlarda ise uyku sırasında solunumun tekrar tekrar durması veya azalmasıyla karakterize obstrüktif uyku apnesi gelişebiliyor.</p><p>Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ, her horlamanın uyku apnesi anlamına gelmediğini, ancak düzenli horlamaya nefes durması ve belirgin solunum çabasının eşlik etmesi halinde çocuğun değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.</p><p>Uyku apnesi yaşayan çocuklarda gece sık uyanma, huzursuz uyuma, aşırı terleme ve sürekli pozisyon değiştirme görülebiliyor.</p><p>Gece yeterince dinlenemeyen çocuklarda gündüz dikkat dağınıklığı, sinirlilik, aşırı hareketlilik ve okul başarısında düşüş yaşanabiliyor. Uzun süre tedavi edilmeyen belirgin uyku apnesi, bazı çocukların büyüme ve gelişimini de olumsuz etkileyebiliyor.</p><strong>Kulakta sıvı birikmesi işitmeyi etkileyebilir</strong><p>Geniz eti büyümesi yalnızca solunum yollarını ilgilendirmiyor. Geniz bölgesinde bulunan ve orta kulağın havalanmasını sağlayan östaki tüplerinin işlevi de etkilenebiliyor.</p><p>Bu durum, kulak zarının arkasında sıvı birikmesine neden olabiliyor. Orta kulakta sıvı birikmesi her zaman ağrı veya ateşle kendini göstermediğinden aileler tarafından fark edilmeyebiliyor.</p><p>Op. Dr. Topdağ, çocuğun televizyonun sesini sürekli yükseltmesinin, söylenenleri tekrar ettirmesinin veya seslenildiğinde geç tepki vermesinin işitme sorununun işareti olabileceğini belirtti.</p><p>Özellikle konuşmayı yeni öğrenen çocuklarda işitmenin etkilenmesi, dil gelişimini de olumsuz etkileyebiliyor.</p><p>Tekrarlayan orta kulak enfeksiyonları bulunan çocuklarda geniz eti büyümesi olasılığının da araştırılması gerekiyor. Bununla birlikte her kulak enfeksiyonu geniz eti kaynaklı olmayabiliyor.</p><strong>Her geniz eti büyümesi ameliyat gerektirmiyor</strong><p>Geniz eti büyümesinden şüphelenilen çocuklarda öncelikle burun tıkanıklığının süresi, horlama, uyku sırasında nefes durması ve kulak sorunları değerlendiriliyor.</p><p>Kulak burun boğaz muayenesinin ardından gerekli görülen durumlarda endoskopik inceleme yapılabiliyor. İnce bir kamera yardımıyla geniz bölgesinin görüntülenmesi, hava yolundaki daralmanın değerlendirilmesini sağlıyor.</p><p>Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ, geniz eti büyümesi bulunan her çocuğun ameliyat edilmesinin gerekmediğini ifade etti.</p><p>Hafif belirtileri olan çocuklarda takip veya eşlik eden alerjik hastalıkların tedavisi yeterli olabiliyor. Ancak belirgin solunum yolu tıkanıklığı, uyku apnesi veya kalıcı orta kulak sorunları bulunan çocuklarda cerrahi tedavi gündeme gelebiliyor.</p><p>Adenoidektomi olarak adlandırılan ameliyatta büyüyen geniz eti dokusu çıkarılıyor. Ameliyat kararı, çocuğun yaşı, şikyetlerinin şiddeti ve muayene bulgularına göre veriliyor.</p><p>Op. Dr. Topdağ, özellikle haftalarca süren burun tıkanıklığı, sürekli ağızdan nefes alma, düzenli horlama ve işitmede azalma gibi belirtilerin ihmal edilmemesi gerektiğini belirtti. Uyku sırasında nefes durması gözlenen çocukların ise gecikmeden değerlendirilmesi önem taşıyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cocugunuz-horluyor-ve-agzi-aci_1792922080_j984sz.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Çocuğunuz horluyor ve ağzı açık uyuyorsa dikkat! Nedeni geniz eti olabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cocugunuz-horluyor-ve-agzi-aci_1792922080_j984sz.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kapalı kalp ameliyatı mı, açık kalp ameliyatı mı? Prof. Dr. Beşoğul farkları anlattı]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/kapali-kalp-ameliyati-mi-acik-kalp-ameliyati-mi-prof-dr-besogul-farklari-anlatti/233980/</link>
            <description><![CDATA[Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Yavuz Beşoğul, kapalı ve açık kalp ameliyatlarının hangi hastalarda tercih edildiğini, iyileşme sürelerini ve cerrahi risklerini açıkladı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/kapali-kalp-ameliyati-mi-acik-kalp-ameliyati-mi-prof-dr-besogul-farklari-anlatti/233980/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 25 Oct 2026 11:26:53 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Kalp hastalıklarının cerrahi tedavisinde kullanılan yöntemler, gelişen teknolojiyle birlikte çeşitleniyor. Geleneksel açık kalp ameliyatlarında göğüs kemiği açılarak kalbe ulaşılırken, halk arasında kapalı kalp ameliyatı olarak bilinen minimal invaziv cerrahide daha küçük kesiler kullanılıyor. Ancak iki yöntem arasındaki fark yalnızca ameliyat izinin büyüklüğünden ibaret değil.</p><p>Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Yavuz Beşoğul, ameliyat yönteminin hastalığın türüne, kalbin anatomik yapısına ve hastanın genel sağlık durumuna göre belirlendiğini ifade etti. Beşoğul, küçük kesilerle yapılan ameliyatların uygun hastalarda iyileşmeyi kolaylaştırabildiğini, ancak bazı kalp hastalıklarında geleneksel açık cerrahinin daha uygun olabileceğini belirtti.</p><strong>Kapalı kalp ameliyatında göğüs kemiği tamamen açılmayabiliyor</strong><p>Geleneksel açık kalp ameliyatlarında göğüs kemiği orta hattan kesilerek kalbe ve büyük damarlara ulaşılır. Median sternotomi adı verilen bu yöntem, cerraha geniş bir çalışma alanı sağlar. Özellikle birden fazla bölgeye müdahale edilmesi gereken karmaşık operasyonlarda tercih edilebilir.</p><p>Minimal invaziv kalp cerrahisinde ise kaburgalar arasından, göğsün yan tarafından veya daha küçük kesilerden giriş yapılabilir. Bazı operasyonlarda göğüs kemiğinin yalnızca bir bölümü açılırken, bazılarında kemik tamamen korunabilir.</p><p>Prof. Dr. Yavuz Beşoğul, kapalı kalp ameliyatının mutlaka kalp çalışırken yapıldığı anlamına gelmediğini belirtti. Minimal invaziv yöntemle gerçekleştirilen bazı kapak ameliyatlarında da kalp-akciğer makinesi kullanılabiliyor ve kalbin geçici olarak durdurulması gerekebiliyor.</p><p>Bu nedenle ameliyatın açık ya da kapalı olarak adlandırılması, kalp-akciğer makinesinin kullanılıp kullanılmadığını tek başına göstermiyor.</p><strong>İyileşme süresi her hastada aynı değil</strong><p>Açık kalp ameliyatlarında göğüs kemiğinin kesilmesi nedeniyle ameliyat sonrasında kemik iyileşmesi için belirli bir süre gerekiyor. Bu dönemde ağır kaldırma ve göğüs bölgesini zorlayan hareketlerden kaçınılması istenebiliyor.</p><p>Kapalı kalp ameliyatlarında göğüs kemiğinin tamamen açılmaması, uygun hastaların günlük hareketlerine daha erken dönmesine yardımcı olabiliyor. Bazı hastalarda hastanede kalış süresi de daha kısa olabiliyor.</p><p>Prof. Dr. Beşoğul, iyileşme süresinin yalnızca kesi büyüklüğüne bağlı olmadığını vurguladı. Hastanın yaşı, kalp fonksiyonları, eşlik eden hastalıkları ve gerçekleştirilen operasyonun kapsamı da toparlanma süresini etkiliyor.</p><p>Küçük kesiyle yapılan ameliyatların tamamen ağrısız veya izsiz olduğu düşüncesi ise doğru değil. Kaburgalar arasından gerçekleştirilen girişimlerden sonra da ağrı, uyuşukluk ve bölgesel hassasiyet yaşanabiliyor.</p><p>Her iki yöntemde de ameliyat sonrası yoğun bakım takibi, solunum egzersizleri, ağrı kontrolü ve uygun zamanda hareket etmeye başlanması tedavi sürecinin parçaları arasında bulunuyor.</p><strong>Kanama ve enfeksiyon riskleri farklılık gösterebiliyor</strong><p>Kalp ameliyatlarında kanama, enfeksiyon, ritim bozukluğu, inme ve böbrek fonksiyonlarında bozulma gibi komplikasyonlar gelişebiliyor. Bu riskler açık ve minimal invaziv cerrahide tamamen ortadan kalkmıyor.</p><p>Prof. Dr. Yavuz Beşoğul, küçük kesilerle gerçekleştirilen ameliyatlarda bazı hasta gruplarında kan kaybının ve kan ürünlerine duyulan ihtiyacın azalabileceğini belirtti.</p><p>Göğüs kemiğinin korunması, kemiğin kesilmesine bağlı bazı yara ve iyileşme sorunlarını da önleyebiliyor. Buna karşılık minimal invaziv cerrahinin kendine özgü riskleri bulunuyor.</p><p>Bazı kapalı kalp ameliyatlarında kalp-akciğer makinesine bağlantı için kasık damarlarının kullanılması gerekebiliyor. Bu işlem damar yaralanması, kanama ve dolaşımla ilgili komplikasyonlara yol açabiliyor.</p><p>Küçük kesiden çalışılması cerrahi görüş alanını sınırlandırabildiği için operasyonun teknik zorluğu da artabiliyor. Beşoğul, cerrahi yöntemin seçiminde ameliyatın güvenliği ve ekibin deneyiminin belirleyici olduğunu ifade etti.</p><strong>Hangi hastalara kapalı kalp ameliyatı yapılabilir?</strong><p>Minimal invaziv cerrahi, özellikle bazı kalp kapak hastalıklarının tedavisinde uygulanabiliyor.</p><p>Mitral kapak yetmezliği bulunan uygun hastalarda küçük kesilerden kapak onarımı veya değişimi yapılabiliyor. Aort ve triküspit kapak hastalıklarının belirli türlerinde de bu yöntem kullanılabiliyor.</p><p>Seçilmiş doğumsal kalp hastalıklarında, özellikle kalbin kulakçıkları arasındaki bazı deliklerin kapatılmasında minimal invaziv cerrahiden yararlanılabiliyor.</p><p>Koroner arter hastalığı bulunan bazı hastalarda da küçük kesilerle bypass ameliyatı gerçekleştirilebiliyor. Ancak çok damarlı koroner arter hastalığı veya karmaşık damar yapısı bulunan kişilerde geleneksel açık cerrahi gerekebiliyor.</p><p>Prof. Dr. Beşoğul, hastalığın adının tek başına ameliyat yöntemini belirlemek için yeterli olmadığını, kalp ve damarların anatomik özelliklerinin ayrıntılı değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.</p><strong>Açık kalp ameliyatı hangi durumlarda gerekli olabilir?</strong><p>Geleneksel açık kalp cerrahisi, özellikle geniş bir cerrahi alana ihtiyaç duyulan operasyonlarda kullanılmaya devam ediyor.</p><p>Birden fazla koroner damara bypass yapılması, karmaşık aort hastalıklarının tedavisi veya aynı ameliyatta birden fazla kalp kapağına müdahale edilmesi gereken durumlarda açık cerrahi tercih edilebiliyor.</p><p>Daha önce kalp ameliyatı geçirmiş hastalarda ise yöntem, önceki operasyonun özelliklerine ve mevcut anatomik yapıya göre belirleniyor. Bazı tekrar ameliyatlarında küçük kesi avantaj sağlayabilirken, başka hastalarda açık cerrahi daha güvenli olabiliyor.</p><p>Prof. Dr. Beşoğul, minimal invaziv yöntemle başlanan bir ameliyatın gerektiğinde açık cerrahiye dönüştürülebileceğini de ifade etti. Bu değişiklik, operasyon sırasında karşılaşılan teknik veya anatomik güçlüklerin güvenli biçimde yönetilmesi amacıyla yapılabiliyor.</p><strong>Ameliyat kararı nasıl veriliyor?</strong><p>Hastaya uygulanacak cerrahi yöntemin belirlenmesinde ekokardiyografi, koroner anjiyografi ve gerektiğinde bilgisayarlı tomografi gibi tetkiklerden yararlanılıyor.</p><p>Kalp kapaklarının durumu, damar yapısı, kalbin çalışma kapasitesi ve hastalığın ilerleme derecesi değerlendiriliyor. Diyabet, böbrek hastalıkları, akciğer sorunları ve daha önce geçirilen ameliyatlar da karar sürecini etkiliyor.</p><p>Prof. Dr. Yavuz Beşoğul, bazı hastaların daha küçük ameliyat izi nedeniyle kapalı yöntemi tercih etmek istediğini, ancak cerrahi güvenliğin kozmetik beklentilerden önce değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.</p><p>Beşoğul&#39;a göre kapalı kalp ameliyatı her hasta için daha iyi bir seçenek olarak kabul edilemez. Tedavide esas olan, hastanın kalp hastalığını güvenli ve etkili biçimde tedavi edebilecek yöntemin belirlenmesidir.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kapali-kalp-ameliyati-mi-acik-_1792916812_eY7fUM.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kapalı kalp ameliyatı mı, açık kalp ameliyatı mı? Prof. Dr. Beşoğul farkları anlattı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kapali-kalp-ameliyati-mi-acik-_1792916812_eY7fUM.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Meme kanseri tedavisi görenler dikkat! Bu 7 hatayı yapmayın]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/meme-kanseri-tedavisi-gorenler-dikkat-bu-7-hatayi-yapmayin/233979/</link>
            <description><![CDATA[Meme kanseri tedavisi sırasında beslenmeden ilaç kullanımına kadar dikkat edilmesi gerekenleri anlatan Prof. Dr. Nur Şener, özellikle yüksek ateş ve bilinçsiz takviye kullanımına karşı uyardı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/meme-kanseri-tedavisi-gorenler-dikkat-bu-7-hatayi-yapmayin/233979/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 25 Oct 2026 11:06:44 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Meme kanseri tanısı alan hastalarda tedavi süreci, kullanılan ilaçların yanı sıra günlük yaşam alışkanlıklarının da yeniden düzenlenmesini gerektirebiliyor. Kemoterapi ve diğer sistemik tedaviler sırasında ortaya çıkabilen yan etkiler, enfeksiyon riski, beslenme sorunları ve psikolojik değişimler hastaların yaşamını etkileyebiliyor.</p><p>Memorial Ataşehir Hastanesi Tıbbi Onkoloji Bölümü&#39;nden Prof. Dr. Nur Şener, meme kanseri tedavisi gören hastaların dikkat etmesi gereken 7 konuyu anlattı. Şener, her hastanın tedavi planının farklı olduğunu belirterek beslenme, egzersiz ve ilaç kullanımına ilişkin kararların kişinin sağlık durumuna göre alınması gerektiğini ifade etti.</p><strong>1. Bilinçsiz diyetler tedavi sürecini zorlaştırabilir</strong><p>Meme kanseri tedavisinde hastaların yeterli ve dengeli beslenmesi gerekiyor. Prof. Dr. Nur Şener, bilimsel dayanağı bulunmayan diyetlerin ve bazı besin gruplarının tamamen bırakılmasının doğru olmadığını belirtti.</p><p>Kemoterapi sırasında görülebilen iştahsızlık, bulantı ve tat değişiklikleri nedeniyle hastaların günlük beslenme düzeni bozulabiliyor. Bu dönemde yeterli protein, enerji ve sıvı alımının sağlanması gerekiyor.</p><p>Şener, özellikle istemsiz kilo kaybı yaşayan veya beslenmekte zorlanan hastaların hekimlerine başvurmalarını, ihtiyaç halinde diyetisyen desteği almalarını önerdi.</p><strong>2. Kemoterapi sırasında 38 derece ateşe dikkat</strong><p>Kanser tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar, bağışıklık sisteminde görev alan kan hücrelerinin azalmasına neden olabiliyor. Bu durum hastaları enfeksiyonlara karşı daha savunmasız hale getirebiliyor.</p><p>Prof. Dr. Nur Şener, kemoterapi gören hastalarda vücut sıcaklığının 38 dereceye ulaşması veya üzerine çıkmasının acil değerlendirme gerektirebileceğini vurguladı.</p><p>Böyle bir durumda hastaların vakit kaybetmeden tedavi ekipleriyle iletişime geçmesi, ekibe ulaşılamıyorsa acil servise başvurması gerekiyor. Ateş düşürücü ilaç kullanarak beklemek, enfeksiyonun zamanında değerlendirilmesini geciktirebiliyor.</p><p>Şener, ateş bulunmasa bile titreme veya genel sağlık durumunda ani kötüleşme yaşanmasının da ciddiye alınması gerektiğini belirtti.</p><strong>3. Bitkisel ürünler kanser ilaçlarıyla etkileşime girebilir</strong><p>Tedavi sırasında bağışıklık sistemini güçlendirdiği iddiasıyla kullanılan vitaminler, bitkisel karışımlar ve gıda takviyeleri risk oluşturabiliyor.</p><p>Prof. Dr. Nur Şener, bazı takviyelerin kanser ilaçlarının etkisini değiştirebildiğini veya yan etkilerini artırabildiğini ifade etti.</p><p>Şener, hastaların reçeteli ilaçlarının yanı sıra kullandıkları vitaminleri ve bitkisel ürünleri de onkologlarına bildirmeleri gerektiğini belirtti. Bir ürünün doğal içerikli olması, kanser tedavisi sırasında güvenle kullanılabileceği anlamına gelmiyor.</p><strong>4. Yan etkileri doktordan gizlemeyin</strong><p>Kemoterapi ve diğer kanser tedavileri sırasında bulantı, halsizlik, ağız yaraları, ishal, kabızlık, cilt sorunları ve saç dökülmesi görülebiliyor. Ancak bu şikyetlerin türü ve şiddeti her hastada aynı olmuyor.</p><p>Prof. Dr. Nur Şener, hastaların yaşadıkları yan etkileri erken dönemde bildirmelerinin tedavi sürecini kolaylaştırabileceğini belirtti.</p><p>Özellikle şiddetlenen veya günlük yaşamı ciddi biçimde etkileyen belirtilerde tıbbi değerlendirme geciktirilmemeli. Hastaların yan etkiler nedeniyle ilaçlarını kendi kararlarıyla bırakmaları, dozlarını değiştirmeleri veya doktor önerisi dışında yeni ilaç kullanmaları da sakıncalı olabiliyor.</p><strong>5. Hareket etmeyi tamamen bırakmayın</strong><p>Kanser tedavisi gören hastalarda yorgunluk ve halsizlik nedeniyle fiziksel hareketlilik azalabiliyor. Ancak sağlık durumuna uygun egzersizler, kas gücünün korunmasına ve tedaviye bağlı yorgunluğun hafifletilmesine yardımcı olabiliyor.</p><p>Prof. Dr. Nur Şener, kısa yürüyüşlerin ve kişiye uygun kas güçlendirme hareketlerinin hastanın fiziksel kapasitesine göre planlanabileceğini belirtti.</p><p>Egzersiz süresi ve yoğunluğunun kademeli artırılması gerektiğini ifade eden Şener, belirgin halsizlik, baş dönmesi veya nefes darlığı yaşayan hastaların hareket programlarını doktorlarıyla görüşmelerini önerdi.</p><strong>6. Uyku sorunları ve kaygıyı ihmal etmeyin</strong><p>Meme kanseri tanısının ardından hastalarda kaygı, korku, uyku düzensizliği ve geleceğe ilişkin belirsizlik hissi gelişebiliyor.</p><p>Prof. Dr. Nur Şener, ruhsal sorunların da tedavi sürecinin bir parçası olarak ele alınması gerektiğini belirtti. Uzun süren uykusuzluk, yoğun kaygı ve günlük yaşamı etkileyen psikolojik sıkıntılar konusunda sağlık ekibinden destek alınması önem taşıyor.</p><p>Aile bireylerinin ve yakın çevrenin desteği de hastaların tedavi sürecine uyum sağlamasına yardımcı olabiliyor. Gerektiğinde psikolojik destek alınması, hastaların yaşam kalitesinin korunmasına katkı sağlayabiliyor.</p><strong>7. İlaçları ve kontrol randevularını aksatmayın</strong><p>Meme kanserinde tedavi planı, hastalığın evresine, biyolojik özelliklerine, kullanılan ilaçlara ve hastanın genel sağlık durumuna göre hazırlanıyor.</p><p>Prof. Dr. Nur Şener, hastaların kendilerini iyi hissettikleri gerekçesiyle ilaçlarını bırakmamaları veya yan etkiler nedeniyle tedavilerini kendi kararlarıyla ertelememeleri gerektiğini vurguladı.</p><p>Tedavi sırasında kan değerlerinde değişiklikler veya ciddi yan etkiler ortaya çıkması halinde ilaç dozlarının değiştirilmesi ya da tedavi tarihlerinin ertelenmesi gerekebiliyor. Ancak bu kararların onkoloji ekibi tarafından verilmesi gerekiyor.</p><strong>İnternetteki her öneri her hasta için uygun değil</strong><p>Prof. Dr. Nur Şener, meme kanseri tedavisi sırasında internetten veya yakın çevreden edinilen önerilerin doktor görüşü alınmadan uygulanmaması gerektiğini belirtti.</p><p>Bir hastada yararlı olduğu düşünülen beslenme programı, takviye veya uygulama başka bir hasta için uygun olmayabiliyor. Şener, hastaların tedavi sırasında akıllarına takılan soruları onkoloji ekipleriyle paylaşmalarını, özellikle ilaçlar ve yan etkiler konusunda kişisel öneriler doğrultusunda hareket etmemelerini tavsiye etti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/meme-kanseri-tedavisi-gorenler_1792915603_qXWEHI.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Meme kanseri tedavisi görenler dikkat! Bu 7 hatayı yapmayın ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/meme-kanseri-tedavisi-gorenler_1792915603_qXWEHI.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Erkeklerde burun estetiği yaptıracaklar dikkat!]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/erkeklerde-burun-estetigi-yaptiracaklar-dikkat/233967/</link>
            <description><![CDATA[Burun estetiği ve revizyon rinoplasti alanında çalışmalarını sürdüren Dr. Yunus Kaplan, erkeklerde burun estetiği planlanırken yüz yapısının, kişisel beklentilerin ve solunum fonksiyonlarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/erkeklerde-burun-estetigi-yaptiracaklar-dikkat/233967/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sat, 24 Oct 2026 19:47:50 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Burun estetiği, erkeklerde yalnızca görünümü değiştirmek amacıyla tercih edilmiyor. Burun kemerinin düzeltilmesi, burun ucunun yeniden şekillendirilmesi ve yüzle uyumlu bir görünüm elde edilmesinin yanı sıra nefes alma güçlüğüne neden olan yapısal sorunların giderilmesi de ameliyatın amaçları arasında bulunuyor.</p><p>Erkeklerde rinoplasti olarak adlandırılan burun estetiği ameliyatlarında, kişinin yüz hatları ve burun anatomisi cerrahi planlamanın temelini oluşturuyor. Özellikle burun sırtının gereğinden fazla küçültülmesi veya burun ucunun aşırı kaldırılması, kişinin beklentilerinden farklı sonuçlara neden olabiliyor.</p><p>Burun estetiği ve revizyon rinoplasti alanında çalışmalarını sürdüren Dr. Yunus Kaplan, erkek hastalarda başarılı bir cerrahi planlamanın yalnızca burun boyutunu küçültmeye odaklanmaması gerektiğini belirtiyor. Kaplan&#39;ın değerlendirmesinde, burnun yüzün diğer bölümleriyle uyumu kadar hava yolunun korunması da ameliyatın temel hedefleri arasında yer alıyor.</p><strong>Erkeklerde burun estetiği nasıl planlanmalı?</strong><p>Burun, yüzün merkezinde bulunduğu için şeklindeki değişiklikler genel görünümü doğrudan etkileyebiliyor. Bu nedenle ameliyat öncesinde alın, kaş, elmacık kemikleri, dudaklar ve çene yapısının birlikte incelenmesi gerekiyor.</p><p>Dr. Yunus Kaplan&#39;ın ele aldığı cerrahi planlama yaklaşımında, her erkek hasta için aynı burun şeklinin uygun olmadığı belirtiliyor. Bazı hastalar burun sırtındaki kemerin azaltılmasını isterken bazıları burun ucunun düzeltilmesini veya geçmişte yaşanan travmalar nedeniyle oluşan eğriliklerin giderilmesini talep edebiliyor.</p><p>Burun uzunluğu, burun-dudak açısı, burun ucunun konumu ve burun sırtının yüksekliği kişiden kişiye değişiyor. Cerrahi müdahalenin kapsamı da bu anatomik özelliklere göre belirleniyor.</p><p>Özellikle çene yapısı, burnun yüz üzerindeki görünümünü etkileyebiliyor. Çenenin geride olduğu kişilerde burun olduğundan daha büyük algılanabiliyor. Bu nedenle yalnızca burnun küçültülmesine odaklanmak, her zaman istenilen yüz uyumunu sağlamayabiliyor.</p><p>Erkeklerde kemik ve kıkırdak yapısı da ameliyatın planlanmasında belirleyici oluyor. Bazı hastalarda burun kemikleri daha geniş, burun sırtı daha yüksek veya cilt yapısı daha kalın olabiliyor. Ancak bu özellikler bütün erkeklerde aynı şekilde görülmüyor.</p><p>Kaplan&#39;ın üzerinde durduğu konulardan biri de burun desteklerinin korunması. Burun ucundaki kıkırdakların gereğinden fazla çıkarılması veya burun sırtının aşırı küçültülmesi, uzun vadede şekil bozukluklarına ve solunum problemlerine yol açabiliyor.</p><strong>Nefes alma sorunları ameliyat öncesinde araştırılmalı</strong><p>Erkeklerde burun estetiği değerlendirmesinde solunum problemleri ayrı bir yer tutuyor. Septum eğriliği, burun kapakçığı yetmezliği ve geçmişte yaşanan darbeler, burundan nefes almayı zorlaştırabiliyor.</p><p>Dr. Yunus Kaplan&#39;ın değerlendirmesine göre burun tıkanıklığı yaşayan hastalarda yalnızca dış görünümün incelenmesi yeterli değil. Hava yolunu etkileyen yapıların da değerlendirilmesi gerekiyor.</p><p>Septum eğriliği bulunan bazı hastalarda estetik ameliyatla birlikte septum düzeltme işlemi uygulanabiliyor. Burun kapakçığında yetersizlik tespit edilmesi halinde ise kıkırdak desteği gerektiren cerrahi yöntemler tercih edilebiliyor.</p><p>Bununla birlikte her burun tıkanıklığının nedeni kemik veya kıkırdak yapısındaki bozukluklar değil. Alerjik rinit, burun eti büyümesi ve kronik iltihabi durumlar da benzer şikyetlere neden olabiliyor. Bu nedenle ameliyat öncesinde tıkanıklığın kaynağının belirlenmesi gerekiyor.</p><p>Özellikle futbol, basketbol, boks ve diğer temas sporlarıyla ilgilenen kişilerde daha önce yaşanan burun yaralanmaları da değerlendirmeye alınıyor. Ameliyat sonrasında spora dönüş süresi ise uygulanan işlemin kapsamına ve iyileşmenin durumuna göre belirleniyor.</p><strong>Açık ve kapalı burun estetiği arasındaki fark</strong><p>Erkeklerde burun estetiği ameliyatları açık veya kapalı teknikle gerçekleştirilebiliyor. Kullanılacak yöntem, hastanın burun yapısına ve yapılması planlanan düzeltmelere göre seçiliyor.</p><p>Kapalı teknikte cerrahi kesiler burun deliklerinin içerisinden yapılıyor. Bu yöntemde burun delikleri arasındaki bölgede dışarıdan görülen bir kesi bulunmuyor.</p><p>Açık teknikte ise burun delikleri arasındaki bölgeye küçük bir kesi yapılarak kemik ve kıkırdak yapılara daha geniş erişim sağlanıyor. Özellikle karmaşık burun ucu sorunları, belirgin eğrilikler veya kapsamlı kıkırdak düzenlemeleri gereken hastalarda bu yöntem kullanılabiliyor.</p><p>Dr. Yunus Kaplan&#39;ın değerlendirmesinde, açık veya kapalı tekniğin tercih edilmesinde hastanın cinsiyetinden çok anatomik ihtiyaçlarının belirleyici olduğu ifade ediliyor.</p><p>Her iki yöntemin de avantajları ve sınırlılıkları bulunduğundan cerrahi yaklaşımın muayene sonrasında belirlenmesi gerekiyor.</p><strong>İyileşme sürecinde nelere dikkat edilmeli?</strong><p>Burun estetiği sonrasında ilk günlerde şişlik, hassasiyet ve burun tıkanıklığı görülebiliyor. Burun kemiklerine müdahale edilen hastalarda göz çevresinde morluklar oluşabiliyor.</p><p>İyileşme süresi hastanın cilt yapısına, ameliyatın kapsamına ve kişisel özelliklerine göre değişiyor. Özellikle kalın ciltli hastalarda burun ucundaki şişliğin tamamen azalması daha uzun sürebiliyor.</p><p>Ameliyatın ardından burnun son şeklini alması aylar sürebiliyor. Bu nedenle erken dönemde görülen şişliklerin kalıcı sonuç olarak değerlendirilmemesi gerekiyor.</p><p>İyileşme sırasında ağır fiziksel aktivitelerden ve burna darbe alma riski bulunan hareketlerden kaçınılması gerekiyor. Spor yapan hastaların antrenmanlara dönüşü, cerrahın kontrolü ve iyileşme durumuna göre planlanıyor.</p><p>Burun estetiğinde kanama, enfeksiyon, asimetri, solunum güçlüğü ve yeniden ameliyat gereksinimi gibi riskler de bulunuyor.</p><p>Dr. Yunus Kaplan&#39;ın değerlendirmesinde, erkeklerde burun estetiğinin temel amacının hastanın beklentileriyle uyumlu bir görünüm oluştururken burnun doğal destek yapısını ve nefes alma işlevini korumak olduğu belirtiliyor. Bu nedenle ameliyat öncesinde estetik beklentilerin, mevcut anatomik özelliklerin ve solunum şikyetlerinin ayrıntılı biçimde değerlendirilmesi gerekiyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/erkeklerde-burun-estetigi-yapt_1792860469_LAuijl.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Erkeklerde burun estetiği yaptıracaklar dikkat! ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/erkeklerde-burun-estetigi-yapt_1792860469_LAuijl.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Mide koruyucu kullanıp hâlâ yanma yaşayanlar dikkat!]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/mide-koruyucu-kullanip-hala-yanma-yasayanlar-dikkat/233935/</link>
            <description><![CDATA[Mide koruyucu ilaçlara rağmen geçmeyen yanma ve ekşime şikâyetleri konusunda uyarıda bulunan Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Murat Keskin, belirtilerin farklı hastalıklardan kaynaklanabileceğini belirterek hekim değerlendirmesinin önemini anlattı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/mide-koruyucu-kullanip-hala-yanma-yasayanlar-dikkat/233935/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Fri, 23 Oct 2026 21:31:27 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Mide yanması, ekşime ve ağza acı su gelmesi şikyetleri nedeniyle kullanılan mide koruyucu ilaçlar her hastada beklenen rahatlamayı sağlamayabiliyor. Tedaviye rağmen yakınmaların sürmesi ise yalnızca ilacın yetersiz olduğu anlamına gelmiyor. Yanlış kullanım, reflü dışındaki sindirim sistemi hastalıkları veya farklı sağlık sorunları da benzer belirtilere yol açabiliyor.</p><p>Medicana Ataşehir Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Murat Keskin, mide koruyucu ilaçlardan sonuç alamayan hastaların kendi kendilerine ilaç değiştirmek yerine şikyetlerin nedenini araştırmaları gerektiğini belirtti.</p><strong>Mide koruyucular her şikyeti ortadan kaldırmıyor</strong><p>Halk arasında mide koruyucu olarak bilinen proton pompa inhibitörleri, mide asidi üretimini azaltarak reflü, gastrit ve ülserle ilişkili yakınmaların kontrol altına alınmasına yardımcı oluyor. Ancak bu ilaçlar mide ve yemek borusuyla ilgili bütün hastalıkları tedavi etmiyor.</p><p>Doç. Dr. Keskin, ilaçların kullanım şeklinin tedavinin başarısını doğrudan etkileyebildiğini belirterek şu bilgileri verdi:</p><p>'Bu ilaçlar mide asidi salgısını azaltarak gastrit, reflü ve ülserle ilişkili yakınmaların hafiflemesine yardımcı olur. Ancak mide koruyucu olarak adlandırılmaları, mideyle ilgili bütün şikyetleri ortadan kaldıracakları anlamına gelmez. İlacın nasıl ve ne zaman kullanıldığı da tedaviden alınan yanıtı etkiler. Bu gruptaki ilaçların çoğu sabah aç karnına kullanıldığında daha etkili olur; kullanılan ilaca ilişkin öneriye uyulması önemlidir.'</p><p>Hekim önerisi olmadan uzun süre mide koruyucu kullanılmasının doğru olmadığını belirten Keskin, tedavi süresinin hastalığın türüne göre değiştiğini ifade etti. Ülser ve klasik reflü tedavisinde sıklıkla sekiz haftalık bir süre değerlendirilirken yemek borusunda iltihap veya hasar bulunması halinde tedavi uzayabiliyor.</p><strong>Geçmeyen mide yanmasının nedeni farklı olabilir</strong><p>İlaç tedavisine rağmen devam eden yakınmalarda mide mikrobu olarak bilinen Helicobacter pylori enfeksiyonu da araştırılabiliyor. Hastanın belirtilerine göre safra kesesi ve pankreas hastalıkları gibi başka nedenlerin değerlendirilmesi gerekebiliyor.</p><p>Keskin, özellikle yutma güçlüğü, nedeni açıklanamayan kilo kaybı, kansızlık, kanlı kusma ve siyah dışkılama gibi belirtilerin ihmal edilmemesi gerektiğini vurguladı. Ailesinde mide veya yemek borusu kanseri bulunan kişilerin de bu bilgiyi doktorlarıyla paylaşması gerekiyor.</p><p>Gerekli görülen hastalarda endoskopi yapılarak yemek borusu ve mide incelenebiliyor. Bu işlem sırasında yemek borusundaki hasar, mide fıtığı ve mideyle yemek borusu arasındaki geçiş bölgesi değerlendiriliyor. İhtiyaç halinde mide mikrobu araştırması için örnek alınabiliyor.</p><p>Reflü şikyetlerinin nedeninin belirlenemediği bazı durumlarda ise yemek borusunun aside maruz kalma düzeyini ölçen pH testlerinden yararlanılıyor.</p><strong>Her reflü hastasına endoskopik işlem uygulanmıyor</strong><p>İlaç tedavisiyle yeterli sonuç alınamayan ve gerekli incelemelerden geçirilen bazı hastalarda endoskopik tedavi seçenekleri gündeme gelebiliyor.</p><p>Doç. Dr. Keskin, antireflü mukozal ablasyon (ARMA) yönteminde mide ile yemek borusunun birleştiği bölgedeki yüzey dokusuna kontrollü işlem uygulandığını anlattı. Endoskopik fundoplikasyonda ise özel cihazlarla içeriden dikiş veya sabitleme yapılarak mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçmasını engelleyen yapının güçlendirilmesi amaçlanıyor.</p><p>Bu işlemlerin her hastaya uygun olmadığını belirten Keskin, mide fıtığının varlığı, büyüklüğü ve yemek borusunun yapısının tedavi seçiminde belirleyici olduğunu ifade etti. Büyük mide fıtıklarında cerrahi seçenekler değerlendirilebiliyor. Endoskopik girişimlerin de kanama ve yutma güçlüğü gibi riskleri bulunuyor.</p><strong>Göğüs yanmasını her zaman mideye bağlamayın</strong><p>Reflü yakınmalarını azaltmak için beslenme alışkanlıklarının gözden geçirilmesi gerektiğini belirten Keskin, yatmadan önceki üç saat içinde yemek yenmemesini önerdi.</p><p>Kahve, yağlı yiyecekler, narenciye ve sirkeli gıdalar bazı kişilerde şikyetleri artırabiliyor. Sigara ve alkol kullanımı da reflü belirtilerini olumsuz etkileyebiliyor.</p><p>Keskin&#39;in üzerinde durduğu bir diğer konu ise göğüste hissedilen yanma ve ağrının her zaman mide kaynaklı olmaması. Kalp hastalıklarının da benzer belirtilerle ortaya çıkabileceğini hatırlatan Keskin, özellikle göğüste baskı hissi ile boyuna veya kola yayılan ağrı durumunda vakit kaybetmeden acil tıbbi değerlendirme yapılması gerektiğini belirtti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/mide-koruyucu-kullanip-hala-ya_1792780286_fLDTBl.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Mide koruyucu kullanıp hâlâ yanma yaşayanlar dikkat! ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/mide-koruyucu-kullanip-hala-ya_1792780286_fLDTBl.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Gece horlayanlar dikkat! Nefes durması ciddi hastalığın habercisi olabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/gece-horlayanlar-dikkat-nefes-durmasi-ciddi-hastaligin-habercisi-olabilir/233892/</link>
            <description><![CDATA[Gece horlamasına nefes durması, boğulur gibi uyanma ve gündüz aşırı yorgunluk eşlik ediyorsa uyku apnesinden şüphelenilmesi gerektiğini belirten Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Emre Oymak, erken tanının önemine işaret etti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/gece-horlayanlar-dikkat-nefes-durmasi-ciddi-hastaligin-habercisi-olabilir/233892/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Thu, 22 Oct 2026 10:50:10 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Gece boyunca horlayan ancak sabah uyandığında kendisini dinlenmiş hissetmeyen kişilerde uyku apnesi görülebiliyor. Uyku sırasında solunumun tekrar tekrar durmasıyla ortaya çıkan bu rahatsızlık, uyku kalitesini bozmasının yanı sıra uzun vadede kalp ve damar sağlığını da etkileyebiliyor.</p><p>Medical Park Ataşehir Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Emre Oymak, her horlamanın uyku apnesi anlamına gelmediğini ancak bazı belirtilerin birlikte görülmesi durumunda mutlaka tıbbi değerlendirme yapılması gerektiğini söyledi.</p><p>Özellikle kişinin uyku sırasında nefesinin durduğunun yakınları tarafından fark edilmesi, gece boğulma hissiyle uyanması ve gündüz sürekli uyku ihtiyacı duyması, uyku apnesinin araştırılmasını gerektiren şikyetler arasında bulunuyor.</p><strong>Horlamaya nefes durması eşlik ediyorsa dikkat</strong><p>Horlamanın, uyku sırasında üst solunum yollarındaki kasların gevşemesi ve hava yolunun daralması sonucunda oluştuğunu anlatan Op. Dr. Oymak, hava akışının çevredeki dokuları titreştirmesiyle horlama sesinin ortaya çıktığını belirtti.</p><p>Horlamanın tek başına hastalık göstergesi olmadığını ifade eden Oymak, 'Horlamanın sıklığı, uyku sırasında solunum durmalarının olup olmadığı ve kişinin gündüz kendini nasıl hissettiği önem taşıyor. Eşin uyku sırasında nefesin durduğunu fark etmesi, kişinin boğulur gibi uyanması veya gece sık sık uyanması uyku apnesi açısından değerlendirilmesi gereken belirtilerdir' dedi.</p><p>Uyku apnesi bulunan kişilerde solunumun gece boyunca tekrarlayan şekilde kesintiye uğrayabildiğini belirten Oymak, bunun kandaki oksijen seviyesini düşürebildiğini ve uykunun sık sık bölünmesine neden olabildiğini söyledi.</p><p>Bu nedenle kişi yeterli süre uyuduğunu düşünse bile sabah dinlenmeden kalkabiliyor. Gün içinde uyuklama, dikkatini toplamakta güçlük çekme, sürekli yorgunluk ve sabah baş ağrısı gibi yakınmalar ortaya çıkabiliyor.</p><strong>Kalp ve damar sağlığını etkileyebiliyor</strong><p>Tedavi edilmeyen uyku apnesinin uzun dönemde ciddi sağlık sorunlarıyla ilişkili olabileceğini belirten Op. Dr. Emre Oymak, özellikle tekrarlayan oksijen düşüşlerinin kalp ve damar sistemi üzerindeki etkilerine değindi.</p><p>Oymak, 'Uyku sırasında oksijen seviyesinin düşmesi ve tekrarlayan uyanmalar, kan basıncında değişikliklere ve hipertansiyon riskinde artışa yol açabilir. Bazı hastalarda kalp ritmi bozuklukları da görülebilir' ifadelerini kullandı.</p><p>Uyku apnesi riskini artırabilen etkenler arasında fazla kilo, burun tıkanıklığı, alkol kullanımı ve sakinleştirici etkisi bulunan ilaçlar yer alıyor. Sırt üstü uyumak da bazı kişilerde hava yolunun daha fazla daralmasına neden olarak horlama ve solunum durması şikyetlerini artırabiliyor.</p><p>Fazla kilonun boyun çevresindeki yağ dokusunu artırarak üst solunum yolunu daraltabildiğini anlatan Oymak, alkolün ve bazı ilaçların da uyku sırasında solunum yolu kaslarının gevşemesini artırabildiğini kaydetti.</p><strong>Kesin tanı için uyku testi yapılabiliyor</strong><p>Horlama şikyetiyle doktora başvuran kişilerde öncelikle hastanın uyku düzeni, gündüz yaşadığı belirtiler ve diğer sağlık sorunları değerlendiriliyor. Kulak burun boğaz muayenesinde ise burun tıkanıklığı ve üst solunum yolunun yapısal özellikleri inceleniyor.</p><p>Op. Dr. Oymak, uyku apnesinden şüphelenilen hastalarda polisomnografi adı verilen uyku testine başvurulabildiğini belirterek bu incelemeyle uyku sırasında solunumun ve diğer fizyolojik değişikliklerin değerlendirildiğini anlattı.</p><p>Tedavinin hastalığın şiddetine ve kişinin sağlık durumuna göre belirlendiğini ifade eden Oymak, kilo kontrolü, yan pozisyonda uyuma ve alkol kullanımından kaçınma gibi önlemlerin bazı hastalarda şikyetleri azaltabileceğini söyledi.</p><p>Ancak yaşam tarzı değişikliklerinin uyku apnesi tedavisinin yerine geçmeyeceğini vurgulayan Oymak, gerekli görülen hastalarda uyku sırasında hava yolunu açık tutan cihazların veya uygun hastalarda cerrahi yöntemlerin kullanılabileceğini belirtti.</p><p>Oymak, özellikle horlamaya tanıklı nefes durması, boğulma hissiyle uyanma ve gündüz aşırı uyku hlinin eşlik ettiği durumlarda doktora başvurulmasını önerdi.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/gece-horlayanlar-dikkat-nefes-_1792655439_XkwT4P.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Gece horlayanlar dikkat! Nefes durması ciddi hastalığın habercisi olabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/gece-horlayanlar-dikkat-nefes-_1792655439_XkwT4P.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Mantar yedikten 6 saat sonra başlayan belirtilere dikkat!]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/mantar-yedikten-6-saat-sonra-baslayan-belirtilere-dikkat/233891/</link>
            <description><![CDATA[Yağışların ardından doğada yetişen mantarların tüketimi zehirlenme riskini artırırken Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Vedat Göral, belirtilerin saatler sonra ortaya çıkabileceği ve karaciğer yetmezliğine yol açabileceği konusunda uyardı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/mantar-yedikten-6-saat-sonra-baslayan-belirtilere-dikkat/233891/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Thu, 22 Oct 2026 10:32:40 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Son günlerde etkili olan yağışlarla birlikte ormanlık ve kırsal alanlarda yabani mantarların çoğalması, mantar zehirlenmesi riskini yeniden gündeme getirdi. Doğadan toplanan mantarların yenilebilir türlerle karıştırılması, ciddi sağlık sorunlarına ve ölümlere neden olabiliyor.</p><p>Medipol Mega Üniversite Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü&#39;nden Prof. Dr. Vedat Göral, özellikle mantar tüketiminden sonra herhangi bir belirti görülmemesinin zehirlenme olmadığı anlamına gelmediğini belirtti.</p><p>Göral, bazı mantar türlerinin tüketildikten kısa süre sonra şikyetlere yol açtığını, daha tehlikeli türlerde ise belirtilerin altı saat veya daha geç ortaya çıkabildiğini söyledi.</p><strong>Pişirmek ya da kurutmak zehri ortadan kaldırmıyor</strong><p>Halk arasında yabani mantarların kaynatılması, pişirilmesi veya kurutulması halinde zehirli etkilerinin ortadan kalkacağı yönünde yanlış bir inanış bulunduğunu belirten Prof. Dr. Göral, bu işlemlerin bazı mantar toksinlerini etkisiz hle getirmediğini ifade etti.</p><p>Göral, 'Taze, kurutulmuş veya pişmiş mantarlarda da bu risk var. Mantar pişmişse ya da kurutulmuşsa bir şey olmaz mantığı yanlış. Çünkü pişirilse, kaynatılsa veya kurutulsa da içindeki toksin gitmiyor' dedi.</p><p>Doğada yetişen mantarların birbirine benzeyebildiğini hatırlatan Göral, vatandaşların komşu veya tanıdık tavsiyesiyle yabani mantar tüketmemesi gerektiğini belirtti. Denetimli üretimden gelen, ambalajlı ve etiketli kültür mantarlarının tercih edilmesini önerdi.</p><strong>En tehlikeli belirtiler saatler sonra başlayabiliyor</strong><p>Mantar zehirlenmesinde belirtilerin ortaya çıkış süresinin önemli olduğunu anlatan Prof. Dr. Göral, erken dönemde bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal, terleme ve tükürük salgısında artış gibi şikyetlerin görülebileceğini söyledi.</p><p>Bazı zehirli mantar türlerinde ise ilk saatlerde herhangi bir yakınma yaşanmayabiliyor. Altı saatten sonra başlayan belirtiler, karaciğer ve böbrek hasarıyla ilişkili ciddi zehirlenmelerin habercisi olabiliyor.</p><p>Prof. Dr. Göral, 'Mantarı yedikten sonra 3-4 saat geçti, bir şey olmadı dememek lazım. Asıl tehlikeli zehirlenme 6 saat sonra oluşuyor' ifadelerini kullandı.</p><p>Zehirlenmenin yalnızca çocukları veya yaşlıları etkilemediğini belirten Göral, her yaş grubunda ağır sonuçlar görülebileceğini, kronik hastalığı bulunan kişilerin ise daha fazla etkilenebileceğini kaydetti.</p><strong>Zehirlenme şüphesinde vakit kaybedilmemeli</strong><p>Yabani mantar tüketiminin ardından zehirlenmeden şüphelenildiğinde belirtilerin başlaması beklenmeden en yakın sağlık kuruluşuna başvurulması gerekiyor. Türkiye&#39;de acil yardım için 112, zehirlenme konusunda danışmanlık için Ulusal Zehir Danışma Merkezi&#39;nin 114 numaralı hattı aranabiliyor.</p><p>Evde yoğurt yedirmek, hastayı kendi kendine tedavi etmeye çalışmak veya kusturmak güvenli bir çözüm değil. Özellikle bilinç kaybı riski bulunan kişilerde kusturma girişimi ciddi komplikasyonlara yol açabiliyor. Prof. Dr. Göral&#39;ın erken müdahale uyarısı doğrultusunda, tedavinin sağlık ekiplerince yürütülmesi gerekiyor.</p><p>Mantarın hangi tür olduğunun belirlenmesine yardımcı olması için tüketilen mantardan kalan örneklerin veya ambalajının sağlık kuruluşuna götürülmesi de yararlı olabiliyor.</p><strong>Görünüşü zehirsiz olduğunu göstermiyor</strong><p>Prof. Dr. Göral, mantarın rengine, yetiştiği yere veya hayvanlar tarafından yenilip yenilmediğine bakılarak güvenli olduğuna karar verilemeyeceğini vurguladı.</p><p>Ağaç üzerinde yetişen, salyangozların tükettiği ya da görünüşü yenilebilir mantarlara benzeyen türlerin de zehirli olabileceğini ifade eden Göral, mantar toplama etkinliklerinin uzman rehberliği olmadan yapılmaması gerektiğini söyledi.</p><p>Türkiye&#39;de halk arasında farklı isimlerle bilinen çok sayıda yabani mantar türü bulunduğunu hatırlatan Göral, türlerin yanlış tanımlanmasının ağır zehirlenmelere neden olabileceğini belirtti.</p><p>Göral, vatandaşlara doğadan topladıkları ve türünden kesin olarak emin olmadıkları mantarları tüketmemeleri çağrısında bulundu.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/mantar-yedikten-6-saat-sonra-b_1792654359_AmuVSl.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Mantar yedikten 6 saat sonra başlayan belirtilere dikkat! ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/mantar-yedikten-6-saat-sonra-b_1792654359_AmuVSl.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Çocuğunuza bu sözleri söylemeyin! Kekemeliği artırmasa da baskı oluşturabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/cocugunuza-bu-sozleri-soylemeyin-kekemeligi-artirmasa-da-baski-olusturabilir/233860/</link>
            <description><![CDATA[Dil ve Konuşma Terapisti Anuş Tahmincioğlu, 22 Ekim Dünya Kekemelik Günü’nde aileleri, çocuklarda konuşma baskısını artıran uyarılara karşı uyardı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/cocugunuza-bu-sozleri-soylemeyin-kekemeligi-artirmasa-da-baski-olusturabilir/233860/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Wed, 21 Oct 2026 16:10:17 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Çocuklarda genellikle 2-5 yaş arasında başlayan kekemelik, konuşma güçlüğünün yanı sıra özgüven ve sosyal ilişkileri de etkileyebiliyor. Dil ve Konuşma Terapisti Anuş Tahmincioğlu, ailelerin iyi niyetle söylediği 'Yavaş konuş' ve 'Önce nefes al' gibi ifadelerin çocuk üzerinde baskı oluşturabileceği konusunda uyardı.</p><p>Çocukların konuşurken kelimeleri tekrarlaması, sesleri uzatması veya cümlelerini tamamlamakta zorlanması, ailelerde endişeye neden olabiliyor. Özellikle okul öncesi dönemde ortaya çıkan kekemelik, bazı çocuklarda zamanla kendiliğinden düzelirken bazılarında ilerleyen yaşlarda da devam edebiliyor.</p><p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Dil ve Konuşma Terapisti Anuş Tahmincioğlu, 22 Ekim Dünya Kekemelik Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, kekemeliğin nedenleri ve çocuklara nasıl yaklaşılması gerektiği hakkında bilgi verdi.</p><p>Kekemeliğin yalnızca konuşma sırasında yaşanan takılmalardan ibaret olmadığını belirten Tahmincioğlu, bu durumun bireyin kendisini ifade etme isteğini, özgüvenini ve sosyal ilişkilerini de etkileyebildiğini söyledi.</p><strong>Çocuğun konuşmasını sürekli düzeltmek baskıyı artırabiliyor</strong><p>Dil ve Konuşma Terapisti Anuş Tahmincioğlu, kekemelik yaşayan çocuklarla iletişim kurarken ailelerin kullandığı bazı ifadelerin beklenenin aksine olumsuz sonuçlar doğurabileceğini belirtti.</p><p>Çocuğun konuşurken takıldığı kelimeyi tamamlamak, daha hızlı konuşmasını istemek veya sürekli düzeltmeler yapmak, konuşma sırasında hissettiği baskıyı artırabiliyor.</p><p>Tahmincioğlu, özellikle 'Yavaş konuş', 'Önce nefes al', 'Düşünerek konuş' ve 'Dur, tekrar söyle' gibi uyarıların iyi niyetle yapılsa bile çocuğun konuşmasına gereğinden fazla odaklanmasına neden olabileceğini ifade etti.</p><p>Bu yaklaşımın yerine çocuğun sözünü kesmeden dinlenmesi gerektiğini anlatan Tahmincioğlu, 'Çocuğun konuşmasını sürekli düzeltmek, takıldığı sözcükleri tamamlamak, konuşmasını hızlandırmaya çalışmak veya ona tekrar tekrar nasıl konuşması gerektiğini söylemek, iletişim üzerindeki baskıyı artırabilir.' dedi.</p><p>Ailelerin çocuğun kelimeleri nasıl söylediğine değil, anlatmak istediği konuya odaklanması gerektiğini belirten Tahmincioğlu, konuşmasını tamamlaması için yeterli zaman tanınmasını önerdi.</p><strong>Kekemelik korku veya travmadan mı kaynaklanıyor?</strong><p>Kekemelik hakkında toplumda yaygın olan inanışlardan biri, sorunun korku, stres veya psikolojik travma sonucunda ortaya çıktığı düşüncesi.</p><p>Anuş Tahmincioğlu, gelişimsel kekemeliğin yalnızca psikolojik nedenlerle açıklanamayacağını belirterek genetik yatkınlık ve nörolojik gelişimin de bu süreçte rol oynadığını söyledi.</p><p>Tahmincioğlu, 'Günümüzde kekemelik; genetik yatkınlık, nörolojik gelişim ve konuşmanın motor kontrolüyle ilişkili etkenlerin bir arada rol oynadığı, çok faktörlü bir nörogelişimsel bozukluk olarak değerlendirilir.' ifadelerini kullandı.</p><p>Kekemeliğin genellikle dil ve konuşma becerilerinin hızla geliştiği 2-5 yaş arasında başladığını anlatan Tahmincioğlu, bazı çocuklarda belirtilerin okul döneminde fark edilebildiğini belirtti.</p><p>Psikolojik etkenlerin kekemeliğin ortaya çıkışında tek başına neden olarak gösterilemeyeceğini ancak kişinin yaşadığı kaygının konuşma deneyimini etkileyebileceğini ifade etti.</p><p>Özellikle uzun süre kekemelik yaşayan çocukların sınıfta söz almaktan çekinebileceğini, arkadaşlarıyla iletişim kurarken kaygı duyabileceğini ve bazı sosyal ortamlardan uzaklaşabileceğini anlattı.</p><strong>Kekemeliğin kendiliğinden geçmesi beklenmeli mi?</strong><p>Çocukluk döneminde başlayan kekemelik bazı bireylerde ilk aylarda veya yıllarda kendiliğinden ortadan kalkabiliyor. Ancak hangi çocukta kalıcı olacağını önceden kesin biçimde belirlemek mümkün olmuyor.</p><p>Dil ve Konuşma Terapisti Anuş Tahmincioğlu, bu nedenle ailelerin belirtileri fark ettiklerinde uzun süre beklemek yerine değerlendirme için başvurmalarını önerdi.</p><p>Kekemeliğin ne kadar süredir devam ettiği, ailede benzer bir öykünün bulunup bulunmadığı, çocuğun yaşı ve eşlik eden diğer dil ve konuşma güçlükleri değerlendirme sırasında ele alınıyor.</p><p>Çocuğun konuşurken zorlanmasına verdiği duygusal tepkiler de sürecin belirlenmesinde rol oynuyor.</p><p>Tahmincioğlu, 'Ancak hangi çocukta kendiliğinden düzelme gerçekleşeceğini kesin olarak öngörmek mümkün değildir.' diyerek erken değerlendirmenin gerekliliğini vurguladı.</p><strong>Yetişkinlikte aniden başlayan konuşma bozukluklarına dikkat</strong><p>Kekemelik çoğunlukla çocukluk döneminde ortaya çıksa da bazı bireylerde yetişkinlikte de konuşma akıcılığı sorunları görülebiliyor.</p><p>Anuş Tahmincioğlu, çocuklukta yaşanan ve zamanla azalan kekemeliğin bazı kişilerde ilerleyen yıllarda yeniden belirginleşebileceğini ifade etti.</p><p>Yetişkinlik döneminde aniden ortaya çıkan kekemeliğin ise farklı sağlık sorunlarıyla ilişkili olabileceğini belirtti.</p><p>Kafa travması, inme, bazı nörolojik hastalıklar, beyin tümörleri, cerrahi girişimler ve bazı ilaçların etkileri sonucunda edinilmiş kekemelik gelişebiliyor.</p><p>Tahmincioğlu, özellikle yetişkinlikte aniden başlayan konuşma akıcılığı sorunlarının nedeninin ayrıntılı şekilde araştırılması gerektiğini söyledi. Ani konuşma değişikliklerine yüz kayması veya kol güçsüzlüğü gibi belirtiler eşlik ediyorsa acil sağlık değerlendirmesi gerekiyor.</p><strong>Çocuk kekemeliğinden utanmamalı</strong><p>Kekemelik yaşayan çocukların konuşma güçlüklerinin aile içinde tamamen görmezden gelinmesi de her zaman doğru bir yaklaşım olmayabiliyor.</p><p>Dil ve Konuşma Terapisti Anuş Tahmincioğlu, çocuk kendi konuşmasındaki farklılığın farkındaysa veya bu nedenle üzülüyorsa duygularının anlayışla karşılanması gerektiğini belirtti.</p><p>Kekemeliğin utanılacak ya da gizlenmesi gereken bir durum olmadığının çocuğa yaşına uygun ifadelerle anlatılabileceğini söyledi.</p><p>Konuşurken zaman zaman zorlanmanın çocuğun düşüncelerini veya söylemek istediklerini değersiz hale getirmediğini vurgulayan Tahmincioğlu, ailelerin destekleyici bir iletişim ortamı oluşturmasının çocuğun kendisini ifade etmesini kolaylaştırabileceğini anlattı.</p><p>Kekemelik yaşayan çocukların iletişimden uzaklaşmaması, okulda ve sosyal çevrelerinde kendilerini rahatça ifade edebilmesi için aile katılımı ve bireyselleştirilmiş terapi sürecinin birlikte ele alınması gerektiğini ifade etti.</p><p>Tahmincioğlu, 'En temel hedef, bireyin yalnızca daha akıcı konuşmasını sağlamak değil, kekemelik yaşasa da düşüncelerini özgürce ifade edebilmesini, iletişimden kaçınmadan sosyal yaşama katılabilmesini ve kendisini etkili bir iletişimci olarak görebilmesini desteklemektir.' sözleriyle ailelerin çocuklarına yaklaşımında konuşma akıcılığı kadar iletişim özgürlüğünü de gözetmesi gerektiğini belirtti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cocugunuza-bu-sozleri-soylemey_1792588216_SsTP0N.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Çocuğunuza bu sözleri söylemeyin! Kekemeliği artırmasa da baskı oluşturabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cocugunuza-bu-sozleri-soylemey_1792588216_SsTP0N.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Burun estetiği kabusa dönüşmesin! İkinci ameliyat ne zaman gerekli?]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/burun-estetigi-kabusa-donusmesin-ikinci-ameliyat-ne-zaman-gerekli/233859/</link>
            <description><![CDATA[Burun estetiği sonrası yaşanan çökme, şekil bozukluğu ve nefes alma güçlüğü yeniden ameliyat gerektirebilir. Dr. Yunus Kaplan, hangi sorunların kendiliğinden düzelebileceğini ve ikinci operasyon için neden acele edilmemesi gerektiğini anlattı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/burun-estetigi-kabusa-donusmesin-ikinci-ameliyat-ne-zaman-gerekli/233859/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Wed, 21 Oct 2026 16:00:43 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Burun estetiği ameliyatlarının ardından her zaman beklenen sonuç elde edilemeyebiliyor. Burun ucunun düşmesi, burun sırtında çökme, burun deliklerinde asimetri veya nefes alma güçlüğü gibi sorunlar, hastaların yeniden doktora başvurmasına neden olabiliyor. Ancak ameliyat sonrasında görülen her şekil değişikliği kalıcı bir bozukluk anlamına gelmiyor.</p><p>Burun estetiği ve revizyon rinoplasti alanında çalışmalarını sürdüren Dr. Yunus Kaplan, özellikle ameliyatın ilk aylarında ortaya çıkan şişliklerin, doku sertliklerinin ve geçici asimetrilerin iyileşme sürecinin bir parçası olabileceğini belirtti.</p><p>Kaplan, ikinci bir ameliyat düşünülmeden önce burnun mevcut anatomik yapısının, ilk operasyonda yapılan işlemlerin ve hastanın beklentilerinin ayrıntılı şekilde incelenmesi gerektiğini ifade etti.</p><strong>Burun estetiği neden başarısız olabilir?</strong><p>Dr. Yunus Kaplan, burun estetiği ameliyatlarının sonucunda hastanın cilt özellikleri, kıkırdak yapısı ve yara iyileşme sürecinin belirleyici olduğunu anlattı.</p><p>Ameliyat sonrasında burun sırtında düzensizlikler oluşabiliyor. Kemik ve kıkırdak dokular arasındaki geçişlerin belirginleşmesi, burun sırtında çökme meydana gelmesi veya burnun yüz hatlarıyla uyumsuz görünmesi, hastaların şikyetleri arasında yer alıyor.</p><p>Burun ucunun zamanla aşağıya düşmesi, gereğinden fazla kalkık görünmesi ya da burun deliklerinin birbirinden farklı olması da yeniden cerrahi değerlendirme gerektirebiliyor.</p><p>Kaplan, bazı ameliyatlarda burun dokusunun fazla küçültülmesinin solunum fonksiyonlarını etkileyebileceğini belirtti. Özellikle burun yan duvarlarının ve kıkırdak desteklerinin zayıflaması, nefes alırken burun kanatlarının içeri doğru çökmesine neden olabiliyor.</p><p>Bununla birlikte ameliyat sonrası memnuniyetsizliğin her zaman anatomik bir sorundan kaynaklanmadığını ifade eden Kaplan, hastanın beklentileriyle elde edilen görünüm arasındaki farklılıkların da değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.</p><strong>İkinci burun ameliyatı nasıl planlanıyor?</strong><p>Daha önce burun estetiği geçirmiş kişilerde oluşan estetik veya fonksiyonel sorunların düzeltilmesi amacıyla yapılan ameliyatlar revizyon rinoplasti olarak adlandırılıyor.</p><p>Dr. Yunus Kaplan, revizyon ameliyatlarının kapsamının mevcut soruna göre değiştiğini belirtti. Burun sırtındaki küçük bir düzensizlik sınırlı bir müdahaleyle düzeltilebilirken burun ucunda destek kaybı, belirgin çökme veya solunum problemi bulunan hastalarda daha kapsamlı işlemler gerekebiliyor.</p><p>İkinci ameliyat öncesinde hastanın önceki cerrahi geçmişi değerlendiriliyor. İlk ameliyata ait kayıtların ve eski fotoğrafların bulunması, burun yapısında meydana gelen değişikliklerin anlaşılmasına yardımcı olabiliyor.</p><p>Burun içi muayenede septum, burun kapakçıkları ve burun etleri inceleniyor. Nefes alma şikyeti bulunan kişilerde tıkanıklığın yapısal bir bozukluktan mı yoksa alerjik veya iltihabi nedenlerden mi kaynaklandığı araştırılıyor.</p><p>Kaplan, ikinci ameliyatta açık veya kapalı rinoplasti yöntemlerinden birinin tercih edilebildiğini, cerrahi yaklaşımın burundaki bozukluğun özelliklerine göre belirlendiğini aktardı.</p><strong>Burun çökmesi nasıl düzeltiliyor?</strong><p>Burun estetiği sonrasında ortaya çıkabilen sorunlardan biri de burun iskeletini oluşturan destek dokularının zayıflaması. Bu durum burun sırtında, ucunda veya yan duvarlarında çökmeye yol açabiliyor.</p><p>Dr. Kaplan, destek kaybının bulunduğu hastalarda kıkırdak greftleri kullanılarak burun yapısının yeniden güçlendirilebildiğini belirtti.</p><p>Öncelikle burun septumunda yeterli kıkırdak bulunup bulunmadığı değerlendiriliyor. Önceki ameliyatta bu dokunun büyük bölümü alınmışsa kulak veya kaburgadan elde edilen kıkırdaklar kullanılabiliyor.</p><p>Kulak kıkırdağı belirli bölgelerde şekillendirme ve destek amacıyla tercih edilirken daha fazla miktarda veya daha güçlü doku gerektiren durumlarda kaburga kıkırdağı kullanılabiliyor.</p><p>Kaplan, bu işlemlerin yalnızca dış görünümü düzeltmek amacıyla yapılmadığını, burun kapakçıklarının ve yan duvarlarının güçlendirilmesiyle hava yolunun desteklenmesinin de hedeflenebildiğini ifade etti.</p><p>Kıkırdak alınan bölgede oluşabilecek sorunlar, enfeksiyon, greftte eğrilme ve iyileşme problemleri ise ameliyat öncesinde değerlendirilmesi gereken riskler arasında bulunuyor.</p><strong>Nefes alma güçlüğü ikinci ameliyatla giderilebilir mi?</strong><p>Burun estetiği sonrasında gelişen solunum problemleri, hastaların yeniden cerrahi müdahale düşünmesinin nedenlerinden biri.</p><p>Dr. Yunus Kaplan, burun kapakçığı daralması, septum eğriliğinin devam etmesi veya kıkırdak desteklerinin zayıflaması nedeniyle hava geçişinin zorlaşabileceğini belirtti.</p><p>Bu durumlarda burun kapakçıklarının kıkırdak dokularla desteklenmesi veya septumun yeniden düzenlenmesi gerekebiliyor.</p><p>Ancak her burun tıkanıklığı cerrahi müdahale gerektirmiyor. Alerjik rinit, burun eti büyümesi ve kronik burun içi iltihaplanmalar da benzer şikyetlere yol açabiliyor.</p><p>Kaplan, solunum problemi yaşayan hastalarda öncelikle tıkanıklığın gerçek nedeninin belirlenmesi gerektiğini ifade etti. Yapısal bozuklukların düzeltilmesiyle bazı hastalarda nefes alma rahatlığı sağlanabilse de her ameliyatta aynı sonucun elde edilmesi garanti edilemiyor.</p><strong>İkinci ameliyat için ne kadar beklemek gerekiyor?</strong><p>Burun estetiğinin ardından iyileşme süreci birkaç haftayla sınırlı kalmıyor. Özellikle burun ucundaki ödemin azalması, cildin yeni yapıya uyum sağlaması ve yara dokusunun olgunlaşması aylar sürebiliyor.</p><p>Dr. Yunus Kaplan, estetik amaçlı ikinci burun ameliyatlarında genellikle ilk operasyondan sonra yaklaşık bir yıl beklenmesinin değerlendirildiğini belirtti.</p><p>Bazı hastalarda dokuların iyileşmesi daha uzun sürdüğünden bu süre uzayabiliyor. İlk aylarda görülen geçici şişliklerin kalıcı şekil bozukluğu olarak değerlendirilmesi ise gereksiz müdahalelere neden olabiliyor.</p><p>Buna karşılık enfeksiyon, ciddi yapısal bozukluk veya belirgin solunum kaybı gibi durumlarda hastanın daha erken değerlendirilmesi gerekebiliyor.</p><p>Kaplan, revizyon ameliyatı sonrasında da dokuların iyileşmesinin zaman aldığını, daha önce cerrahi işlem görmüş bölgelerde şişliklerin gerileme sürecinin farklılık gösterebildiğini ifade etti.</p><strong>İkinci ameliyatta hangi riskler bulunuyor?</strong><p>Revizyon rinoplasti, daha önce cerrahi müdahale uygulanmış dokular üzerinde gerçekleştirildiği için bazı hastalarda ilk ameliyata göre daha karmaşık olabiliyor.</p><p>Dr. Kaplan, önceki operasyonda oluşan yara dokularının, kıkırdak kaybının ve burun desteklerindeki değişikliklerin ikinci ameliyatın planlanmasını etkilediğini belirtti.</p><p>Revizyon ameliyatlarında kanama, enfeksiyon, asimetri, yeniden çökme, yara iyileşmesinde sorunlar ve tekrar cerrahi müdahale ihtimali gibi riskler bulunuyor.</p><p>Her hastada tamamen kusursuz bir burun görünümüne ulaşmanın mümkün olmadığını belirten Kaplan, cerrahi sonuçların kişinin anatomik özelliklerine ve iyileşme sürecine bağlı olarak değişebileceğini ifade etti.</p><p>Dr. Yunus Kaplan, başarısız burun estetiği sonrasında yeniden ameliyat düşünen kişilerin yalnızca dış görünümdeki değişikliklere odaklanmaması gerektiğini, solunum fonksiyonlarının, mevcut doku yapısının ve gerçekçi beklentilerin birlikte değerlendirilmesinin doğru tedavi planı açısından gerekli olduğunu kaydetti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/burun-estetigi-kabusa-donusmes_1792587642_F9GJfx.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Burun estetiği kabusa dönüşmesin! İkinci ameliyat ne zaman gerekli? ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/burun-estetigi-kabusa-donusmes_1792587642_F9GJfx.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kalbinizdeki bu belirtileri hafife almayın! Kapak hastalığı habercisi olabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/kalbinizdeki-bu-belirtileri-hafife-almayin-kapak-hastaligi-habercisi-olabilir/233858/</link>
            <description><![CDATA[Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Yavuz Beşoğul, nefes darlığı, çabuk yorulma, çarpıntı ve göğüs ağrısının kalp kapakçığı hastalıklarının belirtileri arasında yer aldığını belirterek erken teşhis ve düzenli kontrollerin önemini anlattı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/kalbinizdeki-bu-belirtileri-hafife-almayin-kapak-hastaligi-habercisi-olabilir/233858/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Wed, 21 Oct 2026 15:48:12 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Kalp kapakçıklarında meydana gelen daralma veya kapanma bozuklukları, uzun süre belirgin bir şikyete yol açmadan ilerleyebiliyor. Bazı kişilerde rutin sağlık kontrollerinde tespit edilen bu hastalıklar, ilerleyen dönemlerde kalbin kan pompalama işlevini etkileyerek ciddi sağlık sorunlarına neden olabiliyor.</p><p>Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Yavuz Beşoğul, kalp kapakçığı hastalıklarının nedenleri, belirtileri, tanı yöntemleri ve tedavi seçenekleri hakkında bilgi verdi.</p><p>İnsan kalbinde aort, mitral, triküspit ve pulmoner olmak üzere dört kapak bulunduğunu belirten Beşoğul, bu yapıların kanın kalp boşlukları ve büyük damarlar arasında doğru yönde ilerlemesini sağladığını ifade etti. Kapakların yeterince açılamaması kan akışını zorlaştırırken tam kapanamaması ise kanın geriye kaçmasına yol açabiliyor.</p><strong>Nefes darlığı ve çabuk yorulma ilk işaret olabilir</strong><p>Prof. Dr. Yavuz Beşoğul, kalp kapakçığı hastalıklarında görülen şikyetlerin etkilenen kapağa ve hastalığın ilerleme derecesine göre değiştiğini belirtti.</p><p>Hastalığın erken dönemlerinde herhangi bir belirti görülmeyebileceğini anlatan Beşoğul, özellikle daha önce rahatlıkla yapılan günlük aktivitelerde zorlanmanın dikkate alınması gerektiğini ifade etti.</p><p>Nefes darlığı, kapak hastalıklarında karşılaşılan belirtilerden biri. Başlangıçta merdiven çıkarken veya yürüyüş sırasında hissedilen nefes darlığı, hastalık ilerledikçe dinlenme sırasında da ortaya çıkabiliyor.</p><p>Çabuk yorulma, halsizlik ve efor kapasitesindeki azalma da kalbin kan pompalama işlevindeki değişikliklerle ilişkili olabiliyor.</p><p>Beşoğul, bazı kapak hastalıklarının kalp ritmini de etkileyebildiğini belirterek özellikle mitral kapak bozukluklarında atriyal fibrilasyon gibi ritim sorunlarının gelişebileceğini aktardı.</p><strong>Göğüs ağrısı ve bayılma ihmal edilmemeli</strong><p>Kalp kapakçığı hastalıklarının bazı belirtileri acil değerlendirme gerektirebiliyor.</p><p>Prof. Dr. Beşoğul, ileri aort kapak darlığında özellikle fiziksel aktivite sırasında göğüs ağrısı, baskı hissi ve bayılma görülebileceğini belirtti.</p><p>Ayak bileklerinde şişlik, karında sıvı birikimi ve boyun damarlarında belirginleşme ise kalbin sağ tarafını etkileyen ileri hastalıklarda ortaya çıkabiliyor.</p><p>Gece uykudan nefes darlığıyla uyanmak veya rahat nefes alabilmek için birden fazla yastık kullanma ihtiyacı da kalp yetersizliği açısından değerlendirilmesi gereken belirtiler arasında bulunuyor.</p><p>Beşoğul, ani başlayan şiddetli göğüs ağrısı, ciddi nefes darlığı veya bilinç kaybı yaşanması durumunda acil sağlık yardımına başvurulması gerektiğini vurguladı.</p><strong>Kalp kapakçıkları neden bozuluyor?</strong><p>Kalp kapakçığı hastalıklarının tek bir nedene bağlı gelişmediğini anlatan Prof. Dr. Yavuz Beşoğul, doğumsal yapısal farklılıkların, yaşlanmanın, enfeksiyonların ve bazı kronik hastalıkların kapakların çalışmasını etkileyebildiğini belirtti.</p><p>İlerleyen yaşla birlikte kapak dokusunda meydana gelen kalınlaşma ve kireçlenme, özellikle aort kapak darlığının nedenleri arasında yer alıyor.</p><p>Mitral kapak prolapsusu gibi yapısal bozukluklarda ise kapak yaprakçıkları tam kapanamayabiliyor. Bu durum kanın geriye kaçmasına ve kapak yetmezliğine neden olabiliyor.</p><p>Geçirilmiş romatizmal ateş sonrasında gelişen romatizmal kalp hastalığı da kapak dokusunda kalıcı hasar bırakabiliyor.</p><p>Kalbin iç yüzeyini ve kapaklarını etkileyen enfektif endokardit ise kapak yaprakçıklarında ciddi bozulmalara yol açabiliyor.</p><p>Kalp krizi ve kalp kası hastalıkları da kapakların işleyişini dolaylı olarak etkileyebiliyor. Kalp boşluklarının genişlemesiyle kapakların kapanma düzeni bozulabiliyor ve özellikle mitral veya triküspit kapak yetmezliği gelişebiliyor.</p><strong>Üfürüm duyulması kesin hastalık anlamına gelmiyor</strong><p>Prof. Dr. Beşoğul, kalp muayenesi sırasında duyulan üfürümlerin kapak hastalıkları açısından değerlendirilmesi gerektiğini ancak her üfürümün ciddi bir rahatsızlık anlamına gelmediğini ifade etti.</p><p>Kalpteki kan akışının oluşturduğu üfürüm, bazı sağlıklı kişilerde de duyulabiliyor. Buna karşılık ciddi kapak hastalığı bulunan bazı kişilerde üfürümün şiddeti düşük olabiliyor.</p><p>Bu nedenle yalnızca kalp seslerinin dinlenmesiyle hastalığın derecesini belirlemek mümkün olmayabiliyor.</p><p>Kapak hastalığından şüphelenildiğinde ekokardiyografi yöntemiyle kalbin ayrıntılı biçimde incelenmesi gerekiyor.</p><strong>Ekokardiyografi ile kapakların durumu belirleniyor</strong><p>Kalp kapakçığı hastalıklarının teşhisinde kullanılan temel yöntemlerden biri ekokardiyografi.</p><p>Ultrason dalgalarıyla gerçekleştirilen bu incelemede kalp kapaklarının açılıp kapanma hareketleri, kan akışının yönü ve hızı değerlendirilebiliyor.</p><p>Doppler ekokardiyografi sayesinde kapak darlığının derecesi ve kapak yetmezliğine bağlı kan kaçağı incelenebiliyor.</p><p>Prof. Dr. Beşoğul, ekokardiyografinin yalnızca kapakların yapısını değil, kalp boşluklarının büyüklüğünü, kalp kasının kalınlığını ve kalbin kasılma gücünü de değerlendirmeye yardımcı olduğunu belirtti.</p><p>Bazı hastalarda göğüs üzerinden yapılan inceleme yeterli görüntü sağlamadığında yemek borusundan gerçekleştirilen transözofageal ekokardiyografi kullanılabiliyor. Daha karmaşık durumlarda bilgisayarlı tomografi veya kardiyak manyetik rezonans görüntüleme de tanı sürecine dahil edilebiliyor.</p><strong>Her kapak hastalığında ameliyat gerekmiyor</strong><p>Kalp kapakçığı hastalıklarının tedavisinde hastalığın türü, ilerleme derecesi ve kalbin çalışma durumu belirleyici oluyor.</p><p>Prof. Dr. Yavuz Beşoğul, hafif kapak bozukluklarında düzenli takip ve belirli aralıklarla yapılan ekokardiyografi kontrollerinin yeterli olabileceğini ifade etti.</p><p>Kalp yetersizliği, yüksek tansiyon veya ritim bozukluğu gibi eşlik eden sorunlarda ilaç tedavileri uygulanabiliyor. Ancak ileri derecede yapısal kapak darlığı veya yetmezliğinin yalnızca ilaçlarla düzeltilmesi genellikle mümkün olmuyor.</p><p>İleri hastalıklarda kapağın cerrahi yöntemle onarılması veya değiştirilmesi gündeme gelebiliyor. Uygun hastalarda kateter yoluyla gerçekleştirilen kapak girişimleri de tedavi seçenekleri arasında bulunuyor.</p><p>Mitral kapak yetmezliğinin bazı türlerinde hastanın kendi kapağı korunarak onarım yapılabilirken aort kapak hastalıklarında cerrahi ya da kateter yöntemiyle kapak değişimi uygulanabiliyor.</p><p>Beşoğul, tedavi kararının hastanın belirtileri, kalp fonksiyonları, kapak yapısı ve ameliyat riski birlikte değerlendirilerek verilmesi gerektiğini belirtti.</p><strong>Belirti olmasa da kontroller aksatılmamalı</strong><p>Kalp kapakçığı hastalıklarının yıllarca sessiz ilerleyebilmesi, düzenli sağlık kontrollerini gerekli kılıyor.</p><p>Prof. Dr. Yavuz Beşoğul, bilinen kapak hastalığı bulunan kişilerin herhangi bir yakınmaları olmasa bile doktorlarının önerdiği kontrol aralıklarına uymaları gerektiğini ifade etti.</p><p>Kapak hastalığının ilerlemesi kalp boşluklarının genişlemesine, kalp kası fonksiyonlarının bozulmasına ve ritim sorunlarına neden olabiliyor.</p><p>Düzenli ekokardiyografi incelemeleriyle bu değişikliklerin takip edilebildiğini belirten Beşoğul, nefes darlığında artış, yeni başlayan çarpıntı, bayılma veya günlük aktivitelerde belirgin zorlanma yaşanması durumunda planlanan kontrol tarihinin beklenmemesi gerektiğini vurguladı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kalbinizdeki-bu-belirtileri-ha_1792586890_ABkIcj.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kalbinizdeki bu belirtileri hafife almayın! Kapak hastalığı habercisi olabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kalbinizdeki-bu-belirtileri-ha_1792586890_ABkIcj.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Aşı reddinde endişelendiren artış: Çocuklar yeniden hastalık riskiyle karşı karşıya]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/asi-reddinde-endiselendiren-artis-cocuklar-yeniden-hastalik-riskiyle-karsi-karsiya/233829/</link>
            <description><![CDATA[Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Şevket Özkaya, Türkiye’de aşı reddinin yıllar içinde ciddi oranda arttığını belirterek kızamık başta olmak üzere aşıyla önlenebilen hastalıkların yeniden yayılma tehlikesi taşıdığı konusunda uyardı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/asi-reddinde-endiselendiren-artis-cocuklar-yeniden-hastalik-riskiyle-karsi-karsiya/233829/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Tue, 20 Oct 2026 19:17:56 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Türkiye&#39;de çocukluk çağı aşılarına yönelik ret ve tereddütlerin artması, bulaşıcı hastalıklarla mücadelede yeni endişeleri beraberinde getiriyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Şevket Özkaya, aşılama oranlarının düşmesinin geçmişte kontrol altına alınan hastalıkların yeniden görülmesine yol açabileceğini belirtti.</p><p>Özkaya, aşı reddindeki artışın özellikle 2015 yılından itibaren hızlandığını ifade ederek geçmiş yıllara ait verileri paylaştı. Buna göre Türkiye&#39;de 2011 yılında 183 olarak kaydedilen aşı reddi sayısı, 2014&#39;te bin 370&#39;e, 2015&#39;te 5 bin 91&#39;e, 2016&#39;da 11 bin 470&#39;e yükseldi. Bu sayı 2017 yılında ise 23 bini aştı.</p><p>2024 yılına ilişkin verileri de değerlendiren Özkaya, çocuklarına aşı yaptırmayan veya aşı takip sisteminden çıkan aile sayısının yaklaşık 100 bine ulaştığını söyledi.</p><strong>Aşı tereddüdünde sosyal medyanın etkisi</strong><p>Aşı yaptırmayı reddeden ailelerin yanı sıra aşıların güvenilirliği konusunda kararsız kalan ailelerin de bulunduğunu anlatan Prof. Dr. Özkaya, bu iki grubun birbirinden ayrılması gerektiğini belirtti.</p><p>Bazı ailelerin aşılarla ilgili soru işaretleri taşımasına rağmen çevrelerinden gördükleri baskı nedeniyle çocuklarını aşılattığını ifade eden Özkaya, sosyal medyada yayılan aşı karşıtı içeriklerin tereddütleri artırabildiğini dile getirdi.</p><p>Özkaya, ailelerin karar verirken doğrulanmamış paylaşımlar yerine bilimsel araştırmaları ve aşıyla önlenebilen hastalıkların yol açabileceği sağlık sorunlarını dikkate alması gerektiğini vurguladı.</p><strong>Türkiye&#39;de 2024 yılında 1.523 kızamık vakası</strong><p>Aşılamanın önemini ortaya koyan gelişmelerden birinin kızamık vakalarındaki artış olduğunu belirten Özkaya, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve UNICEF tarafından hazırlanan ortak rapordaki verilere işaret etti.</p><p>Rapora göre Türkiye, 2024 yılında bildirilen bin 523 kızamık vakasıyla DSÖ Avrupa Bölgesi&#39;nde en fazla vaka kaydedilen dokuzuncu ülke oldu.</p><p>Avrupa ve Orta Asya&#39;da kızamık vakalarının son 25 yılın en yüksek düzeyine ulaştığını hatırlatan Özkaya, ABD&#39;de de kızamık kaynaklı ölümlerin gündeme geldiğini söyledi.</p><p>Kızamığın yüksek bulaşıcılığa sahip bir hastalık olduğunu belirten uzmanlar, toplumdaki aşılama oranlarının korunmasının salgınların önlenmesinde belirleyici olduğunu ifade ediyor.</p><strong>Aşıların geciktirilmemesi gerekiyor</strong><p>Prof. Dr. Şevket Özkaya, çocukluk çağı aşılarının bulaşıcı hastalıklara karşı korunmada en etkili yöntemler arasında bulunduğunu belirterek Türkiye&#39;de Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen aşılama programlarının sürdürülmesi gerektiğini söyledi.</p><p>Türkiye&#39;de kızamık aşısı uygulama oranlarının yüzde 95&#39;in üzerinde olduğunu aktaran Özkaya, bu düzeyin korunmasının toplum sağlığı açısından önem taşıdığını kaydetti.</p><p>Kızamık, kabakulak, kızamıkçık, grip ve suçiçeği gibi hastalıkların aşılarla önlenebildiğini hatırlatan Özkaya, aşı takvimindeki gecikmelerin çocukları ciddi hastalıklarla karşı karşıya bırakabileceğini ifade etti.</p><p>Özkaya, ailelere çocuklarının aşılarını önerilen takvime uygun şekilde yaptırmaları çağrısında bulunarak aşı reddinin ağır hastalık ve ölüm riskini artırabileceği uyarısını yineledi.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/asi-reddinde-endiselendiren-ar_1792513075_u6rzhc.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Aşı reddinde endişelendiren artış: Çocuklar yeniden hastalık riskiyle karşı karşıya ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/asi-reddinde-endiselendiren-ar_1792513075_u6rzhc.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[45 yaşından önce menopoza giren kadınlara kalp hastalığı uyarısı!]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/45-yasindan-once-menopoza-giren-kadinlara-kalp-hastaligi-uyarisi/233787/</link>
            <description><![CDATA[2,6 milyondan fazla kadının verilerinin incelendiği araştırmada, ameliyat veya tıbbi tedavi nedeniyle erken menopoza giren kadınlarda koroner kalp hastalığı riskinin yüzde 48 daha yüksek olabileceği belirlendi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/45-yasindan-once-menopoza-giren-kadinlara-kalp-hastaligi-uyarisi/233787/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Mon, 19 Oct 2026 12:29:02 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Kadınlarda menopozun doğal süreç dışında, cerrahi müdahale veya tıbbi tedaviler sonucunda erken yaşta başlaması kalp ve damar sağlığını etkileyebiliyor. JAMA Network Open dergisinde yayımlanan ve 2 milyon 617 bin 942 kadının verilerini kapsayan araştırma, özellikle 45 yaşından önce gelişen iyatrojenik menopozun kardiyovasküler hastalıklarla ilişkisini ortaya koydu.</p><p>Araştırmanın sonuçlarını değerlendiren Medicana International İzmir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Gültekin Koçun, yumurtalıkların cerrahi olarak alınması veya bazı kanser tedavileri sonucunda östrojen seviyesinin hızla düşebildiğini belirtti.</p><p>Koçun, bu durumun damar sağlığını olumsuz etkileyebileceğini ve erken yaşta menopoza giren kadınların kalp-damar hastalıkları açısından takip edilmesi gerektiğini söyledi.</p><strong>Kalp hastalığı riskinde yüzde 48 artış</strong><p>36 sistematik derleme ve meta-analizden oluşan araştırmanın sonuçlarına göre, 45 yaşından önce cerrahi veya tıbbi nedenlerle menopoza giren kadınlarda kardiyovasküler olay riski yüzde 25, koroner kalp hastalığı riski yüzde 48, inme riski ise yüzde 22 daha yüksek bulundu.</p><p>Op. Dr. Koçun, doğal menopozda hormon seviyelerinin zaman içerisinde azaldığını, ancak ameliyat veya bazı tıbbi tedaviler sonucunda bu değişimin çok daha hızlı gerçekleşebildiğini anlattı.</p><p>Östrojen hormonunun damar esnekliğinin korunmasında, kolesterol dengesinde ve iltihabi süreçlerin düzenlenmesinde rol oynadığını belirten Koçun, hormonun ani kaybının damar sistemi üzerindeki etkilerine değindi.</p><p>Koçun, 'İyatrojenik menopozda östrojen hormonunun ani kaybının damar sistemi üzerindeki koruyucu etkilerini nasıl ortadan kaldırdığını biliyoruz ve bu çalışma net bir şekilde bunu doğrulamaktadır.' dedi.</p><p>Yumurtalıkların alınmasının yanı sıra kemoterapi, radyoterapi ve hormon baskılayıcı tedavilerin de östrojen seviyelerinde ciddi düşüşe neden olabileceğini belirten Koçun, bu değişimin damarlarda sertleşme ve plak oluşumunu hızlandırabileceğini ifade etti.</p><strong>Ameliyatlarda organların korunması önemli</strong><p>Erken menopoz riskinin azaltılmasında cerrahi kararların önemine değinen Koçun, özellikle iyi huylu hastalıklar nedeniyle yapılan ameliyatlarda rahim ve yumurtalıkların mümkün olduğunca korunması gerektiğini söyledi.</p><p>Myom, polip, kist ve tedaviye yanıt vermeyen düzensiz kanamalar nedeniyle cerrahi müdahale gerekebildiğini anlatan Koçun, hastanın sağlık durumu uygunsa organ koruyucu yöntemlerin tercih edilmesinin önemli olduğunu belirtti.</p><p>Koçun, 'Bu cerrahilerde rahim ve yumurtalıkları korumanın hasta sağlığı açısından bir engeli yoksa ameliyat organları koruyacak şekilde düzenlenmelidir. Myomlar, polipler ve kistler rahim ile yumurtalıklar korunarak alınabilirse cerrahi menopoz ortaya çıkmaz. Bize doktorlar olarak düşen görev öncelikle organları korumaya çalışmak olmalıdır.' ifadelerini kullandı.</p><p>Organların korunmasının mümkün olmadığı durumlarda ise menopoz sonrası ortaya çıkabilecek sağlık risklerinin gecikmeden değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.</p><strong>Erken menopoza giren kadınlar hangi kontrolleri yaptırmalı?</strong><p>Op. Dr. Gültekin Koçun, 45 yaşından önce tıbbi veya cerrahi nedenlerle menopoza giren kadınlarda tansiyon, kolesterol ve kan şekeri kontrollerinin önem taşıdığını belirtti.</p><p>Özellikle hormona duyarlı kanser nedeniyle tedavi görmeyen kadınlarda, kişisel sağlık durumuna göre hormon replasman tedavisinin hekimle görüşülebileceğini söyledi. Bu tedavinin her hasta için uygun olmadığını ve kararın bireysel değerlendirmeyle verilmesi gerektiğini vurguladı.</p><p>Koçun, 'Eğer menopoza girme nedeniniz hormona duyarlı bir kanser türü değilse ve 45 yaşın altındaysanız, kişiselleştirilmiş hormon replasman tedavisi kadın hastalıkları ve doğum uzmanıyla konuşmanız gereken ilk konudur.' dedi.</p><p>Kalp-damar sağlığını korumak için yaşam alışkanlıklarının da düzenlenmesini öneren Koçun, Akdeniz tipi beslenme, haftada en az 150 dakika aerobik egzersiz, iki gün direnç egzersizi, sigaradan uzak durma ve kilo kontrolünün önemine değindi.</p><p>Erken menopozun ardından sağlık kontrollerinin ertelenmemesi gerektiğini belirten Koçun, kişiye uygun tıbbi takip ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle kalp-damar risklerinin yönetilebileceğini ifade etti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/45-yasindan-once-menopoza-gire_1792402139_89CYrJ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ 45 yaşından önce menopoza giren kadınlara kalp hastalığı uyarısı! ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/45-yasindan-once-menopoza-gire_1792402139_89CYrJ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Meme kanserinde erken teşhis hayat kurtarıyor: 40 yaş uyarısı!]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/meme-kanserinde-erken-teshis-hayat-kurtariyor-40-yas-uyarisi/233786/</link>
            <description><![CDATA[Medicana International Ankara Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Gülçin Türkmen Sarıyıldız, meme kanserinde erken evrede tanı konulduğunda sağ kalım oranlarının yüzde 90 ve üzerine çıkabildiğini belirterek kadınlara düzenli tarama çağrısında bulundu.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/meme-kanserinde-erken-teshis-hayat-kurtariyor-40-yas-uyarisi/233786/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Mon, 19 Oct 2026 12:22:07 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Türkiye&#39;de kadınlar arasında en sık görülen kanser türü olan meme kanseri, her yıl yaklaşık 32 bin kadını etkiliyor. Hastalığın erken dönemde tespit edilmesi tedavi başarısını artırırken, taramaların ertelenmesi tanı sürecini geciktirebiliyor.</p><p>Medicana International Ankara Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Gülçin Türkmen Sarıyıldız, kadınların aile, çocuk ve iş yaşamındaki sorumlulukları nedeniyle kendi sağlık kontrollerini ihmal edebildiklerini söyledi.</p><p>Meme kanserinde erken tanının hastalığın seyri açısından belirleyici olduğunu vurgulayan Sarıyıldız, kadınların memelerinde meydana gelen değişiklikleri takip etmeleri ve şüpheli bir durumla karşılaştıklarında sağlık kuruluşlarına başvurmaları gerektiğini belirtti.</p><strong>40 yaşından itibaren mamografi uyarısı</strong><p>Doç. Dr. Sarıyıldız, özellikle 40 yaşından itibaren mamografi taramalarının düzenli yapılmasının önemine değinerek kişisel risk durumuna göre meme ultrasonografisinin de değerlendirmeye alınabileceğini ifade etti.</p><p>Kadınların mamografi konusunda en sık yaşadığı endişelerden birinin radyasyon olduğunu belirten Sarıyıldız, bu incelemede kullanılan radyasyon miktarının oldukça düşük olduğunu söyledi.</p><p>Sarıyıldız, 'Mamografide kullanılan radyasyon dozu oldukça düşüktür ve standart bir mamografi incelemesinde alınan doz, yaklaşık olarak birkaç aylık doğal arka plan radyasyonuna karşılık gelir' dedi.</p><p>Mamografinin radyasyon endişesi nedeniyle ertelenmemesi gerektiğini anlatan Sarıyıldız, tarama sıklığının ve kullanılacak yöntemin hekim değerlendirmesine göre belirlenmesini önerdi.</p><strong>Her yıl yaklaşık 32 bin kadına tanı konuluyor</strong><p>Türkiye&#39;de yılda yaklaşık 32 bin kadına meme kanseri tanısı konulduğunu belirten Sarıyıldız, hastalık hakkında doğru bilgi edinmenin ve tarama programlarına katılmanın önemini vurguladı.</p><p>Erken evrede tanı konulan meme kanseri hastalarında sağ kalım oranlarının yüzde 90&#39;ın üzerine çıkabildiğini ifade eden Sarıyıldız, kadınların kendi bedenlerini tanımasının erken başvuru açısından önemli olduğunu kaydetti.</p><p>Sarıyıldız, 'Meme kanseri konusunda farkındalık yalnızca belirli gün ve aylarla sınırlı kalmamalı. Kadınların kendi bedenlerini tanımaları, meme bölgesindeki değişiklikleri fark etmeleri ve sağlıklarıyla ilgili kaygılarını ertelememeleri gerekiyor' ifadelerini kullandı.</p><strong>Şüpheli değişiklikleri ertelemeyin</strong><p>Meme sağlığıyla ilgili bilinçlenmenin yalnızca hastalık hakkında bilgi sahibi olmakla sınırlı kalmaması gerektiğini belirten Doç. Dr. Gülçin Türkmen Sarıyıldız, kadınların gerekli durumlarda sağlık kuruluşlarına başvurmasının önemini anlattı.</p><p>Sarıyıldız, 'Farkındalık, yalnızca hastalığın adını bilmek değil, gerektiğinde harekete geçebilmektir. Kadınların meme sağlığıyla ilgili kaygılarını ertelememelerini, şüpheli bir değişiklik fark ettiklerinde sağlık profesyonellerine başvurmalarını ve bilimsel temelli bilgiler doğrultusunda hareket etmelerini önemsiyoruz' dedi.</p><p>Kadınların yaşlarına ve kişisel risklerine uygun tarama programlarını takip etmelerini isteyen Sarıyıldız, erken tanı bilincinin yalnızca farkındalık etkinlikleriyle sınırlı kalmaması gerektiğini ifade etti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/meme-kanserinde-erken-teshis-h_1792401725_hWpMjl.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Meme kanserinde erken teşhis hayat kurtarıyor: 40 yaş uyarısı! ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/meme-kanserinde-erken-teshis-h_1792401725_hWpMjl.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Çocuğunuzun kasığındaki şişliği hafife almayın! Kalıcı hasara yol açabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/cocugunuzun-kasigindaki-sisligi-hafife-almayin-kalici-hasara-yol-acabilir/233785/</link>
            <description><![CDATA[Çocuk Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. İrfan Serdar Arda, bebeklerde ve çocuklarda görülen kasık fıtığının kendiliğinden iyileşmediğini belirterek tedavinin gecikmesi halinde bağırsak, yumurtalık ve testislerde ciddi hasarlar oluşabileceği uyarısında bulundu.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/cocugunuzun-kasigindaki-sisligi-hafife-almayin-kalici-hasara-yol-acabilir/233785/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Mon, 19 Oct 2026 12:17:33 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Çocukların kasık bölgesinde zaman zaman ortaya çıkan ve daha sonra kaybolan şişlikler, cerrahi müdahale gerektiren kasık fıtığının belirtisi olabiliyor. Özellikle bebeklik döneminde görülen bu rahatsızlık, erken doğan çocuklarda daha fazla risk taşıyor.</p><p>Acıbadem Bayındır Söğütözü Hastanesi Çocuk Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. İrfan Serdar Arda, ailelerin kasık bölgesindeki şişlikleri geçici bir durum olarak görmemesi gerektiğini belirtti. Çocuklarda kasık fıtığının kendiliğinden kapanmadığını söyleyen Arda, tanı konulduktan sonra cerrahi tedavinin uygun zamanda planlanması gerektiğini ifade etti.</p><strong>Ağlarken belirginleşiyor, yatınca kaybolabiliyor</strong><p>Kasık fıtığının en yaygın belirtisinin kasık bölgesinde oluşan şişlik olduğunu anlatan Prof. Dr. Arda, bu şişliğin her zaman görünür olmayabileceğini söyledi.</p><p>Arda, 'Bu şişlik özellikle çocuk ağladığında, güldüğünde veya ıkındığında belirginleşebiliyor. Çocuk sakinleştiğinde ya da yattığında ise kaybolabiliyor.' dedi.</p><p>Kasık fıtığının erkek çocuklarda kız çocuklarına göre yaklaşık 5 ila 8 kat daha sık görüldüğünü belirten Arda, erken doğan bebeklerin de risk grubunda olduğunu bildirdi.</p><p>Fıtığın sağ kasıkta daha sık ortaya çıkabildiğini ifade eden Arda, küçük yaştaki çocuklarda iki taraflı görülme ihtimalinin de bulunduğunu kaydetti.</p><strong>Bu belirtiler varsa acil müdahale gerekebilir</strong><p>Kasık fıtığının en ciddi risklerinden biri, fıtık kesesine giren organların sıkışarak karın içine geri dönememesi.</p><p>Prof. Dr. Arda, fıtık kesesinde çoğunlukla bağırsakların bulunduğunu, kız çocuklarında ise yumurtalığın da kese içine girebildiğini anlattı.</p><p>Organların sıkışması halinde kan dolaşımının bozulabileceğini belirten Arda, müdahalenin gecikmesinin kalıcı doku hasarına neden olabileceğini söyledi. Erkek çocuklarda testislerin kanlanmasının da bu durumdan olumsuz etkilenebileceğini ifade etti.</p><p>Özellikle kasıktaki şişliğin sertleşmesi, kaybolmaması veya karın içine geri gitmemesi durumunda dikkatli olunması gerektiğini vurgulayan Arda, ağrı ve kusmanın da acil değerlendirme gerektiren belirtiler arasında bulunduğunu belirtti.</p><strong>Kasık fıtığı kendiliğinden iyileşmiyor</strong><p>Çocuklarda kasık fıtığının temel tedavisinin ameliyat olduğunu söyleyen Prof. Dr. Arda, şişliğin zaman zaman kaybolmasının hastalığın iyileştiği anlamına gelmediğini ifade etti.</p><p>Ameliyatın genel anestezi altında gerçekleştirildiğini belirten Arda, işlem sırasında fıtık kesesinin çevre dokulardan ayrıldığını ve karın boşluğuyla bağlantısının kapatıldığını anlattı.</p><p>Kasık fıtığı ameliyatlarının çoğunlukla günübirlik yapılabildiğini bildiren Arda, ameliyat öncesinde çocuğun anestezi uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.</p><p>Beslenmenin ne zaman kesileceği dahil ameliyat öncesi hazırlıkların sağlık ekibinin talimatlarına göre yapılmasının önemini vurgulayan Arda, uygun cerrahi yöntemle gerçekleştirilen onarımlarda fıtığın tekrarlama olasılığının düşük olduğunu kaydetti.</p><p>Prof. Dr. İrfan Serdar Arda, çocuklarının kasık bölgesinde şişlik fark eden ailelerin çocuk cerrahisi uzmanına başvurmasını, şişliğe ağrı, kusma veya sertleşme eşlik etmesi halinde ise acil sağlık değerlendirmesi yaptırmasını önerdi.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cocugunuzun-kasigindaki-sislig_1792401452_3MzIF0.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Çocuğunuzun kasığındaki şişliği hafife almayın! Kalıcı hasara yol açabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cocugunuzun-kasigindaki-sislig_1792401452_3MzIF0.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Her sıcak basmasını menopoz sanmayın! İşte dikkat edilmesi gereken 5 belirti]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/her-sicak-basmasini-menopoz-sanmayin-iste-dikkat-edilmesi-gereken-5-belirti/233774/</link>
            <description><![CDATA[Menopoz döneminde görülen sıcak basması, gece terlemesi ve adet düzensizliklerinin farklı sağlık sorunlarıyla da ilişkili olabileceğini belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Matanat Chankaya, kadınların dikkat etmesi gereken 5 önemli noktayı açıkladı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/her-sicak-basmasini-menopoz-sanmayin-iste-dikkat-edilmesi-gereken-5-belirti/233774/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 18 Oct 2026 22:22:02 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Kadınların yaşamında doğal bir süreç olan menopoz, hormonal değişimlerle birlikte fiziksel ve duygusal birçok belirtiyi beraberinde getirebiliyor. Ancak sıcak basması, gece terlemesi, uyku sorunları ve adet düzensizlikleri gibi şikyetlerin tamamını menopozla ilişkilendirmek, bazı sağlık sorunlarının gözden kaçmasına neden olabiliyor.</p><p>18 Ekim Dünya Menopoz Günü dolayısıyla değerlendirmelerde bulunan Erdem Hastanesi Çakmak Şubesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Matanat Chankaya, menopoz döneminde kadınların bedenlerinde yaşanan değişimleri doğru yorumlamalarının önemine dikkat çekti.</p><p>Menopozun bir hastalık olmadığını, kadın yaşamının doğal evrelerinden biri olduğunu belirten Chankaya, bu dönemde ortaya çıkan belirtilerin kişiden kişiye farklılık gösterebildiğini ifade etti.</p><p>1. Sıcak basması ve uyku sorunlarını hafife almayın</p><p>Menopoza geçiş sürecinde en sık karşılaşılan şikyetler arasında sıcak basması, gece terlemesi, adet düzensizlikleri, uyku problemleri, ruh hlinde değişiklikler ve vajinal kuruluk bulunuyor.</p><p>Op. Dr. Matanat Chankaya, bu belirtilerin her kadında aynı yoğunlukta görülmediğini belirterek, özellikle günlük yaşamı olumsuz etkileyen şikyetlerin değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.</p><p>Sıcak basması ve gece terlemesinin menopoz döneminde yaygın olarak görülebildiğini ancak benzer yakınmaların farklı nedenlerle de ortaya çıkabileceğini ifade eden Chankaya, kadınların belirtileri yalnızca yaşlarına veya hormonal değişimlere bağlamamaları gerektiğini belirtti.</p><p>Özellikle uyku düzenini bozan, iş ve sosyal yaşamı etkileyen yakınmaların uzun süre görmezden gelinmemesi gerektiğine dikkat çekti.</p><p>2. Menopoz sonrası kanama ciddi bir uyarı olabilir</p><p>Menopoz döneminde en fazla dikkat edilmesi gereken durumlardan biri, adet kanamalarının sona ermesinin ardından yeniden kanama veya lekelenme görülmesi.</p><p>Op. Dr. Chankaya, menopoz sonrasında ortaya çıkan kanamanın normal kabul edilmemesi gerektiğini belirterek, böyle bir durumda kadın hastalıkları ve doğum hekimine başvurulmasının önemini vurguladı.</p><p>Menopoza geçiş döneminde adet döngüsünde düzensizlikler yaşanabileceğini ancak normalden çok daha yoğun, uzun süren veya alışılmışın dışında gerçekleşen kanamaların da araştırılması gerektiğini ifade etti.</p><p>Menopoz sonrası kanamanın farklı nedenlerden kaynaklanabileceğini belirten Chankaya, altta yatan durumun belirlenmesi için gerekli muayene ve tetkiklerin yapılması gerektiğini kaydetti.</p><p>3. Kemik erimesi ve kalp sağlığına dikkat edin</p><p>Menopozun yalnızca adet döngüsünün sona ermesiyle sınırlı olmadığını belirten Op. Dr. Matanat Chankaya, hormonal değişimlerin uzun vadede kemik ve kalp-damar sağlığını da etkileyebildiğini söyledi.</p><p>Menopoz döneminde östrojen seviyelerinin azalmasıyla birlikte kemik kaybının hızlanabildiğini ifade eden Chankaya, bunun ilerleyen yaşlarda kemik erimesi ve kırık riskini artırabileceğine dikkat çekti.</p><p>Bu süreçte kemik sağlığının düzenli olarak değerlendirilmesinin önem taşıdığını belirten Chankaya, tansiyon ve kolesterol gibi kalp-damar hastalıklarıyla ilişkili risk faktörlerinin de takip edilmesi gerektiğini vurguladı.</p><p>Yaşla birlikte artabilen sağlık risklerine karşı düzenli kontrollerin ihmal edilmemesi gerektiğini ifade etti.</p><p>4. Beslenme ve hareket alışkanlıklarınızı gözden geçirin</p><p>Menopoz döneminde sağlıklı yaşam alışkanlıkları, hem günlük şikyetlerin yönetilmesinde hem de uzun vadeli sağlık sorunlarının önlenmesinde önemli rol oynuyor.</p><p>Op. Dr. Chankaya, sebze, meyve, tam tahıl, yeterli protein ve lif içeren dengeli beslenmenin bu dönemde genel sağlığın korunmasına katkı sağladığını belirtti.</p><p>Düzenli fiziksel aktivitenin kas ve kemik sağlığını desteklediğini, kalp-damar sağlığı açısından da yararlı olduğunu ifade eden Chankaya, yeterli ve kaliteli uykunun önemine dikkat çekti.</p><p>Menopoz döneminde tek bir besin veya alışkanlıktan bütün sorunları çözmesini beklemenin doğru olmadığını belirten Chankaya, sürdürülebilir bir yaşam düzeni oluşturulması gerektiğini kaydetti.</p><p>5. Şikyetlerinizi konuşmaktan çekinmeyin</p><p>Menopozla ilgili yanlış bilgiler ve toplumsal çekinceler, bazı kadınların yaşadıkları sorunları dile getirmesini zorlaştırabiliyor.</p><p>Op. Dr. Matanat Chankaya, menopoz belirtilerinin herkes tarafından yaşanan sıradan sorunlar olarak görülüp önemsenmemesinin yaşam kalitesini olumsuz etkileyebileceğini belirtti.</p><p>Kadınların sıcak basması, uyku bozuklukları, duygu durum değişiklikleri veya diğer yakınmalarını sağlık kontrollerinde açıkça paylaşmalarının önem taşıdığını ifade etti.</p><p>Her kadının menopoz sürecini farklı deneyimlediğini hatırlatan Chankaya, kişisel ihtiyaçlara uygun değerlendirme ve sağlık desteğinin bu dönemin daha rahat geçirilmesine yardımcı olabileceğini söyledi.</p><strong>Menopoz bir son değil, yaşamın yeni bir dönemi</strong><p>Menopozun kadınlar için korkulması gereken bir süreç olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Op. Dr. Matanat Chankaya, doğru bilgi ve düzenli sağlık kontrollerinin önemine dikkat çekti.</p><p>Chankaya, 'Menopozu korkulacak bir dönem olarak görmek yerine, bedenimizde meydana gelen değişimleri anlayarak bu döneme hazırlanmak gerekiyor. Doğru bilgi, düzenli sağlık kontrolleri ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarıyla menopoz süreci daha bilinçli şekilde yönetilebilir.' ifadelerini kullandı.</p><p>Menopoz döneminde yaşanan değişimlerin farkında olmanın ve olağan dışı belirtilerde zamanında sağlık kuruluşuna başvurmanın, kadınların yaşam kalitesinin korunmasında önemli bir yere sahip olduğunu vurguladı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/her-sicak-basmasini-menopoz-sa_1792351321_A3ShJZ.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Her sıcak basmasını menopoz sanmayın! İşte dikkat edilmesi gereken 5 belirti ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/her-sicak-basmasini-menopoz-sa_1792351321_A3ShJZ.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kalbinizin verdiği bu 3 uyarıyı sakın görmezden gelmeyin!]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/kalbinizin-verdigi-bu-3-uyariyi-sakin-gormezden-gelmeyin/233751/</link>
            <description><![CDATA[Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Yavuz Beşoğul, aort kapak hastalıklarının uzun süre belirti vermeden ilerleyebildiğini belirterek nefes darlığı, göğüs ağrısı ve bayılma gibi şikâyetlerin ihmal edilmemesi gerektiğini söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/kalbinizin-verdigi-bu-3-uyariyi-sakin-gormezden-gelmeyin/233751/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 18 Oct 2026 13:49:33 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Kalbin sol karıncığı ile vücuda kan taşıyan aort damarı arasında bulunan aort kapağında gelişen daralma ve yetmezlikler, zamanla kalp kasının çalışma yükünü artırabiliyor. İleri dönemlerde kalp yetersizliğine kadar ilerleyebilen bu hastalıklar, özellikle yaşlılarda görülmekle birlikte gençleri de etkileyebiliyor.</p><p>Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Yavuz Beşoğul, aort kapak hastalıklarında erken tanı ve doğru tedavi zamanlamasının kalp fonksiyonlarının korunması açısından önemli olduğunu belirtti.</p><p>Aort kapağının görevi, kalpten pompalanan kanın vücuda doğru ilerlemesini sağlamak ve kanın kalbe geri dönmesini engellemek. Kapağın yeterince açılamaması aort darlığına, tam kapanamaması ise aort kapak yetmezliğine neden oluyor.</p><p>Aort kapak darlığında kapak yaprakçıklarının kalınlaşması, kireçlenmesi veya birbirine yapışması sonucunda kanın geçişi zorlaşıyor. Kalp, kanı vücuda pompalayabilmek için daha yüksek basınç üretmek zorunda kalıyor. Uzun süre devam eden bu durum, kalp kasında kalınlaşmaya ve zamanla fonksiyon kaybına yol açabiliyor.</p><p>Aort kapak yetmezliğinde ise pompalanan kanın bir bölümü kalbe geri kaçıyor. Artan kan hacmi nedeniyle sol karıncık genişleyebiliyor ve kalbin kasılma gücü azalabiliyor.</p><p>Prof. Dr. Beşoğul, yaşa bağlı kireçlenmenin yanı sıra doğumsal kapak anomalileri, geçirilmiş romatizmal ateş, enfeksiyonlar ve bazı bağ dokusu hastalıklarının da aort kapağını etkileyebildiğini ifade etti.</p><strong>Bu belirtiler ihmal edilmemeli</strong><p>Aort kapak hastalıkları başlangıçta herhangi bir şikyete neden olmayabiliyor. Hastalık ilerledikçe özellikle fiziksel hareket sırasında ortaya çıkan nefes darlığı, göğüs ağrısı ve çabuk yorulma görülebiliyor.</p><p>Prof. Dr. Yavuz Beşoğul, efor sırasında bayılma veya bayılacak gibi olma hissinin de ileri aort kapak darlığı açısından değerlendirilmesi gereken belirtilerden olduğunu belirtti.</p><p>Hastalığın ilerleyen dönemlerinde çarpıntı, gece nefes darlığı, yatarken solunum güçlüğü ve ayak bileklerinde şişlik gelişebiliyor.</p><p>Özellikle ani başlayan şiddetli göğüs ağrısı, ciddi nefes darlığı ve bayılma gibi durumlarda acil tıbbi değerlendirme gerekiyor.</p><p>Aort kapak hastalıklarının tanısında öncelikle hastanın şikyetleri ve fizik muayene bulguları değerlendiriliyor. Kalbin dinlenmesi sırasında duyulan üfürüm, kapak hastalığı şüphesini artırabiliyor.</p><p>Tanıda kullanılan temel yöntem ise ekokardiyografi. Kalp ultrasonu olarak da bilinen bu incelemeyle kapağın hareketleri, kan akımının hızı, darlığın veya kaçağın derecesi ve kalp kasının durumu değerlendiriliyor.</p><p>Gerekli görülen hastalarda bilgisayarlı tomografi, kalp MR&#39;ı ve koroner anjiyografi gibi ek incelemeler de yapılabiliyor.</p><strong>Kapak ameliyatında farklı yöntemler uygulanabiliyor</strong><p>Prof. Dr. Beşoğul, tedavi kararının hastalığın derecesine, hastanın şikyetlerine ve kalp fonksiyonlarına göre verildiğini belirtti.</p><p>Hafif ve orta dereceli kapak hastalıklarında düzenli takip yeterli olabilirken, ileri derecede darlık veya yetmezlik bulunan hastalarda cerrahi müdahale gerekebiliyor.</p><p>İlaç tedavileri yüksek tansiyon, ritim bozukluğu ve kalp yetersizliği gibi eşlik eden sorunların kontrolüne yardımcı olabiliyor. Ancak ileri derecede yapısal aort kapak darlığını ilaçla ortadan kaldırmak mümkün olmuyor.</p><p>Aort kapak hastalıklarının cerrahi tedavisinde kapak tamiri veya değişimi uygulanabiliyor. Günümüzde uygun hastalarda koltukaltından açılan 4-5 santimetrelik kesiyle aort kapak tamiri ve değişimi gerçekleştirilebiliyor.</p><p>Özellikle 75 yaş ve üzerindeki hastalarda kateter yoluyla aort kapağı yerleştirilmesini sağlayan TAVI veya TAVR yöntemi de değerlendirilebiliyor.</p><p>Prof. Dr. Beşoğul, uygulanacak yöntemin hastanın yaşı, cerrahi riski, kapak yapısı, beklenen yaşam süresi ve diğer sağlık sorunları dikkate alınarak belirlendiğini ifade etti.</p><strong>Erken tanı kalp kasını koruyabilir</strong><p>Aort kapak hastalıklarında tedavinin zamanlaması, kalp kasında kalıcı hasar oluşmasının önlenmesi açısından önem taşıyor.</p><p>Uzun süre devam eden kapak darlığı veya yetmezliği, kalbin artan yük altında çalışmasına neden oluyor. Bu süreçte kalp kası kalınlaşabiliyor, kalp boşlukları genişleyebiliyor ve pompalama fonksiyonları bozulabiliyor.</p><p>Prof. Dr. Yavuz Beşoğul, belirgin şikyeti bulunmayan ancak ileri derecede kapak hastalığı saptanan kişilerin de düzenli takip edilmesi gerektiğini vurguladı.</p><p>Nefes darlığı, eforla ortaya çıkan göğüs ağrısı, bayılma ve fiziksel kapasitede belirgin azalma yaşayan kişilerin muayeneyi geciktirmemesi gerektiğini belirten Beşoğul, uygun zamanda yapılan müdahalenin kalp fonksiyonlarının korunmasında belirleyici olduğunu ifade etti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kalbinizin-verdigi-bu-3-uyariy_1792320571_YcsiKo.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kalbinizin verdiği bu 3 uyarıyı sakın görmezden gelmeyin! ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kalbinizin-verdigi-bu-3-uyariy_1792320571_YcsiKo.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[8 yaşındaki Ayşenur’un boynundaki şişlik kanser çıktı: Tedaviden sevindiren haber]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/8-yasindaki-aysenur-un-boynundaki-sislik-kanser-cikti-tedaviden-sevindiren-haber/233746/</link>
            <description><![CDATA[Antalya’da boynundaki şişlik nedeniyle kanser tanısı konulan 8 yaşındaki Ayşenur Keklikoğlu’nun kemoterapi ve radyoterapi tedavisine olumlu yanıt alındı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/8-yasindaki-aysenur-un-boynundaki-sislik-kanser-cikti-tedaviden-sevindiren-haber/233746/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 18 Oct 2026 00:17:35 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Antalya&#39;da yaşayan ilkokul üçüncü sınıf öğrencisi Ayşenur Keklikoğlu&#39;nun boynunda oluşan şişlik, antibiyotik tedavisine rağmen geçmeyince ailesi yeniden hastaneye başvurdu. Antalya Şehir Hastanesinde yapılan görüntüleme ve biyopsi işlemlerinin ardından küçük kıza çocukluk çağı tümörlerinden rabdomyosarkom tanısı konuldu.</p><p>Yaklaşık iki ay önce tedavisine başlanan Ayşenur&#39;a kemoterapi ve radyoterapi uygulandı. Radyoterapi süreci tamamlanan küçük kızın kemoterapisi devam ederken, ilk değerlendirmelerde tedaviye belirgin yanıt alındığı bildirildi.</p><strong>'Çocuğumun hastalığını öğrendiğimde yıkıldım'</strong><p>Kızının hastalığını öğrendiğinde büyük üzüntü yaşadığını anlatan anne Çiğdem Keklikoğlu, şişliğin geçmemesi üzerine Antalya Şehir Hastanesine yönlendirildiklerini söyledi.</p><p>Keklikoğlu, 'Çocuğumun hastalığını ilk öğrendiğimde yıkıldım, kötü oldum. Şokun etkisinden çıkamadım. Mecbur alışmak zorunda kaldım. Moral vermek istedim çocuğuma, morale ihtiyacı var. Gripten geliyor, nezlesin dedim. O yüzden boğazın şişti dedim. Doktorlarımızın hepsinden Allah razı olsun' ifadelerini kullandı.</p><p>Tedavisi devam eden Ayşenur ise sağlık durumunun iyiye gittiğini belirterek, 'Boynumda bir şişlik vardı, kayboldu. Boğazımda hiç acıma yok. Hiçbir hastalık olmadı. Kendimi iyi hissediyorum' dedi.</p><strong>Tedaviye belirgin yanıt alındı</strong><p>Antalya Şehir Hastanesi Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Uzmanı Dr. Mediha Akcan, antibiyotik tedavisine rağmen büyümeye devam eden şişlik nedeniyle yapılan biyopsi sonucunda rabdomyosarkom tanısı konulduğunu belirtti.</p><p>Akcan, 'Kemoterapi ve radyoterapiyi birlikte değerlendirdiğimizde ilk etapta tedaviye yanıtımız belirgin derecede var gözüküyor. Şu anda ilk değerlendirmemizde tedavi yanıtımız var, gayet iyi gidiyor' dedi.</p><p>Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Uzmanı Dr. Ayşe Nur Akınel ise Ayşenur&#39;un önünde 4-6 aylık sistemik kemoterapi süreci bulunduğunu, 4-5 hafta sonra MR ile ara değerlendirme yapılacağını, ardından PET incelemesi gerçekleştirileceğini söyledi.</p><p>Antalya Şehir Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Kliniği İdari Sorumlusu Doç. Dr. Eda Küçüktülü de Ayşenur&#39;un radyoterapi sürecini ciddi kilo kaybı ve belirgin beslenme sorunu yaşamadan tamamladığını ifade etti.</p><strong>Geçmeyen boyun şişliklerine dikkat</strong><p>Dr. Mediha Akcan, çocuklarda boyun bölgesindeki şişliklerin büyük bölümünün iyi huylu nedenlerden kaynaklandığını ancak bazı belirtilerin araştırılması gerektiğini vurguladı.</p><p>Akcan, 'Eğer antibiyotik tedavisi altında büyümeye devam ediyorsa, kilo kaybı eşlik ediyorsa, kemik ağrısı varsa, antibiyotiğe yanıt vermeyen ateş durumu varsa veya vücudunda kolay morarmalar, küçük küçük morluklar oluştuysa, böyle durumlarda vakit kaybetmeden bir çocuk hematoloji, onkoloji hekimine, merkezine başvurmalarını öneriyoruz' diye konuştu.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/8-yasindaki-aysenur-un-boynund_1792271853_2pZnq8.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ 8 yaşındaki Ayşenur’un boynundaki şişlik kanser çıktı: Tedaviden sevindiren haber ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/8-yasindaki-aysenur-un-boynund_1792271853_2pZnq8.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Çocuğunuz gece horluyorsa dikkat! Büyük bademcikler uyku apnesine yol açabilir]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/cocugunuz-gece-horluyorsa-dikkat-buyuk-bademcikler-uyku-apnesine-yol-acabilir/233745/</link>
            <description><![CDATA[Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ, çocuklarda sık tekrarlayan bademcik enfeksiyonları, uyku sırasında nefes durması ve yutma güçlüğü gibi sorunların ameliyat gerekliliği açısından değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/cocugunuz-gece-horluyorsa-dikkat-buyuk-bademcikler-uyku-apnesine-yol-acabilir/233745/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 18 Oct 2026 00:10:57 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Çocuklarda sık görülen bademcik enfeksiyonları, özellikle yüksek ateş, boğaz ağrısı ve yutma güçlüğüyle kendini gösterebiliyor. Bazı çocuklarda ise bademciklerin aşırı büyümesi, gece horlamasına ve uyku sırasında solunum problemlerine neden olabiliyor.</p><p>Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ, bademciklerin büyük olmasının veya çocuğun birkaç kez boğaz enfeksiyonu geçirmesinin tek başına ameliyat nedeni olmadığını belirtti. Topdağ, cerrahi kararın enfeksiyonların sıklığı, uyku kalitesi, solunum fonksiyonları ve çocuğun genel sağlık durumu dikkate alınarak verilmesi gerektiğini ifade etti.</p><p>Boğazın iki yanında bulunan bademcikler, bağışıklık sisteminin bir parçası olarak görev yapıyor. Özellikle erken çocukluk döneminde daha aktif olan bu dokular, bazı çocuklarda belirgin şekilde büyüyebiliyor.</p><p>Ancak büyük bademcikler her zaman sağlık sorunu oluşturmuyor. Çocuğun rahat nefes alması, beslenmesi ve enfeksiyon sıklığı, ameliyat kararında bademciklerin boyutundan daha belirleyici olabiliyor.</p><p>Bademcik enfeksiyonu kaç kez tekrarlarsa ameliyat gerekiyor?</p><p>Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ&#39;ın ele aldığı önemli konulardan biri, tekrarlayan boğaz enfeksiyonlarında ameliyatın hangi koşullarda gündeme geldiği.</p><p>Çocuklarda görülen boğaz enfeksiyonlarının önemli bir bölümü virüslerden kaynaklanıyor. Bu durumlarda antibiyotik tedavisi gerekmiyor. A grubu streptokok gibi bakterilerin neden olduğu enfeksiyonlarda ise doktor değerlendirmesiyle antibiyotik kullanılabiliyor.</p><p>Bademcik ameliyatının değerlendirilmesinde enfeksiyonların sıklığı için belirli klinik ölçütler bulunuyor.</p><p>Son bir yılda en az 7, son iki yılın her birinde en az 5 veya son üç yılın her birinde en az 3 uygun şekilde belgelenmiş boğaz enfeksiyonu atağı geçirilmesi, ameliyatın değerlendirilebildiği durumlar arasında yer alıyor.</p><p>Ancak bu sayıların karşılanması, mutlaka ameliyat yapılacağı anlamına gelmiyor.</p><p>Enfeksiyon sırasında yüksek ateş, boyundaki lenf bezlerinde hassas şişlik, bademciklerde iltihaplı görünüm veya A grubu streptokok enfeksiyonunun doğrulanması gibi bulgular da dikkate alınıyor.</p><p>Dr. Topdağ&#39;ın değerlendirmesinde, tekrarlayan enfeksiyonların sağlık kayıtlarıyla belgelenmesi önem taşıyor. Bu nedenle ailelerin çocuklarının geçirdiği boğaz enfeksiyonlarının tarihlerini, muayene sonuçlarını ve uygulanan tedavileri takip etmesi gerekiyor.</p><p>Enfeksiyon sıklığı ameliyat ölçütlerinin altında kalan çocuklarda, başka bir risk bulunmadığında takip yaklaşımı tercih edilebiliyor.</p><p>Bununla birlikte PFAPA sendromu, birden fazla antibiyotiğe karşı alerji veya intolerans ve tekrarlayan bademcik çevresi apsesi gibi durumlar cerrahi değerlendirmeyi değiştirebiliyor.</p><strong>Gece horlama ve nefes durmasına dikkat</strong><p>Bademciklerin aşırı büyümesi, çocuklarda üst solunum yolunu daraltabiliyor. Geniz eti büyümesinin de eşlik ettiği durumlarda uyku sırasında nefes almak daha güç hale gelebiliyor.</p><p>Gece horlama, ağız açık uyuma, huzursuz uyku ve uyurken nefesin kısa süreli durması, solunum yolu tıkanıklığı açısından değerlendirilmesi gereken belirtiler arasında bulunuyor.</p><p>Obstrüktif uyku apnesi olarak adlandırılan rahatsızlıkta, uyku sırasında üst solunum yolu tekrarlayan biçimde daralıyor veya kapanıyor.</p><p>Bu durum çocuğun gece boyunca yeterince dinlenememesine neden olabiliyor. Bazı çocuklarda gündüz yorgunluğu, dikkat dağınıklığı, hareketlilik, davranış değişiklikleri ve okul başarısında düşüş görülebiliyor.</p><p>Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ, özellikle uykuda nefes durması şüphesi bulunan çocuklarda ayrıntılı kulak burun boğaz değerlendirmesinin önemini vurguluyor.</p><p>Gerekli görülen durumlarda polisomnografi adı verilen uyku testiyle solunum bozukluğunun derecesi belirlenebiliyor.</p><p>Uyku apnesi tanısı doğrulanan ve bademcik büyümesine bağlı tıkanıklık bulunan çocuklarda bademcik ameliyatı, geniz eti ameliyatıyla birlikte planlanabiliyor.</p><p>Ancak cerrahi müdahale her çocukta uyku apnesini tamamen ortadan kaldırmayabiliyor. Özellikle obezite, bazı genetik sendromlar veya ek anatomik sorunları bulunan çocukların ameliyat sonrasında da takip edilmesi gerekebiliyor.</p><strong>Yutma güçlüğü de bademciklerden kaynaklanabilir</strong><p>Bademciklerin ileri derecede büyümesi, bazı çocuklarda yiyeceklerin yutulmasını zorlaştırabiliyor. Özellikle katı gıdaları tüketmekte güçlük yaşayan çocuklarda boğaz yapısının incelenmesi gerekiyor.</p><p>Yutma güçlüğünün farklı hastalıklardan da kaynaklanabilmesi nedeniyle şikyetin doğrudan bademcik büyümesine bağlanmaması önem taşıyor.</p><p>Bademcik çevresinde apse oluşması da tıbbi değerlendirme gerektiren durumlardan biri.</p><p>Tek taraflı şiddetli boğaz ağrısı, ağzı açmakta zorlanma, yutma güçlüğü ve ses değişikliği gibi belirtilerle ortaya çıkabilen bademcik çevresi apsesi, uygun tedavi gerektiriyor. Tekrarlayan apse öyküsü bulunan çocuklarda ameliyat gündeme gelebiliyor.</p><p>Bademciklerin birbirinden farklı büyüklükte görünmesi de muayenede değerlendiriliyor. Ancak boyut farklılığı tek başına ciddi bir hastalık bulunduğunu göstermiyor.</p><strong>Ameliyat sonrası iyileşme ne kadar sürüyor?</strong><p>Tonsillektomi adı verilen bademcik ameliyatı, genel anestezi altında gerçekleştiriliyor. Bademcikler ağız içerisinden çıkarıldığı için boyunda dışarıdan görülen bir ameliyat kesisi oluşturulmuyor.</p><p>Çocuğun sağlık durumuna ve cerrahi gereksinimlerine göre farklı ameliyat teknikleri uygulanabiliyor. Bazı durumlarda bademcik dokusunun tamamı çıkarılırken, uygun hastalarda dokunun bir bölümünün korunduğu yöntemler de kullanılabiliyor.</p><p>Ameliyatın ardından boğaz ağrısı yaşanması beklenen bir durum. Ağrı bazı çocuklarda kulaklara da yansıyabiliyor.</p><p>İyileşme genellikle bir ila iki hafta içerisinde belirgin şekilde ilerliyor. Bu süreçte çocuğun yeterli sıvı tüketmesi ve doktorun önerdiği ağrı kontrolü planına uyulması gerekiyor.</p><p>Su içmekte zorlanma, idrar miktarında azalma ve belirgin halsizlik, sıvı kaybı açısından değerlendirilmesi gereken belirtiler arasında bulunuyor.</p><p>Ameliyat sonrasında ağızdan veya burundan taze kan gelmesi ise acil tıbbi değerlendirme gerektiriyor.</p><p>İyileşme döneminde ağız kokusu ve boğazda beyazımsı iyileşme dokusu görülebiliyor. Ancak yüksek ateş, sıvı alamama veya genel sağlık durumunda kötüleşme yaşanması halinde yeniden muayene gerekiyor.</p><p>Op. Dr. Deniz Özlem Topdağ, çocuklarda bademcik ameliyatı kararının yalnızca enfeksiyon sayısına ya da bademcik büyüklüğüne göre verilmemesi gerektiğini belirtiyor. Uyku sırasında solunumun etkilenmesi, beslenme sorunları, enfeksiyonların klinik özellikleri ve ameliyatın olası riskleri birlikte değerlendiriliyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cocugunuz-gece-horluyorsa-dikk_1792271456_yePWC3.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Çocuğunuz gece horluyorsa dikkat! Büyük bademcikler uyku apnesine yol açabilir ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cocugunuz-gece-horluyorsa-dikk_1792271456_yePWC3.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Doğumda yalnızca bir kez alınabiliyor: Kordon kanı hangi hastalıklarda kullanılıyor?]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/dogumda-yalnizca-bir-kez-alinabiliyor-kordon-kani-hangi-hastaliklarda-kullaniliyor/233744/</link>
            <description><![CDATA[Acıbadem Adana Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Zeynep Cansu Aladağ, doğum sırasında toplanabilen kordon kanının 80'den fazla hastalıkta kullanılan kök hücre tedavileri açısından önemli bir kaynak olduğunu belirterek ailelerin doğum öncesinde bilgilendirilmesi gerektiğini söyledi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/dogumda-yalnizca-bir-kez-alinabiliyor-kordon-kani-hangi-hastaliklarda-kullaniliyor/233744/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sun, 18 Oct 2026 00:03:01 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Bebek dünyaya geldikten sonra göbek kordonu ve plasentada kalan kan, içerdiği kök hücreler nedeniyle bazı hastalıkların tedavisinde kullanılabiliyor. Ancak bu kanın toplanabilmesi için yalnızca doğum sırasında fırsat bulunuyor.</p><p>Kordon kanı bankacılığı hakkında bilgi veren Acıbadem Adana Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Zeynep Cansu Aladağ, ailelerin doğumdan önce bu konuda bilgi edinmesinin önemini anlattı.</p><p>Kordon kanı, doğumun ardından göbek kordonu ve plasentada kalan kanın özel yöntemlerle toplanmasıyla elde ediliyor. Toplanan kan, gerekli kontrollerden geçirildikten sonra saklanmaya uygun bulunursa dondurularak kordon kanı bankasına alınıyor.</p><p>Kordon kanında bulunan kan yapıcı kök hücreler, belirli kan hastalıkları ve bağışıklık sistemi rahatsızlıklarında gerçekleştirilen kök hücre nakillerinde kullanılabiliyor.</p><strong>'80&#39;den fazla hastalık için tedavi olabilecek bir yöntem'</strong><p>Kordon kanının alınabilmesi için doğum anının değerlendirilmesi gerektiğini belirten Dr. Aladağ, bu nedenle ailelerin kararlarını önceden vermelerinin önemli olduğunu söyledi.</p><p>Dr. Aladağ, 'Kordon kanının alınması ve kordon bağını toplanabilmesi için sadece bir an var. Bu da doğum anı. Bu nedenle ailelerin doğumdan önce bilgilendirilmesi gerekiyor. Seksenden fazla kan hastalığı türü için tedavi olabilecek, zaman içerisinde geliştirilecek yöntemlerle daha fazla nörolojik hastalıklara, bağ dokusu, bağışıklık sistemi hastalıklarında bize katkı sağlayabilecek bir yöntemdir' dedi.</p><p>Kordon kanındaki kök hücreler, bazı lösemi türleri, belirli kalıtsal kan hastalıkları ve bağışıklık sistemi bozukluklarında uygulanan kök hücre nakillerinde kullanılabiliyor.</p><p>Nörolojik hastalıklar ve bağ dokusu hastalıklarında ise kordon kanı ve kordon dokusundan elde edilen hücrelerin olası kullanım alanlarına yönelik araştırmalar sürüyor. Bu alanlardaki çalışmaların tamamı, günümüzde yerleşik ve etkinliği kanıtlanmış tedaviler anlamına gelmiyor.</p><strong>Kordon dokusunun saklanması da gündemde</strong><p>Kordon kanının yanı sıra göbek kordonu dokusunun da saklanabildiğini anlatan Dr. Aladağ, bu dokunun gelecekteki hücresel tedavi araştırmaları açısından değerlendirildiğini belirtti.</p><p>Aladağ, 'Kordon bağı çok zengin bir doku olduğu için, nörolojik ve bağışıklıklarla ilgili hastalıklarda bize çok fazla tedavi seçeneği sunacak bir yöntemdir. Zamanla gelişen teknoloji ve yapılan yeni çalışmalarla birçok hastalığa tedavi olacaktır. Alınıp saklanabilmesi için tek şansımız olduğundan dolayı doğum anında alıp saklanırsa hem kendi evladınız için ilerde oluşabilecek hastalıklara, hem de başka çocuklara tedavi sağlayabilecek önemli bir kaynaktır' ifadelerini kullandı.</p><p>Kordon kanının ileride kullanılabilmesi, yalnızca saklanmış olmasına bağlı değil. Hastalığın türü, hücrelerin uygunluğu, yeterli hücre miktarı ve nakil koşulları da tedavi kararında belirleyici oluyor.</p><p>Ayrıca bir çocuğun kendi kordon kanı, özellikle bazı genetik hastalıklarda ve belirli lösemi türlerinde uygun tedavi kaynağı olmayabiliyor.</p><strong>Anne ve bebekten kan alınmıyor</strong><p>Kordon kanının toplanma sürecine ilişkin bilgi veren Dr. Zeynep Cansu Aladağ, işlemin bebek doğduktan ve göbek kordonu ayrıldıktan sonra gerçekleştirildiğini söyledi.</p><p>Aladağ, 'Eğer erken doğum olmamışsa, annede herhangi bir enfeksiyon yoksa ve plasentada herhangi bir enfeksiyon oluşmamışsa kordon bağını biz alabiliyoruz. Sonrasında yeterli kök hücre olup olmadığı bankada değerlendiriliyor. Yeterli kök hücre varsa bebeğin ailesinin istediği süre boyunca saklanabiliyor. Doğum esnasında bebekten herhangi bir kan alınmıyor. Bebek ayrıldıktan sonra kalan kandan ve göbek kordonundan toplandığı için anneye ve bebeğe hiçbir zararı olmuyor' şeklinde konuştu.</p><p>Toplama işlemi, doğumun ardından kalan kan üzerinden yapıldığı için bebeğe ayrıca iğne uygulanmasını gerektirmiyor. Bununla birlikte işlemin gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği, doğumun koşullarına ve anne ile bebeğin sağlık durumuna göre değerlendiriliyor.</p><p>Toplanan kanın saklanabilmesi için gerekli laboratuvar incelemelerinin yapılması ve yeterli miktarda uygun hücre bulunması gerekiyor.</p><strong>Ailelerin doğum öncesinde karar vermesi gerekiyor</strong><p>Kordon kanı bankacılığında ailelerin önünde bağış ve özel saklama gibi farklı seçenekler bulunabiliyor. Bağışlanan kordon kanı, uygun koşullarda başka hastaların tedavisinde kullanılmak üzere değerlendirilebiliyor.</p><p>Özel saklama ise kordon kanının aile adına muhafaza edilmesini kapsıyor. Ancak saklanan hücrelerin ileride mutlaka kullanılacağı veya her hastalık için uygun olacağı garanti edilemiyor.</p><p>Dr. Zeynep Cansu Aladağ&#39;ın açıklamaları, kordon kanı toplama işleminin yalnızca doğum sırasında yapılabilmesi nedeniyle ailelerin bu konuyu gebelik döneminde değerlendirmesi gerektiğini ortaya koyuyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/dogumda-yalnizca-bir-kez-alina_1792270980_rabgSx.jfif" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Doğumda yalnızca bir kez alınabiliyor: Kordon kanı hangi hastalıklarda kullanılıyor? ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/dogumda-yalnizca-bir-kez-alina_1792270980_rabgSx.jfif"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Açık burun estetiği kimlere uygulanıyor? Dr. Yunus Kaplan açıkladı]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/acik-burun-estetigi-kimlere-uygulaniyor-dr-yunus-kaplan-acikladi/233732/</link>
            <description><![CDATA[Burun estetiği ve revizyon rinoplasti alanında çalışan Dr. Yunus Kaplan, açık burun estetiğinin hangi durumlarda tercih edildiğini, ameliyat yönteminin nasıl belirlendiğini ve iyileşme sürecini anlattı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/acik-burun-estetigi-kimlere-uygulaniyor-dr-yunus-kaplan-acikladi/233732/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sat, 17 Oct 2026 17:07:46 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Burun estetiği yaptırmayı düşünen kişilerin en çok merak ettiği konular arasında açık ve kapalı ameliyat teknikleri arasındaki farklar bulunuyor. Burnun görünümünü değiştirmek amacıyla gerçekleştirilen rinoplasti ameliyatlarında, estetik beklentilerin yanı sıra nefes alma fonksiyonlarının korunması da önem taşıyor.</p><p>Burun estetiği ve revizyon rinoplasti alanında çalışmalarını sürdüren Dr. Yunus Kaplan, açık burun estetiğinin özellikle burun ucunda belirgin şekil bozukluğu, kıkırdak asimetrisi veya kapsamlı yapısal düzeltme ihtiyacı bulunan hastalarda tercih edilebildiğini belirtti.</p><p>Açık rinoplasti ameliyatında burun delikleri arasında bulunan ve kolumella olarak adlandırılan bölgeye küçük bir kesi yapılıyor. Burun derisinin kaldırılmasıyla kemik ve kıkırdak yapılar doğrudan görülebiliyor. Böylece cerrah, burun ucunu, burun sırtını ve destek dokularını ayrıntılı biçimde inceleyebiliyor.</p><p>Ancak her burun estetiği ameliyatında açık tekniğin kullanılmasına gerek bulunmuyor. Uygulanacak yöntem, hastanın burun yapısı ve yapılması planlanan işlemlerin kapsamına göre değişiyor.</p><strong>Açık burun estetiği hangi hastalarda tercih ediliyor?</strong><p>Dr. Yunus Kaplan&#39;ın değerlendirmelerine göre açık rinoplasti, özellikle birden fazla anatomik problemin birlikte bulunduğu burunlarda cerrahi planlamayı kolaylaştırabiliyor.</p><p>Burun ucunun düşük veya geniş olması, kıkırdak yapılar arasında belirgin asimetri bulunması ve burun desteğinin yetersiz kalması, açık tekniğin değerlendirilebildiği durumlar arasında yer alıyor.</p><p>Bu tür ameliyatlarda yalnızca burnun dış görünümünün değiştirilmesi yeterli olmayabiliyor. Kıkırdakların yeniden şekillendirilmesi, desteklenmesi veya farklı bölgelerden alınan dokularla güçlendirilmesi gerekebiliyor.</p><p>Travma sonrasında oluşan burun eğrilikleri ve kemik-kıkırdak yapılar arasındaki uyumsuzluklar da ayrıntılı cerrahi müdahale gerektirebiliyor.</p><p>Bununla birlikte burun sırtında kemer bulunması ya da burun ucunun düşük olması, tek başına açık ameliyat yapılacağı anlamına gelmiyor. Uygun hastalarda benzer sorunlar kapalı rinoplasti yöntemiyle de düzeltilebiliyor.</p><p>İkinci kez burun ameliyatı olacaklar nelere dikkat etmeli?</p><p>Daha önce burun estetiği geçirmiş kişilerde yeniden ameliyat yapılması gerektiğinde cerrahi süreç daha karmaşık olabiliyor.</p><p>İlk ameliyat sırasında çıkarılan kıkırdak dokuları, oluşan yara dokusu ve burun desteklerinin değişmesi, ikinci operasyonun planlanmasını etkileyebiliyor.</p><p>Revizyon rinoplasti olarak adlandırılan bu ameliyatlarda, özellikle burun ucunda çökme, belirgin asimetri, burun sırtında düzensizlik veya nefes alma güçlüğü bulunan hastaların ayrıntılı değerlendirilmesi gerekiyor.</p><p>Dr. Kaplan&#39;ın üzerinde durduğu konulardan biri de burun yapısının yeniden desteklenmesi. Bazı revizyon ameliyatlarında hastanın kendi kıkırdak dokularından yararlanılabiliyor.</p><p>Burun içindeki septumdan yeterli kıkırdak elde edilemediğinde kulak veya kaburga kıkırdağı kullanılabiliyor. Hangi dokunun tercih edileceği, ameliyat sırasında yapılacak düzeltmenin kapsamına göre belirleniyor.</p><p>Her revizyon ameliyatında açık tekniğin zorunlu olmadığını da unutmamak gerekiyor. Sınırlı müdahalelerin yeterli olduğu bazı hastalarda kapalı yöntem uygulanabiliyor.</p><strong>Doğal görünüm için yüz yapısı birlikte değerlendiriliyor</strong><p>Burun estetiğinde amaç yalnızca burnu küçültmek veya burun ucunu kaldırmak değil. Alın, gözler, yanaklar, dudaklar ve çene arasındaki oranların da dikkate alınması gerekiyor.</p><p>Dr. Yunus Kaplan&#39;ın ele aldığı cerrahi planlamada burun sırtının yüksekliği, burun ucunun konumu, cilt kalınlığı ve kıkırdakların dayanıklılığı sonucu etkileyen faktörler arasında bulunuyor.</p><p>Özellikle burun ucunun gereğinden fazla kaldırılması veya burun sırtının aşırı küçültülmesi, yüzle uyumsuz bir görünüm oluşmasına neden olabiliyor.</p><p>Kalın ciltli hastalarda ameliyat sonrasındaki şişlikler daha uzun süre devam edebilirken, ince ciltli kişilerde kemik ve kıkırdak yüzeyindeki küçük düzensizlikler daha belirgin görülebiliyor.</p><p>Bu nedenle aynı burun şeklinin her hastada aynı sonucu vermesi beklenmiyor. Cerrahi planın kişinin yüz yapısına göre hazırlanması ve burun içindeki destek dokularının korunması gerekiyor.</p><strong>İyileşme süreci bir yılı aşabiliyor</strong><p>Açık burun estetiği sonrasında ilk günlerde şişlik, hassasiyet ve burun tıkanıklığı görülebiliyor. Bazı hastalarda göz çevresinde morluklar da oluşabiliyor.</p><p>Ameliyatın ardından burnun yeni şeklini korumak amacıyla belirli bir süre atel kullanılabiliyor. Burun içindeki destek materyallerinin ne zaman çıkarılacağı ise yapılan işleme göre değişiyor.</p><p>İlk haftalarda şişliklerin önemli bölümü azalsa da burun ucunun son görünümüne ulaşması aylar sürebiliyor. Kalın ciltli hastalarda veya revizyon ameliyatı geçiren kişilerde bu süre bir yılı aşabiliyor.</p><p>İyileşme döneminde buruna darbe alınmaması, ağır fiziksel aktivitelerden hekimin belirlediği süre boyunca kaçınılması ve kontrol muayenelerinin aksatılmaması gerekiyor.</p><p>Açık rinoplastide burun delikleri arasında küçük bir kesi izi oluşabiliyor. İz zamanla daha az belirgin hale gelebilse de tamamen kaybolacağı garanti edilemiyor.</p><p>Ameliyatın kanama, enfeksiyon, yara iyileşmesi sorunları, asimetri, solunum problemleri ve yeniden müdahale ihtiyacı gibi riskleri de bulunuyor.</p><p>Açık mı, kapalı mı? Karar muayeneyle veriliyor</p><p>Açık ve kapalı rinoplasti arasındaki temel farklardan biri, cerrahi kesilerin yapıldığı bölge.</p><p>Kapalı rinoplastide kesiler burun deliklerinin içerisinden gerçekleştirilirken açık rinoplastide burun delikleri arasına ek bir kesi yapılıyor.</p><p>Kapalı teknik dışarıdan görülebilen bir kesi olmadan ameliyat yapılmasını sağlarken, açık teknik özellikle kapsamlı yapısal düzeltmelerde cerrahın burun iskeletini doğrudan görmesine yardımcı olabiliyor.</p><p>Dr. Yunus Kaplan, ameliyat yönteminin belirlenmesinde burun içi anatomisinin, solunum fonksiyonlarının, estetik beklentilerin ve daha önce geçirilmiş operasyonların birlikte değerlendirilmesi gerektiğine işaret ediyor.</p><p>Bu nedenle ameliyat öncesinde septum eğriliği, burun kapakçığı sorunları, kıkırdak yapısı ve cilt özelliklerinin incelenmesi gerekiyor.</p><p>Açık ya da kapalı rinoplasti kararı, yalnızca hastanın istediği burun şekline göre değil, bu sonucun solunum fonksiyonları korunarak nasıl elde edilebileceğine göre veriliyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/acik-burun-estetigi-kimlere-uy_1792246065_XYDat8.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Açık burun estetiği kimlere uygulanıyor? Dr. Yunus Kaplan açıkladı ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/acik-burun-estetigi-kimlere-uy_1792246065_XYDat8.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Menopozda bu 6 hataya dikkat: Ciddi hastalıkların belirtileri gözden kaçabilir!]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/menopozda-bu-6-hataya-dikkat-ciddi-hastaliklarin-belirtileri-gozden-kacabilir/233724/</link>
            <description><![CDATA[18 Ekim Dünya Menopoz Günü dolayısıyla açıklama yapan Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca, menopoz döneminde sık görülen şikâyetlerin tiroit hastalıklarından kalp-damar sorunlarına kadar farklı sağlık problemleriyle karıştırılabileceği uyarısında bulundu.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/menopozda-bu-6-hataya-dikkat-ciddi-hastaliklarin-belirtileri-gozden-kacabilir/233724/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sat, 17 Oct 2026 13:13:57 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Menopoz döneminde yaşanan sıcak basması, gece terlemesi, uyku sorunları ve kilo değişiklikleri çoğu zaman yaşın doğal bir sonucu olarak kabul ediliyor. Ancak bu belirtilerin tamamını menopoza bağlamak, farklı hastalıkların teşhisinde gecikmelere neden olabiliyor.</p><p>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca, 18 Ekim Dünya Menopoz Günü kapsamında yaptığı açıklamada, kadınların bu süreçte sağlık kontrollerini ihmal etmemesi gerektiğini belirtti.</p><p>Menopozun kadın yaşamının doğal bir dönemi olduğunu ancak ortaya çıkan her belirtinin zararsız kabul edilemeyeceğini vurgulayan Dr. Ağca, 'Kadınların en sık yaptıkları hata, yaşam kalitelerini düşüren şikayetlere yalnızca katlanmak değil, bazı ciddi hastalıkların ilk sinyali olabilecek belirtileri &#39;nasıl olsa menopozdandır&#39; diyerek geçiştirmeleri oluyor. Bu normalleşme algısı, kemik erimesinden kalp-damar hastalıkları ve jinekolojik kanserlere dek pek çok tehlikenin sessizce ilerlemesine zemin hazırlayabiliyor' dedi.</p><strong>Her şikyet menopozdan kaynaklanmayabilir</strong><p>Dr. Jale Dal Ağca, menopoz döneminde kadınların en sık yaptığı altı hatayı ve bunların sağlık üzerindeki olası etkilerini anlattı.</p><p>1. Şikyetleri menopozun doğal sonucu saymak</p><p>Sıcak basması, gece terlemesi, konsantrasyon güçlüğü, vajinal kuruluk ve uyku bozuklukları menopoz döneminde görülebiliyor. Ancak bu yakınmaların günlük yaşamı etkileyecek düzeye ulaşması halinde değerlendirilmesi gerekiyor.</p><p>Dr. Ağca, özellikle halsizlik, uyku problemleri ve benzeri şikyetlerin yalnızca hormonal değişikliklerden kaynaklanmayabileceğini belirtti. Tiroit hastalıkları, kansızlık ve metabolik sorunlar da benzer belirtilere neden olabiliyor.</p><p>Bu nedenle kadınların yaşadıkları yakınmaları normal kabul ederek uzun süre hekime başvurmamaları, altta yatan farklı sağlık sorunlarının belirlenmesini geciktirebiliyor.</p><p>2. Hormon tedavisinden gereksiz yere korkmak</p><p>Menopoz döneminde hormon tedavisi konusunda duyulan yanlış bilgiler, bazı kadınların tedavi seçeneklerini değerlendirmeden vazgeçmesine yol açabiliyor.</p><p>Dr. Ağca, hormon tedavisinin her kadın için aynı şekilde uygulanmadığını, kişinin yaşı, sağlık geçmişi ve mevcut risklerinin dikkate alınması gerektiğini söyledi.</p><p>'Hormon tedavisini herkes için aynı ve tehlikeli sanmak en büyük yanlışlardan biridir. Günümüzde tedavi tamamen kişiye özel planlanıyor; kadının yaşı, sağlık geçmişi ve riskleri dikkate alınıyor. Uygun adaylarda ilk 10 yıl içinde başlanan tedavi, kemik erimesinden sıcak basmalarına dek hayat kalitesini baştan aşağı değiştirebiliyor. Bugün artık &#39;hormon iyi mi, kötü mü?&#39; sorusunu değil, &#39;hangi kadına, hangi dozda ve nasıl bir tedavi verilmelidir?&#39; sorusunu konuşmalıyız.'</p><p>Dr. Ağca, hormon tedavisine ilişkin kararın bireysel riskler değerlendirilerek hekimle birlikte verilmesi gerektiğini ifade etti.</p><strong>Kalp ve kemik sağlığı ihmal edilmemeli</strong><p>3. Menopozu yalnızca sıcak basmasıyla ilişkilendirmek</p><p>Menopoz döneminde östrojen düzeylerinin azalması, kemik sağlığı ve kalp-damar sistemi üzerinde değişikliklere neden olabiliyor.</p><p>Dr. Ağca&#39;nın verdiği bilgilere göre bu süreçte kemik kaybı hızlanabiliyor, bel çevresindeki yağlanma artabiliyor ve kan yağlarında değişiklikler görülebiliyor. İnsülin duyarlılığındaki farklılaşmalar da metabolik sağlığı etkileyebiliyor.</p><p>Bu nedenle menopoz kontrollerinin yalnızca hormon testleriyle sınırlı kalmaması gerekiyor. Kadının aile öyküsü, sigara kullanımı, kemik sağlığı ve kalp-damar hastalıkları açısından taşıdığı risklerin de değerlendirilmesi önem taşıyor.</p><p>4. Kilo vermeye çalışırken kas kaybını göz ardı etmek</p><p>Menopozla birlikte vücut yağ dağılımı değişebilirken kas kütlesi ve gücünde azalma yaşanabiliyor. Bu dönemde yalnızca tartıdaki rakama odaklanmak ise sağlıklı yaşlanma açısından yeterli olmuyor.</p><p>Dr. Ağca, özellikle çok düşük kalorili ve bilinçsiz diyetlerin kas kaybını artırabileceğini belirtti.</p><p>Kas gücünün korunması için düzenli fiziksel aktivite, direnç egzersizleri ve yeterli protein tüketiminin önemine değinen Dr. Ağca, 50&#39;li yaşlardan itibaren yalnızca kilo kontrolünün değil, fiziksel gücün korunmasının da hedeflenmesi gerektiğini ifade etti.</p><strong>Uyku ve özel yaşamla ilgili sorunlar da önemsenmeli</strong><p>5. Her uyku problemini hormonal değişikliklere bağlamak</p><p>Gece terlemeleri menopoz döneminde uykunun sık sık bölünmesine neden olabiliyor. Bununla birlikte uyku kalitesindeki bozulmanın tek nedeni hormonal değişiklikler olmayabiliyor.</p><p>Dr. Ağca, sonbahar ve kış aylarında gün ışığından daha az yararlanılmasının ve fiziksel aktivitenin azalmasının da uyku düzenini etkileyebileceğini belirtti.</p><p>Düzenli uyku saatleri oluşturulması, gün içinde hareket edilmesi ve akşam saatlerinde kafein tüketiminin azaltılması öneriliyor. Alkol tüketimi ise başlangıçta uykuya dalmayı kolaylaştırıyor gibi görünse de gece boyunca uyku kalitesini bozabiliyor.</p><p>Dr. Ağca, alkol tüketiminin meme kanseri açısından da risk oluşturabileceğini hatırlattı.</p><p>6. Vajinal kuruluk ve idrar yolu şikyetlerini kabullenmek</p><p>Menopoz döneminde östrojen seviyesinin azalmasıyla vajinal kuruluk, hassasiyet, cinsel ilişkide ağrı ve idrar yollarıyla ilgili yakınmalar ortaya çıkabiliyor.</p><p>Bu sorunlar, mahremiyet kaygısı nedeniyle hekimle paylaşılmadığında uzun süre tedavisiz kalabiliyor.</p><p>Dr. Jale Dal Ağca, kadınların yaşam kalitesini etkileyen bu şikyetleri yaşlanmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak görmemeleri gerektiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:</p><p>'Menopozun en fazla gözden kaçan alanlarından biri; östrojen azalmasına bağlı gelişen kuruluk, hassasiyet ve idrar yolları yakınmalarıdır. Bu sorunlar kadınların özel ilişkilerinde yaşadığı konfor kayıpları ve ağrılı süreçlerle birleştiğinde yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürür. Ancak pek çok kadın, mahremiyet çekinceleri nedeniyle hekimden sakladığı için sorunlar daha da büyümektedir. Oysa lokal ve kişiye özel tedavilerle bu tabloyu düzeltmek mümkündür. Unutmayın; kadının yaşam kalitesi ve özel hayatındaki konforu yaşla birlikte sona ermez. Yaşanan bu sıkıntılar &#39;yaşım geldi, artık böyle&#39; denilerek kabullenilmemeli, mutlaka hekime danışılmalıdır.'</p><p>Dr. Ağca, menopoz döneminde yaşanan belirtilerin kişiden kişiye farklılık gösterebildiğini, bu nedenle yakınmaların ve tedavi seçeneklerinin bireysel sağlık durumuna göre ele alınması gerektiğini vurguladı.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/menopozda-bu-6-hataya-dikkat-c_1792232035_y10nbP.jfif" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Menopozda bu 6 hataya dikkat: Ciddi hastalıkların belirtileri gözden kaçabilir! ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/menopozda-bu-6-hataya-dikkat-c_1792232035_y10nbP.jfif"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Meme kanserinde bu 9 uyarıyı dikkate alın!]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/meme-kanserinde-bu-9-uyariyi-dikkate-alin/233723/</link>
            <description><![CDATA[Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, meme kanserinde erken tanının önemini anlatarak kadınların ihmal etmemesi gereken 9 noktayı açıkladı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/meme-kanserinde-bu-9-uyariyi-dikkate-alin/233723/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Sat, 17 Oct 2026 13:08:46 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Meme kanseri, erken tanı ve uygun tedaviyle kontrol altına alınabilen hastalıklar arasında yer alıyor. Ancak hastalığın her kadında aynı belirtilerle ortaya çıkmaması, düzenli taramaların ve memede meydana gelen değişikliklerin takip edilmesini gerekli kılıyor.</p><p>Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, özellikle memede ağrısız kitle görülmesinin ve ailede meme kanseri öyküsü bulunmamasının yanlış değerlendirilmemesi gerektiğini belirtti. Yıldırım, herhangi bir şikyet yaşamayan kadınların da yaşlarına ve kişisel risk durumlarına uygun taramaları yaptırması gerektiğini söyledi.</p><p>Meme kanserinin tanı ve tedavisinde kişiye özel yaklaşımların giderek daha fazla kullanıldığını anlatan Prof. Dr. Yıldırım, şu ifadeleri kullandı:</p><p>'Bilimsel gelişmeler sayesinde tümörlerin özelliklerini daha ayrıntılı inceleyebiliyor, tedaviyi hastalığın evresine, kişinin genel sağlık durumuna ve tercihlerine göre planlayabiliyoruz. Çünkü her tümör farklı, her hasta özel. Kendimizi iyi hissetmemiz ya da ailemizde meme kanseri olmaması ise taramaları ihmal edebileceğimiz anlamına gelmiyor. Tarama, hastalığı henüz belirti vermeden saptamayı amaçlıyor. Memede yeni bir kitle veya değişiklik fark edildiğinde, ağrı olmasa bile hekime başvurmak ve zamanı gelen kontrolleri &#39;sonra&#39;ya bırakmamak gerekiyor.'</p><strong>Ağrısız kitle ve aile öyküsü konusunda uyardı</strong><p>Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, meme sağlığını korumak ve olası hastalıkların erken dönemde belirlenmesini sağlamak için dikkat edilmesi gereken 9 noktayı şöyle sıraladı:</p>Sağlık kontrollerini ertelemeyin: Günlük yaşamın yoğunluğu nedeniyle rutin kontroller ihmal edilebiliyor. Yıldırım, kadınların sağlık taramalarına düzenli olarak zaman ayırması gerektiğini belirtti.Ağrısız kitleyi önemsiz görmeyin: Memede yeni fark edilen bir kitlenin ağrıya neden olmaması, zararsız olduğu anlamına gelmiyor. Her kitle kanser olmasa da mutlaka hekim tarafından değerlendirilmesi gerekiyor.Ailede kanser öyküsü bulunmamasına güvenmeyin: Meme kanseri, ailesinde bu hastalığı geçirmiş kimse bulunmayan kadınlarda da ortaya çıkabiliyor. Bu nedenle aile öyküsünün olmaması, taramadan vazgeçmek için yeterli bir neden değil.Belirti ortaya çıkmasını beklemeyin: Meme kanseri, erken dönemlerde herhangi bir şikyete neden olmayabiliyor. Türkiye&#39;deki ulusal tarama programı kapsamında 40-69 yaş arasındaki kadınlara iki yılda bir mamografi öneriliyor. Kişisel risk durumuna göre tarama yaşı ve sıklığı hekim tarafından farklı şekilde belirlenebiliyor.Memedeki değişiklikleri takip edin: Meme veya koltuk altında yeni bir kitle, meme derisinde çekilme, meme başının sonradan içe dönmesi ya da kanlı akıntı gibi belirtiler görüldüğünde rutin tarama tarihi beklenmeden sağlık kuruluşuna başvurulması gerekiyor.Mamografi zamanını geciktirmeyin: Düzenli mamografi taramaları, henüz belirti vermeyen şüpheli değişikliklerin saptanmasına yardımcı olabiliyor. Yıldırım, zamanı gelen kontrollerin günlük hayatın bir parçası haline getirilmesini önerdi.Kitle tespit edildiğinde hemen ameliyat gerektiğini düşünmeyin: Memede kitle bulunması doğrudan cerrahi müdahale yapılacağı anlamına gelmiyor. Öncelikle muayene ve uygun görüntüleme yöntemleriyle değerlendirme yapılıyor. Gerekli durumlarda biyopsiyle tanı netleştiriliyor.Başka hastaların tedavileriyle karşılaştırma yapmayın: Aynı hastalık tanısını alan kişilerin tümör özellikleri, hastalık evreleri ve genel sağlık durumları farklı olabiliyor. Bu nedenle bir hastaya uygulanan tedavi, başka bir hasta için uygun olmayabiliyor.Tedavi sürecinde sorularınızı hekiminize yöneltin: Tedavinin hangi aşamalardan oluştuğu, neden belirli bir yöntemin tercih edildiği ve olası seçenekler konusunda hastanın bilgilendirilmesi gerekiyor. Kişinin genel sağlık durumu ve tercihleri de tedavi planlamasında dikkate alınıyor.<strong>Tedavi her hastaya göre planlanıyor</strong><p>Meme kanseri tanısının ardından izlenecek yolun hastalığın evresine ve tümörün biyolojik özelliklerine göre belirlendiğini ifade eden Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, tedavide kişisel farklılıkların göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguladı.</p><p>Yıldırım&#39;ın verdiği bilgilere göre, memede şüpheli bir değişiklik fark edilmesi her zaman kanser tanısı anlamına gelmiyor. Ancak değişikliğin nedeninin anlaşılması için muayene ve gerekli tetkiklerin geciktirilmemesi gerekiyor.</p><p>Özellikle 40-69 yaş grubundaki kadınların ulusal tarama programını takip etmesi, daha yüksek kişisel risk taşıyanların ise kontrol takvimini hekimleriyle birlikte belirlemesi öneriliyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/meme-kanserinde-bu-9-uyariyi-d_1792231725_T04aYm.jfif" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Meme kanserinde bu 9 uyarıyı dikkate alın! ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/meme-kanserinde-bu-9-uyariyi-d_1792231725_T04aYm.jfif"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Sandalyeden kalkma hızınız sağlığınız hakkında ne söylüyor?]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/sandalyeden-kalkma-hiziniz-sagliginiz-hakkinda-ne-soyluyor/233709/</link>
            <description><![CDATA[Orta ve ileri yaştaki 3 bin 889 kişinin incelendiği araştırmada, kas gücü en düşük bireylerin ölüm riskinin erkeklerde 5,9, kadınlarda ise 6,9 kat daha yüksek olduğu belirlendi.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/sandalyeden-kalkma-hiziniz-sagliginiz-hakkinda-ne-soyluyor/233709/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Fri, 16 Oct 2026 22:56:04 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Sağlıklı yaşlanma ve uzun yaşam üzerine yapılan yeni bir araştırma, kasların yalnızca hareket etmek için değil, yaşam süresi açısından da önemli bir gösterge olabileceğini ortaya koydu. Mayo Clinic Proceedings dergisinde yayımlanan çalışmada, 46-75 yaş arasındaki 3 bin 889 yetişkin 10 yılı aşkın süre boyunca takip edildi.</p><p>Araştırmada kas gücü en düşük grupta bulunanların ölüm riskinin, kas gücü en yüksek kişilerle karşılaştırıldığında erkeklerde 5,9 kat, kadınlarda ise 6,9 kat daha yüksek olduğu saptandı.</p><p>Acıbadem Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı ve Beslenme ve Diyetetik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Murat Baş, bulguların kas sağlığına bakış açısını değiştirebileceğini belirtti. Baş&#39;a göre kasların ne kadar kuvvet ürettiği kadar, bu kuvveti ne kadar hızlı ve kontrollü kullanabildiği de sağlıklı yaşlanma açısından önem taşıyor.</p><strong>Kasların hareket hızı neden önemli?</strong><p>Araştırmada kas kuvveti ile kas gücü birbirinden ayrı değerlendirildi. Kas kuvveti, kişinin uygulayabildiği en yüksek kuvveti ifade ederken kas gücü, bu kuvvetin ne kadar hızlı üretilebildiğini de kapsıyor.</p><p>Örneğin aynı kuvvete sahip iki kişiden, sandalyeden daha hızlı ve kontrollü kalkabilen kişinin kas gücü daha yüksek olabiliyor.</p><p>Prof. Dr. Murat Baş, günlük yaşamda karşılaşılan birçok hareketin bu beceriyi gerektirdiğini belirterek şunları söyledi:</p><p>'Kas sağlığı denildiğinde çoğumuzun aklına ilk olarak kas kütlesi veya kaldırabildiğimiz ağırlık geliyor. Oysa günlük yaşam bize farklı bir soru soruyor: O kuvveti ne kadar hızlı ve kontrollü kullanabiliyoruz? Sandalyeden kalkmak, merdivene adım atmak, dengesiz bir zeminde kendimizi toparlamak veya düşmeyi önlemek yalnızca kuvvet değil, kuvveti hızlı bir şekilde ortaya koyabilme becerisi de gerektiriyor.'</p><p>Yaş ilerledikçe kas kütlesi ve kas fonksiyonlarında meydana gelen azalmanın günlük yaşamı etkileyebildiğini anlatan Baş, hareket kabiliyetinin korunmasının ileri yaşlarda bağımsız yaşamı sürdürebilmek açısından gerekli olduğunu ifade etti.</p><p>'İyi yaşlanmak, yalnızca kaslarımızı korumak değil; onları günlük hayatın gerektirdiği hızda kullanabilmek anlamına da geliyor. Yaş ilerledikçe hızlı ve kontrollü hareket edebilme kapasitesinin korunması, kişinin bağımsızlığını sürdürmesi açısından son derece değerli.'</p><strong>Her egzersiz herkes için uygun değil</strong><p>Prof. Dr. Murat Baş, kas sağlığının korunmasında yalnızca ağırlık kaldırmaya dayalı egzersizlerin yeterli görülmemesi gerektiğini belirtti.</p><p>Kuvvet çalışmalarının yanı sıra hareket kontrolünü, dengeyi ve kasların hızlı tepki verebilme kapasitesini geliştirmeye yönelik egzersizlerin de kişinin fiziksel durumuna göre planlanabileceğini söyledi.</p><p>Çömelme, hamle ve basamağa çıkma gibi hareketlerin kontrollü biçimde uygulanması, uygun kişilerde fonksiyonel kas performansının geliştirilmesine yardımcı olabiliyor.</p><p>Ancak özellikle orta ve ileri yaşlarda egzersiz sırasında hızın artırılması herkes için güvenli olmayabiliyor.</p><p>Baş, bu konuda şu uyarıda bulundu:</p><p>'Burada önemli olan &#39;ne kadar hızlı, o kadar iyi&#39; yaklaşımı değildir. Özellikle orta ve ileri yaşta amaç, hareketi hızlandırırken kontrolü kaybetmemektir. Egzersizin kişinin yaşına, eklem-kas durumuna, denge kapasitesine ve mevcut sağlık durumuna göre planlanması gerekir. Gerektiğinde hekim, fizyoterapist veya egzersiz uzmanından destek alınmalıdır.'</p><strong>Araştırma kesin bir neden-sonuç ilişkisi göstermiyor</strong><p>Prof. Dr. Murat Baş, araştırmada elde edilen yüksek ölüm riski oranlarının kas gücünün yaşam süresini doğrudan belirlediği anlamına gelmediğini vurguladı.</p><p>Çalışmanın Brezilya&#39;daki bir gözlem grubundan elde edilen verilere dayandığını belirten Baş, katılımcıların fiziksel aktivite düzeyleri ve kondisyonlarının ayrıntılı değerlendirilmemesinin sonuçların yorumlanmasında dikkate alınması gerektiğini söyledi.</p><p>Baş, araştırmanın sınırlarını şu sözlerle anlattı:</p><p>'Bu çalışma bize &#39;kas gücünüzü artırırsanız kesin olarak daha uzun yaşarsınız&#39; demiyor. Bize çok önemli bir araştırma sorusu gösteriyor: Kasın kuvvet üretme hızı, sağlığın ve yaşlanmanın değerlendirilmesinde düşündüğümüzden daha önemli bir gösterge olabilir mi? Bu sorunun farklı toplumlarda ve farklı çalışma tasarımlarıyla araştırılması gerekiyor.'</p><strong>Kas sağlığını korumak için nasıl beslenmeli?</strong><p>Kasların yaşla birlikte işlevini sürdürebilmesi için düzenli fiziksel aktivitenin yeterli ve dengeli beslenmeyle desteklenmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Murat Baş, özellikle protein tüketimine işaret etti.</p><p>Yumurta, süt, yoğurt, kefir, peynir, balık, tavuk ve yağsız etin protein kaynakları arasında bulunduğunu ifade eden Baş, mercimek, nohut ve kuru fasulye gibi baklagillerin de günlük beslenmede yer alabileceğini anlattı.</p><p>Kas sağlığının korunmasında sebze, meyve, tam tahıllar, kuruyemişler ve sağlıklı yağların tüketimi de önem taşıyor. Yeterli sıvı alınması ise kasların normal işlevlerinin sürdürülmesini destekliyor.</p><p>Prof. Dr. Murat Baş, beslenmenin yalnızca protein miktarı üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek şöyle konuştu:</p><p>'Kaslarımızı korumak için yalnızca egzersiz yapmak yeterli değil. Vücudun kas dokusunu oluşturmak ve onarmak için ihtiyaç duyduğu besin ögelerini de yeterli miktarda alması gerekiyor. Bu nedenle özellikle yaş ilerledikçe kaliteli protein kaynaklarının öğünlere dengeli biçimde dağıtılması, sebze, meyve, tam tahıl ve sağlıklı yağların beslenmede yer alması önemli.'</p><p>İleri yaşlarda iştah azalması, çiğneme ve yutma güçlükleri ile kronik hastalıkların beslenme düzenini etkileyebileceğini hatırlatan Baş, bu durumlarda kişisel ihtiyaçların hekim veya diyetisyen tarafından değerlendirilmesini önerdi.</p><p>Fiziksel aktivitenin ileri yaşlara ertelenmemesi gerektiğini de vurgulayan Prof. Dr. Murat Baş, kas kaybının yaşlanmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak kabul edilmemesi gerektiğini belirtti.</p><p>Baş&#39;a göre düzenli hareket, uygun kuvvet egzersizleri, yeterli protein alımı ve dengeli beslenme, ilerleyen yaşlarda hareket kabiliyetinin ve bağımsız yaşamın korunmasına yardımcı olabilecek temel alışkanlıklar arasında bulunuyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/sandalyeden-kalkma-hiziniz-sag_1792180562_0DA8hj.jfif" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Sandalyeden kalkma hızınız sağlığınız hakkında ne söylüyor? ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/sandalyeden-kalkma-hiziniz-sag_1792180562_0DA8hj.jfif"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Beyindeki sinir hücreleri artık ışıkla kontrol edilebiliyor!]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/beyindeki-sinir-hucreleri-artik-isikla-kontrol-edilebiliyor/233666/</link>
            <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı Prof. Dr. Muhsin Konuk, optogenetik yöntemiyle beyindeki belirli sinir hücrelerinin ışık kullanılarak kontrol edilebildiğini belirterek teknolojinin hafıza, Parkinson, epilepsi ve bağımlılık araştırmalarında kullanıldığını açıkladı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/beyindeki-sinir-hucreleri-artik-isikla-kontrol-edilebiliyor/233666/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Thu, 15 Oct 2026 17:53:21 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Beynin nasıl çalıştığını anlamaya yönelik araştırmalarda kullanılan optogenetik yöntemi, sinir hücrelerinin faaliyetlerine ışık aracılığıyla müdahale edilmesini sağlıyor. Genetik mühendisliği ile ışık teknolojilerini bir araya getiren yöntem sayesinde araştırmacılar, belirli sinir hücrelerini milisaniyeler içerisinde etkinleştirebiliyor veya faaliyetlerini baskılayabiliyor.</p><p>2026 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü&#39;nün Karl Deisseroth, Peter Hegemann ve Georg Nagel&#39;e optogenetik alanındaki keşifleri nedeniyle verilmesiyle gündeme gelen teknoloji, özellikle nörolojik ve psikiyatrik hastalıkların araştırılmasında kullanılıyor.</p><p>Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı ve Moleküler Biyoloji ve Genetik (İngilizce) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muhsin Konuk, optogenetiğin çalışma prensibini, hastalıkların incelenmesindeki rolünü ve insanlarda tedavi amacıyla kullanılmasına yönelik araştırmaları değerlendirdi.</p><strong>Bir yosun üzerinde başlayan araştırmalar beyin çalışmalarına uzandı</strong><p>Optogenetik teknolojisinin gelişiminde, ışığa yönelme özelliği bulunan Chlamydomonas reinhardtii adlı tek hücreli yeşil alg üzerinde yapılan araştırmalar etkili oldu.</p><p>Prof. Dr. Muhsin Konuk, bu canlıda keşfedilen ışığa duyarlı proteinin, yıllar içerisinde sinir hücrelerinin faaliyetlerini kontrol etmek amacıyla kullanılmaya başlandığını belirtti.</p><p>Konuk, keşfin gelişimini şu sözlerle anlattı:</p><p>'Bir yosun hücresinin, Chlamydomonas reinhardtii; ışığa doğru yönelmesini sağlayan proteinin keşfi, yaklaşık 20 yıl içinde bilim insanlarının beynin belirli hücrelerini ışıkla açıp kapatabilmesine olanak tanıyan bir teknolojiye dönüştü.'</p><p>Optogenetiğin genetik olarak belirli hücrelerin ışığa duyarlı hle getirilmesine dayandığını ifade eden Konuk, yöntemin temelini şöyle açıkladı:</p><p>'En basit tanımıyla optogenetik, genetik olarak seçilmiş hücrelerin faaliyetini ışık kullanarak kontrol etme yöntemi. Buradaki &#39;opto&#39; ışık anlamına gelirken, &#39;genetik&#39; de hücrelerin genetik açıdan değiştirilmesini ifade ediyor.'</p><strong>Sinir hücrelerine milisaniyeler içinde müdahale edilebiliyor</strong><p>Prof. Dr. Konuk, optogenetiğin araştırmacılara beyindeki belirli hücre gruplarını seçerek inceleme olanağı verdiğini söyledi.</p><p>Yöntemde, araştırılmak istenen sinir hücreleri ışığa duyarlı proteinler aracılığıyla kontrol edilebilir hle getiriliyor. Ardından uygun ışık kaynakları kullanılarak bu hücrelerin faaliyetleri değiştirilebiliyor.</p><p>Konuk, uygulamayı şu örnekle anlattı:</p><p>'Bir araştırmacı örneğin beynin milyonlarca hücresi arasından yalnızca dopamin üreten belirli nöronları ışığa duyarlı hale getirebiliyor. Daha sonra beyne çok ince bir optik fiber aracılığıyla ışık göndererek bu hücreleri milisaniyeler içinde çalıştırabiliyor veya susturabiliyor.'</p><p>Bu yöntemle belirli sinir devrelerinin hafıza, korku, ödül ve hareket gibi davranışlarla ilişkisi araştırılabiliyor.</p><p>Beyindeki bir bölgenin davranış sırasında aktif olmasının, o bölgenin davranışa doğrudan neden olduğunu göstermediğini belirten Konuk, optogenetiğin bu ilişkinin deneysel olarak incelenmesine yardımcı olduğunu ifade etti.</p><p>Prof. Dr. Konuk, 'Beyindeki 86 milyar sinir hücresinin işlevleri daha net biçimde ölçülebiliyor. Örneğin, belirli bir sinir devresinin korkuya neden olup olmadığını test etmek bu teknoloji sayesinde mümkün. Bilim insanları ışık aracılığıyla bu devreyi açıp kapatarak korku davranışının nasıl etkilendiğini gözlemleyebilir.' dedi.</p><strong>Parkinson, epilepsi ve bağımlılık araştırmalarında kullanılıyor</strong><p>Optogenetik, beynin farklı işlevlerini anlamak amacıyla yürütülen araştırmalarda kullanılıyor. Hafıza oluşumu, uyku, motivasyon, sosyal davranışlar ve bağımlılık mekanizmaları bu çalışmaların konuları arasında bulunuyor.</p><p>Prof. Dr. Muhsin Konuk, yöntemin kullanım alanlarını şu sözlerle aktardı:</p><p>'Optogenetik bugün onlarca laboratuvarda kullanılarak, hafıza, ödül, motivasyon, uyku, korku, hareket, bağımlılık ve sosyal davranış gibi süreçleri oluşturan sinir devrelerinin incelenmesinde temel araçlardan biri haline geldi. Parkinson, depresyon, bağımlılık, ağrı ve başka nörolojik/psikiyatrik bozukluklarla ilişkili devreler de bu yöntemle araştırılıyor.'</p><p>Parkinson hastalığına yönelik çalışmalarda hareket kontrolünden sorumlu sinir devreleri incelenirken, epilepsi araştırmalarında nöbetlerle ilişkili aşırı sinir hücresi faaliyetlerinin baskılanması üzerinde duruluyor.</p><p>Konuk, deney hayvanlarında belirli sinir hücrelerinin uyarılması veya susturulmasıyla elde edilen sonuçların, hastalıkların gelişim mekanizmalarını anlamaya yardımcı olduğunu belirtti.</p><p>Ancak bu deneysel sonuçların insanlarda doğrudan tedavi başarısı anlamına gelmediğini vurguladı.</p><strong>Optogenetik henüz beyin hastalıklarında onaylı tedavi değil</strong><p>Optogenetik alanındaki çalışmaların yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine katkı sağlayabileceğini belirten Prof. Dr. Konuk, teknolojinin mevcut kullanım alanlarının doğru anlaşılması gerektiğini söyledi.</p><p>Konuk, 'Göz dışındaki, özellikle beyin kaynaklı hastalıklar için optogenetik henüz onaylanmış bir tedavi değil, ileri düzey bir araştırma aracıdır.' ifadelerini kullandı.</p><p>Yöntemin bugünkü konumunu ise 'Optogenetik şu an için ağırlıklı olarak hastalıkların altında yatan mekanizmaları çözmeye yarayan güçlü bir laboratuvar araştırma aracıdır.' sözleriyle açıkladı.</p><p>İnsanlarda yürütülen çalışmaların önemli bir bölümünün görme kaybına yönelik olduğunu belirten Konuk, özellikle retinitis pigmentosa adı verilen kalıtsal retina hastalığında optogenetik uygulamaların araştırıldığını bildirdi.</p><p>Gözün ışığa erişim açısından uygun bir organ olması nedeniyle bu alandaki klinik çalışmaların ilerlediğini ifade eden Konuk, bazı araştırmalarda görsel işlevlerin kısmen geri kazanılmasına yönelik sonuçlar elde edildiğini belirtti.</p><p>Prof. Dr. Konuk, 'Bu alanda Faz 1/2 insan klinik çalışmaları devam etmektedir ve çarpıcı sonuçlar yayınlanmıştır.' dedi.</p><strong>Türkiye&#39;de araştırmalar için gelişmiş laboratuvar altyapısı gerekiyor</strong><p>Optogenetik çalışmalarının moleküler biyoloji, genetik, nörobilim ve mühendislik alanlarının birlikte çalışmasını gerektirdiğini belirten Prof. Dr. Muhsin Konuk, araştırmaların özel laboratuvar donanımlarıyla yürütülebildiğini söyledi.</p><p>Konuk, 'Optogenetik; genetik, nörobilim ve mühendislik disiplinlerinin kusursuz birleşimidir.' ifadelerini kullandı.</p><p>Bu araştırmalarda moleküler biyoloji ve viroloji laboratuvarlarının yanı sıra lazer ve LED ışık kaynakları, elektrofizyolojik kayıt sistemleri, gelişmiş görüntüleme cihazları ve deney hayvanı araştırma altyapısına ihtiyaç duyulduğunu belirtti.</p><p>Türkiye&#39;de optogenetik çalışmalarının sınırlı sayıdaki üniversite ve araştırma merkezinde yürütüldüğünü aktaran Konuk, Nobel Ödülü&#39;nün bu alandaki araştırmalara ilgiyi artırabileceğini ifade etti.</p><p>Konuk, 'Özellikle 2026 Nobel Tıp Ödülü&#39;nün optogenetik keşiflerine verilmesiyle birlikte, Türkiye&#39;deki araştırma fonları ve üniversite stratejilerinde bu alana olan ilgi daha da artacaktır.' dedi.</p><p>Üsküdar Üniversitesinin araştırma altyapısına da değinen Prof. Dr. Muhsin Konuk, '&#39;Türkiye&#39;nin beyin üssü&#39; mottosuna uygun olarak Üniversitemiz bu alandaki çalışmaları yürütmek üzere alt yapının büyük çoğunluğuna sahiptir.' açıklamasında bulundu.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/beyindeki-sinir-hucreleri-arti_1792076000_aEsP1N.jfif" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Beyindeki sinir hücreleri artık ışıkla kontrol edilebiliyor! ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/beyindeki-sinir-hucreleri-arti_1792076000_aEsP1N.jfif"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Ağrı Eğitim ve Araştırma Hastanesinde meme kanserine karşı erken teşhis eğitimi verildi]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/agri-egitim-ve-arastirma-hastanesinde-meme-kanserine-karsi-erken-teshis-egitimi-verildi/233662/</link>
            <description><![CDATA[Ağrı Eğitim ve Araştırma Hastanesinde 1-31 Ekim Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında düzenlenen eğitimde, Uzm. Dr. Merve Gül Kasım hastane çalışanlarına erken teşhis, meme muayenesi ve düzenli taramaların önemini anlattı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/agri-egitim-ve-arastirma-hastanesinde-meme-kanserine-karsi-erken-teshis-egitimi-verildi/233662/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Thu, 15 Oct 2026 15:01:22 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Ağrı Eğitim ve Araştırma Hastanesinde, Meme Kanseri Farkındalık Ayı dolayısıyla sağlık çalışanlarına yönelik bilgilendirme programı düzenlendi. Hastanenin konferans salonunda gerçekleştirilen eğitimde, meme kanserinin erken dönemde tespit edilmesi ve düzenli sağlık kontrollerinin önemi ele alındı.</p><p>Hastane çalışanlarının katıldığı programda Uzm. Dr. Merve Gül Kasım, meme kanserine ilişkin farkındalığın artırılması amacıyla bilgilendirmelerde bulundu.</p><p>Eğitimde, kadınların meme sağlığı konusunda bilinçli olması, vücutlarında meydana gelen değişiklikleri fark etmesi ve gerekli durumlarda sağlık kuruluşlarına başvurması üzerinde duruldu.</p><strong>Erken teşhis ve düzenli taramalar anlatıldı</strong><p>Uzm. Dr. Merve Gül Kasım tarafından verilen eğitimde, meme kanserinin erken evrede tespit edilmesinin tedavi sürecindeki önemi anlatıldı.</p><p>Kendi kendine meme muayenesinde dikkat edilmesi gereken noktalar ve düzenli tarama programları hakkında katılımcılara bilgi verildi. Meme sağlığının takip edilmesi, olağan dışı değişikliklerin önemsenmesi ve sağlık kontrollerinin ertelenmemesi gerektiği vurgulandı.</p><p>Meme kanserinin erken evrelerinde her zaman belirgin bir şikyet görülmeyebileceği için yaşa ve kişisel risk durumuna uygun taramaların sürdürülmesi önem taşıyor. Kendi kendine meme muayenesiyle kişinin memesindeki değişiklikleri tanıması mümkün olsa da bu yöntem, hekim değerlendirmesinin ve tarama testlerinin yerine geçmiyor.</p><strong>Hastaneden erken teşhis çağrısı</strong><p>Ağrı Eğitim ve Araştırma Hastanesi tarafından eğitim programına ilişkin yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:</p><p>'Erken Teşhis Hayat Kurtarır! 1–31 Ekim Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında, hastanemiz konferans salonunda çalışanlarımıza yönelik bilgilendirme eğitimi gerçekleştirildi. Uzm. Dr. Merve Gül Kasım tarafından verilen eğitimde; meme kanserinde erken teşhisin önemi, kendi kendine meme muayenesi yöntemleri ve düzenli tarama programları detaylı bir şekilde ele alındı. Sağlıklı bir geleceğin ilk adımı farkındalıktır. Kendinizi ve sevdiklerinizi ihmal etmeyin, kontrollerinizi düzenli olarak yaptırın.'</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/agri-egitim-ve-arastirma-hasta_1792065680_znTxbA.jpg" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Ağrı Eğitim ve Araştırma Hastanesinde meme kanserine karşı erken teşhis eğitimi verildi ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/agri-egitim-ve-arastirma-hasta_1792065680_znTxbA.jpg"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Çocuklarda ateşe neden olan 3 hastalığa dikkat!]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/cocuklarda-atese-neden-olan-3-hastaliga-dikkat/233654/</link>
            <description><![CDATA[Memorial Kayseri Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Ufuk Ertural, sonbaharda çocuklarda sık görülen soğuk algınlığı, grip ve mide enfeksiyonlarının ateşle kendini gösterebildiğini belirterek aileleri uyardı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/cocuklarda-atese-neden-olan-3-hastaliga-dikkat/233654/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Thu, 15 Oct 2026 11:45:49 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Sonbaharla birlikte hava sıcaklıklarının değişmesi, okulların açılması ve çocukların kapalı ortamlarda daha fazla zaman geçirmesi enfeksiyonların yayılmasını kolaylaştırıyor. Özellikle kreş ve okul çağındaki çocuklarda solunum yolu hastalıkları ile mide ve bağırsak enfeksiyonları daha sık görülebiliyor.</p><p>Memorial Kayseri Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü&#39;nden Uz. Dr. Ufuk Ertural, çocuklarda ateşin birçok hastalığın ilk belirtilerinden biri olabileceğini belirterek anne ve babaların yalnızca vücut sıcaklığına değil, ateşe eşlik eden diğer şikyetlere de dikkat etmesi gerektiğini söyledi.</p><p>Bağışıklık sistemleri gelişme sürecinde olan çocukların enfeksiyonlara daha sık yakalanabildiğini anlatan Ertural, özellikle küçük yaştaki çocukların, kronik hastalığı bulunanların ve şikyetleri uzun sürenlerin daha yakından takip edilmesi gerektiğini ifade etti.</p><strong>Ateş her zaman ağır hastalık anlamına gelmiyor</strong><p>Uz. Dr. Ufuk Ertural, ateşin tek başına bir hastalık olmadığını, vücudun enfeksiyonlara karşı geliştirdiği bağışıklık yanıtının bir parçası olduğunu belirtti.</p><p>Çocuklarda ateşin viral veya bakteriyel enfeksiyonlar nedeniyle ortaya çıkabildiğini anlatan Ertural, bazı hastalıkların hafif belirtilerle atlatılabildiğini, bazılarında ise tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyulabileceğini kaydetti.</p><p>Özellikle küçük çocuklarda uzun süren veya düşmeyen yüksek ateşin önemsenmesi gerektiğini vurgulayan Ertural, ateşin yanı sıra çocuğun hareketliliğinin, sıvı tüketiminin ve solunumunun da izlenmesini önerdi.</p><p>Çocuklarda ateşe neden olabilen üç yaygın hastalık ise şöyle:</p><strong>1. Soğuk algınlığı ve viral solunum yolu enfeksiyonları</strong><p>Çocukluk döneminde en sık karşılaşılan rahatsızlıkların başında soğuk algınlığı geliyor. Virüslerin neden olduğu bu enfeksiyonlar, öksürme ve hapşırma sırasında yayılan damlacıklar, yakın temas ve kirlenmiş yüzeyler aracılığıyla bulaşabiliyor.</p><p>Burun akıntısı, hapşırma, öksürük, boğaz ağrısı, hafif ateş, halsizlik ve iştah azalması hastalığın yaygın belirtileri arasında bulunuyor.</p><p>Uz. Dr. Ertural, soğuk algınlığının çoğu çocukta dinlenme, yeterli sıvı tüketimi ve destekleyici bakımla atlatılabildiğini belirtti.</p><p>Henüz şikyetlerini açıkça anlatamayan küçük çocukların davranışlarındaki değişikliklerin de aileler tarafından takip edilmesi gerektiğini ifade etti.</p><strong>2. Grip ve grip benzeri enfeksiyonlar</strong><p>Grip, özellikle okul çağındaki çocuklarda hızla yayılabilen viral solunum yolu hastalıkları arasında yer alıyor.</p><p>Soğuk algınlığından farklı olarak gripte ateş, titreme, kas ağrıları ve belirgin halsizlik daha yoğun yaşanabiliyor. Öksürük, boğaz ağrısı ve iştahsızlık da hastalığa eşlik edebiliyor.</p><p>Uz. Dr. Ufuk Ertural, gribin küçük çocuklarda ve kronik sağlık sorunu bulunanlarda daha ağır seyredebileceğini belirterek komplikasyon riskine karşı dikkatli olunması gerektiğini söyledi.</p><p>Grip aşısının hastalığa bağlı ciddi sorunların görülme riskini azaltmaya yardımcı olabileceğini hatırlattı.</p><strong>3. Mide ve bağırsak enfeksiyonları</strong><p>Çocuklarda ateşin nedenlerinden biri de gastroenterit olarak bilinen mide ve bağırsak enfeksiyonları.</p><p>Bu hastalıkta kusma, ishal, karın ağrısı, iştahsızlık ve ateş görülebiliyor. Özellikle kusma ve ishalin birlikte yaşandığı durumlarda vücudun kısa sürede fazla miktarda sıvı kaybetmesi ciddi bir sorun oluşturabiliyor.</p><p>Uz. Dr. Ertural, çocuklarda sıvı kaybının yakından izlenmesi gerektiğini belirterek dehidratasyon gelişmesi halinde acil tıbbi değerlendirme yapılmasının önemine değindi.</p><p>Çocuğun yeterince sıvı alamaması, belirgin halsizlik göstermesi veya genel durumunun kötüleşmesi halinde doktora başvurulması gerektiğini bildirdi.</p><strong>Bu belirtilerde doktora başvurulmalı</strong><p>Çocuklarda ateşle birlikte görülen bazı değişikliklerin ihmal edilmemesi gerektiğini belirten Uz. Dr. Ufuk Ertural, özellikle gün boyunca tekrarlayan veya uzun süren ateşin takip edilmesini önerdi.</p><p>Çocuğun normalden daha az hareket etmesi, sıvı almayı reddetmesi, nefes almakta zorlanması ve yüksek ateşinin devam etmesi tıbbi değerlendirme gerektiren belirtiler arasında bulunuyor.</p><p>Ertural, nefes alma güçlüğü, belirgin sıvı kaybı veya genel durumda ciddi bozulma yaşanması halinde zaman kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiğini vurguladı.</p><p>Sonbahar döneminde çocukların enfeksiyonlardan korunmasında el hijyeninin sağlanması, hasta kişilerle yakın temasın azaltılması ve kapalı ortamların havalandırılması da önem taşıyor.</p><p>Ailelerin ateşin derecesi kadar çocuğun genel durumunu da dikkate alması, hastalıkların erken değerlendirilmesine ve gerekli tedavinin zamanında başlanmasına yardımcı oluyor.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/cocuklarda-atese-neden-olan-3-_1792053947_MVNkH7.jfif" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Çocuklarda ateşe neden olan 3 hastalığa dikkat! ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/cocuklarda-atese-neden-olan-3-_1792053947_MVNkH7.jfif"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kadınlar bu belirtileri ihmal ediyor: Kanserin erken habercisi olabilir!]]></title>
            <link>https://www.karakosehaber.com/kadinlar-bu-belirtileri-ihmal-ediyor-kanserin-erken-habercisi-olabilir/233653/</link>
            <description><![CDATA[Memorial Göztepe Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Prof. Dr. Salih Taşkın, menopoz sonrası kanama, adet düzensizliği ve geçmeyen karın şişkinliği gibi şikâyetlerin jinekolojik kanserlerin belirtisi olabileceğini belirterek erken tanının önemini vurguladı.]]></description>
            <guid>https://www.karakosehaber.com/kadinlar-bu-belirtileri-ihmal-ediyor-kanserin-erken-habercisi-olabilir/233653/</guid>
            <category domain="https://www.karakosehaber.com/haberler/saglik/">Sağlık</category>
            <pubDate>Thu, 15 Oct 2026 11:38:38 +0300</pubDate>
            <content:encoded><![CDATA[ <p>Kadınlarda görülen bazı kanser türleri, başlangıç döneminde günlük yaşamda sık karşılaşılan şikyetlerle kendini gösterebiliyor. Özellikle düzensiz kanamalar, karında şişkinlik, kasık ağrısı ve genital bölgedeki değişikliklerin önemsenmemesi, hastalığın teşhis edilmesini geciktirebiliyor.</p><p>Memorial Göztepe Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü&#39;nden Prof. Dr. Salih Taşkın, rahim, rahim ağzı, yumurtalık, tüp, vulva ve vajina kanserlerinde görülebilen belirtiler hakkında bilgi verdi. Kadınların vücutlarında meydana gelen değişiklikleri takip etmeleri gerektiğini belirten Taşkın, özellikle uzun süren veya tekrarlayan şikyetlerin hekim tarafından değerlendirilmesini önerdi.</p><strong>Yumurtalık kanseri farklı hastalıklarla karıştırılabiliyor</strong><p>Prof. Dr. Salih Taşkın, yumurtalık kanserinin erken evrede belirgin ve kendine özgü belirtiler göstermeyebildiğini ifade etti. Karında şişkinlik, hazımsızlık, çabuk doyma ve kasık ağrısı gibi yakınmaların sindirim sistemi sorunlarıyla karıştırılabildiğini belirtti.</p><p>Bu şikyetlerin yeni başlaması, sık sık tekrarlaması veya giderek şiddetlenmesi durumunda jinekolojik değerlendirme yapılması gerektiğini bildiren Taşkın, rahim kanserinin ise çoğunlukla anormal vajinal kanamayla belirti verebildiğini aktardı.</p><p>Özellikle menopoz dönemini tamamlamış kadınlarda yeniden ortaya çıkan vajinal kanamanın normal kabul edilmemesi gerektiğini vurgulayan Taşkın, böyle bir durumda zaman kaybetmeden doktora başvurulmasını önerdi.</p><p>Prof. Dr. Taşkın&#39;ın dikkat edilmesi gerektiğini belirttiği diğer şikyetler arasında adet dönemleri dışında görülen kanamalar, normalden uzun veya yoğun süren adetler, cinsel ilişki sonrasında tekrarlayan kanama, açıklanamayan kilo kaybı ve sürekli karın ağrısı bulunuyor.</p><p>İdrar yapma veya bağırsak alışkanlıklarında yeni gelişen değişiklikler ile genital bölgede geçmeyen kaşıntı, yara, renk değişikliği ve ele gelen kitlelerin de değerlendirilmesi gerekiyor.</p><p>Taşkın, bu belirtilerin her zaman kanser anlamına gelmediğini ancak kalıcı veya tekrarlayıcı olmaları durumunda ihmal edilmemesi gerektiğini ifade etti.</p><strong>HPV aşısı yaptıran kadınlar da taramaya devam etmeli</strong><p>Jinekolojik kanserlerde risk faktörlerinin bilinmesinin korunma açısından önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Salih Taşkın, ailede genç yaşta görülen yumurtalık, rahim, meme veya bağırsak kanseri öyküsünün bazı kadınlarda riski artırabildiğini söyledi.</p><p>Obezite, sigara kullanımı ve uzun süreli HPV enfeksiyonunun da belirli jinekolojik kanser türleriyle ilişkili olduğunu ifade eden Taşkın, herhangi bir risk faktörü bulunmayan kadınlarda da hastalık gelişebileceğini hatırlattı.</p><p>Rahim ağzı kanserinden korunmada HPV aşısının önemli bir yere sahip olduğunu belirten Taşkın, aşının özellikle virüsle karşılaşılmadan önce uygulanmasının koruyuculuğu artırdığını anlattı.</p><p>Ancak HPV aşısının mevcut enfeksiyonu tedavi etmediğini ve rahim ağzı kanseri taramalarının yerine geçmediğini vurguladı. Aşı yaptıran kadınların da yaşlarına ve sağlık durumlarına uygun tarama programlarını sürdürmeleri gerektiğini kaydetti.</p><p>Smear testinin bütün kadın kanserlerini tespit etmediğini belirten Taşkın, bu testin HPV testiyle birlikte esas olarak rahim ağzı kanserinin taranmasında kullanıldığını bildirdi.</p><p>Smear veya HPV testinin normal çıkmasının rahim ya da yumurtalık kanserinin bulunmadığı anlamına gelmediğini ifade eden Taşkın, ağrı olmamasının da hastalık ihtimalini tamamen ortadan kaldırmadığını söyledi.</p><strong>Tedavide hastanın yaşı ve doğurganlık isteği de dikkate alınıyor</strong><p>Prof. Dr. Salih Taşkın, şüpheli belirtilerle başvuran kadınlarda öncelikle jinekolojik muayene yapıldığını, gerekli görülmesi halinde ultrason, doku örneklemesi ve biyopsi gibi yöntemlerden yararlanıldığını belirtti.</p><p>Kanser tanısı konulması durumunda tedavinin hastalığın türüne, evresine ve kişinin genel sağlık durumuna göre planlandığını anlatan Taşkın, günümüzde farklı tedavi seçeneklerinin bulunduğunu ifade etti.</p><p>Robotik cerrahi, hedefe yönelik ilaçlar ve immünoterapi gibi yöntemlerin uygun hastalarda kullanılabildiğini belirten Taşkın, özellikle genç yaşta tanı alan kadınlarda doğurganlığın korunmasına yönelik seçeneklerin de değerlendirilebildiğini söyledi.</p><p>Bu yaklaşımın her hasta için uygun olmadığını, hastalığın türü ve evresinin tedavi kararında belirleyici olduğunu kaydetti.</p><p>Kadınların korku veya ihmal nedeniyle muayenelerini ertelememesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Salih Taşkın, menopoz sonrası kanama, tekrarlayan adet düzensizlikleri, ilişki sonrası kanama ve geçmeyen karın şişkinliği gibi belirtilerde erken başvurunun tanı ve tedavi açısından önemli olduğunu belirtti.</p> ]]></content:encoded>
            <media:content url="https://i.karakosehaber.com/c/60/1280x720/s/dosya/haber/kadinlar-bu-belirtileri-ihmal-_1792053517_nVOyUD.jfif" type="image/jpeg" expression="full" width="1280" height="720">
                <media:description type="plain">
                    <![CDATA[ Kadınlar bu belirtileri ihmal ediyor: Kanserin erken habercisi olabilir! ]]>
                </media:description>
                <media:thumbnail url="https://i.karakosehaber.com/c/60/370x208/s/dosya/haber/kadinlar-bu-belirtileri-ihmal-_1792053517_nVOyUD.jfif"/>
                <media:credit role="author" scheme="urn:ebu">
                    <![CDATA[ Karaköse Haber ]]>
                </media:credit>
            </media:content>
            <dc:creator>Karaköse Haber</dc:creator>
        </item>
    </channel>
</rss>